Ara
Menü

GÜNLÜK İBÂDET VE ZİKİRLERİN TAKSİMİ

4.432 kelime

Mü’minin gündüze âit olarak yapacağı amellerden birisi; sabah namazını kıldığı yerde kıbleye karşı oturup zikirle meşgul olmasıdır. Ancak, özel ibâdet yerine gitmeyi, herhangi bir konuşmaya ihtiyacı olmaması veya başka şeylere iltifat etmemesi açısından daha selâmetli buluyorsa, öyle yapabilir. Çünkü bu vakitte sükûtun ve konuşmayı terk etmenin, muamele ehlinin ve kalp erbâbının fark edip anlayacağı açık bir te’sis ve bereketi vardır. Hem Resûlullah (a.s.) da sabah namazını kıldıktan sonra, güneş yükselinceye kadar dünya kelâmı konuşmadan zikir ve tefekkürle geçirilmesine teşvik etmiştir.376

Sonra, bu arada “Fâtiha” sûresini, “Bakara” sûresinden “Elif lâm mîm” ile başlayan ilk beş âyetiyle 163. ve 164. âyetini, sonundaki iki âyetle birlikte Âyet’el Kürsî’yi', önceki âyetten başlayarak “âmenerrasûlü’yü, “Âl-i İmrân” sûresinin 18. ve 26. âyetlerini,

376- (Bkz: Ebu Davud, ilim, 13; Tirmizi, Sefer, 59. (No:586); Münzirî, et-Terğib, I, 294-302.)

“A’raf” sûresinin 54-56. âyetlerini, “Tevbe” sûresinin 87-89. âyetlerini, “Rûm” sûresinin 17, “Saffât” 180-182. âyetlerini, “Fetih” sûresinin 27-29. âyetlerini, “Hadid” sûresinin 1- 6. ve “Haşir” sûresinin 21-24. âyetlerini okuduktan sonra, 33 defa “Subhanellah” 33 defa “Elhamdülillah”, 33 defa “Allahu Ekber” der ve “lâ ilâhe illâllahu vahdehu lâ şerike leh” zikriyle yüze tamamlar. Bundan sonra, ezberinden veya yüzünden Kur’an okumaya veya herhangi bir zikir çeşidi ile meşgul olmaya devam eder. Bunlara, gevşeklik, kusur ve uyuklama hallerine düşmeden devam eder. Çünkü bu vakitte uyumak cidden mekruhtur. Hiç hoş görülmez. Eğer kendisini uyku bastırırsa namaz kıldığı yerde ayağa kalkıp kıbleye dönük olarak uykusunu dağıtmaya çalışmalıdır. Ayağa kalkmakla uyku dağılmazsa, yönünü kıbleden çevirmeden ileri geri biraz yürür. Bu vakitte kıbleye dönük olarak konuşmadan ve uyumadan zikretmenin pek büyük bir fazilet ve bereketi vardır. Allah’a hamdolsun, biz bunun faydasını kendimizde bulduk ve bunun için Hakk tâliblerine tavsiye ediyoruz. Bu saydığımız zikirleri kalbi ve diliyle birlikte yapanın bereketi daha çok ve daha açıktır. Bu vakit günün evvelidir. Gündüz vakti insana pek çok âfetlerin gelebileceği bir vakittir. Günün evveli bu edeb ve zikirlerle başlarsa, temeli güzel ve sağlam başlamış olur; diğer vakitler de onun üzerine kurulacağı için, hepsi güzel olur. Güneşin doğuşu yaklaşınca, “EI-müsebbeâtü’l aşr” denen ve yedişer defa okunan on duâyı okur. Bu duâ ve zikirleri Hızır aleyhisselam’ın İbrâhimet Teymî’ye öğrettiği ve kendisinin de bunları Resûlullah (a.s)’dan aldığını, onlara devamla bütün duâ ve zikir çeşitlerinin yapılmış olacağını bildirdiği duâlardır ki; şu on şeyden oluşmaktadır. 1-Fâtiha 2-İhlas 3-Felak 4-Nas 5-Kafirun 6-Âyete’l-Kürsî 7- “Sübhânellahi velhamdü lillâhi ve lâ ilahe illâllahu vellâhu ekber” zikri 8-Rasûlullah Efendimize (s.a.v) ve âline salât u selam. 9-Kendisi, anne-babası ve bütün mü’minler için istiğfar. 10-Aşağıdaki duâ: “Allahım! Bana, anne-babama ve bütün mü’minlere, din, dünya ve âhiret işlerimizde senin zâtına lâyık şekilde muâmele et. Ey mevlâmız! Bize, (amelimize göre) lâyık olduğumuz muâmeleyi yapma. Şüphesiz sen çok bağışlayıcısın. Halimsin, cömertsin, kerimsin. Rauf ve Rahimsin.” Bunları yedişer defa okur. Rivâyet edildiğine göre; İbrâhim et-Teymî (Bu zat Küfelidir. Âlim ve âbid bir zattır. Kendisinden çokları hadis rivâyet etmiştir. Hicrî 90 târihinde 40 yaşına yakın vefat etmiştir.) bu duâ ve zikirleri Hızır aleyhisseîam’dan öğrendikten sonra okumaya devam etmiş, bir gün rüyâsında Cennete girdiğini, orada melekleri Peygamberleri görüp Cennet yiyeceklerinden yediğini anlatmıştır. Denilir ki; İbrâhim et-Teymî, kırk gün bir şey yemeden duruyordu. Onun bu durumu için “O, Cennet nimetlerinden yediği için dünya yiyeceklerinden yemeden durabiliyordu.” denmiştir.

Bu yedişer defa okuduğu duâ ve zikirler bittikten sonra, güneş bir mızrak boyu yükselinceye kadar tesbih, istiğfar ve Kur’an okumaya yönelir. Rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur. “Sabah namazından sonra, güneş doğuncaya kadar oturup Allah Teâlâ’yı zikretmem, benim için dört köle âzat etmekten daha hayırlıdır.” Sonra, yerinden ayrılmadan iki rekât namaz kılar. Rasûlullah’ın (s.a.v) bu namazı kıldığı rivâyet edilmiştir.377 İşrâk vaktinde kılınacak bu iki rekâtlı namaz ile, bu vaktin edebine riâyetin fayda ve neticeleri ortaya çıkar. Kul, düşüncesini toplayarak okuduğunu güzelce düşünüp anlayarak bu iki rekâtı kıldığı zaman, eğer sâdık ise; bâtınında İlâhî bir etki, nûr, rahatlık ve ünsiyet bulacaktır. Elde ettiği bu bereket, yaptığı bu amele karşılık olarak âcilen verilmiş bir sevabtır. Kılacağı bu iki rek’atın birincisinde, zamm-ı sûre olarak, Âyete’l -Kürsî’yi, diğerinde de “Âmenerrasûlü” ve “Allahu nûru’s-semâvâti vel-arz.” ile başlayan Nûr sûresinin 35. âyetini okur. Bu namazı, Allahu Teâlâ’nın kendisine gün ve gecesinde vermiş olduğu nimetlerine bir şükür niyetiyle kılar. Bunun peşinden iki rek’at namaz daha kılar ve bunlarda da zamm-ı sûre olarak “Felak” ve “Nâs” sûrelerini okur. Bu namazı da gece ve gündüzün şerrinden Allahu Teâlâ’ya sığınmak için kılar. Bu namazı bitirdikten sonra, şu şekilde Allah’a sığınır.

“Allahım! Zararlı ve zehirli varlıkların, azabının ve kullarının, günün ve gecenin getireceği şeylerin şerrinden senin yüce ismine ve tam olan kelimelerinin bereketine sığınırım. Hiç şüphesiz Rabbim Allah’dır. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben O’na güvenip dayandım. O, yüce arşın sahibidir.” İlk olarak kılmış olduğu iki rek’at şükür namazından sonra da şöyle duâ yapar.

377- (Müslim Mesâcid, 287; Ahmed, Müsned, V, 91, 97.)

“Allahım! Ben, sevmediğim şeyi defetmeye, istediğim faydaya da sahib olmaya gücüm yetmediği bir halde ve amelimle karşılık görmeye bağlı olarak sabahladım. İşim benden başkasının elindedir. Benden daha fakir hiçbir kimse yoktur. Allahım! Beni düşmanlarım karşısında gülünç duruma düşürme . Dostlarımı da benim sebebimle üzme. Dinim hususunda beni bir musibet ve yıkıma uğratma. Dünyayı en büyük düşüncem ve ilmimin son noktası yapma. Bana acımayanı başıma musallat etme. Allahım! Bana verdiğin nimetlerini giderecek günahlardan, sıkıntı ve azabı gerektirecek isyanlardan sana sığınırım.”

Sonra gündüz ve gecesinde yapacağı her bir ameli için istihâre niyetine iki rek’at namaz daha kılar. Bu istihâre, her hâliyle bir duâ mânasındadır. Hakkında hadis-i şerif vârid olan istihâre namazı ise; herhangi bir işinden önce kılacağı namazdır. İstihâre niyetiyle kılacağı bu iki rek’atin birincisinde Fâtiha’dan sonra “Kâfirûn” sûresini, İkincide de “İhlas” sûresini okur. Namazdan sonra, daha önceki bölümlerde zikredilmiş olan istihâre duâsını okur. (Bu istihâre namazı ve duâsı, 16. bölümün sonunda zikredilmiştir.) Bu duâsında şunu da söyleyebilir: “Allahım, bugün, söz olsun amel olsun, yapmak istediğim her şeyde hayır yarat. Sonra iki rek’at namaz daha kılar ve birinci rek’atinde “Vâkıa” sûresini, ikinci rek’atinde de “A’lâ” sûresini okur. Namazdan sonra şöyle duâ eder:

Allahım! Efendimiz Muhammed’e ve Onun âline salat eyle. Muhabbetini bana her şeyin en sevgilisi yap. Haşyetini benim yanımda en çok korkulacak şey yap. Sana kavuşmanın şevkiyle benden bütün dünya ihtiyaçlarının derdini kesip at. Dünya

ehlinin gözlerini dünyalıklarıyla aydınlatıp mesrur ettiğin zaman, benim gözümü ibâdetinle aydınlat. Her şeyde senin taatını yarat, yâ Erhamerrahimin.”

Bundan sonra iki rek’at namaz daha kılar ve onlarda da Kur’an’dan okumakta olduğu hiziblerden herhangi bir şey okur. Bundan sonra da eğer dünyevî herhangi bir meşguliyeti olmayan boş birisi ise; kuşluk vaktine kadar namaz, tilâvet ve zikir gibi amel çeşitleriyle nâfile ibâdet yapar. Eğer nefsi için yahut evlad-u iyâli için bir meşguliyet sahibi ise; evinden çıkmadan önce iki rek’at namaz kıldıktan sonra ihtiyaç ve mühim olan işini görmeye gitmelidir. Bu şekilde evinden ancak, Allahu Teâlâ’nın kendisini kötü bir çıkıştan koruması için iki rek’at namaz kıldıktan sonra çıkması ve evine de ancak, Allahu Teâlâ’nın kendisini kötü bir girişten koruması için, evinde bulunan hanımı ve diğerlerine selam verdikten sonra girmesi gerekir. Eğer evde hiçbir kimse yoksa, yine selam verir ve şöyle söyler:

“Allahın sâlih mü’min kullarına selam olsun.” Kendisinin herhangi bir geçim işi ve derdi bulunmayan boş kimsenin kuşluk vaktine kadar yapacağı en güzel iş; namaz kılmaktır. Eğer üzerinde kazâ namazı varsa bir günlük, iki günlük veya daha fazla kazâ namazı kılabilir. Yoksa, rekâtlarını uzatarak namaz kılar ve bu rek’atlerde, ezberindeyse, hatim şeklinde Kur’an-ı Kerim’i okuyabilir. Salihlerden bazıları, gece ile gündüz arasında kılmış olduğu namazlarda Kur’an-ı Kerim’i hatmederlerdi. Eğer böyle yapamazsa, “Fatiha” ile “İhlas” sûresini veyahut Kur’an’dan içinde duâ bulunan herhangi bir âyeti okuyup rekâtları kısa tutarak çok miktarda namaz kılabilir. Mesela hem âyet olup hem de içinde duâ bulunan:

“Ey Rabbimiz! Ancak sana güvenip dayandık, bütünüyle sana yöneldik ve dönüş de sanadır.” (Mümtehine (60), 4.) âyetini ve benzeri âyetleri, her bir rekâtta, ya ayrı ayı birer âyet olarak veya dilediği kadar tekrar ederek okuyabilir. Hakk tâlibi, güneşin doğuşundan sonra, yukarıda zikretmiş olduğumuz namazla kuşluk namazı arasında rekâtlarını hafif tutarak yüz rekât namaz kılabilir. Gerçekten sâlihler arasında, gece ile gündüz içinde virdi yüz rek’atten başlayıp, iki yüz, beşyüz ve bine kadar çıkanlar vardı. Kimin dünya için dert ve meşguliyeti yoksa; o, dünyayı ehline bırakmıştır. Artık onun durumunu bozacak ve kendisine Allahu Teâlâ’nın hizmetinden daha tatlı gelecek bir şey yoktur. Sehl b. Abdullah et-Tusterî (k.s) demiştir ki: “Kulun dünyaya âit bir ihtiyacı varken kerim olan Allah ile kalbinin meşguliyeti tam olmaz.” Güneş yükselip de vakit, sabah ile öğle ortasına gelince kuşluk namazını kılar. Bu vakit, kuşluk namazı için vakitlerin en faziletlisidir.

Rasûlullah (a.s) buyurmuştur ki: “Kuşluk namazı, deve yavrularının güneşin sıcağı bastırınca analarının gölgeleri altına yatıp uyudukları zamandır. ’’ Ayakların güneşin hararetinden yanıp kavrulduğu vakte, kuşluk denmiştir. Kuşluk namazının en azı iki, en çoğu on iki rekâttır. Her rek’atten sonra duâ, Allah’ı tesbih ve günahlarından istiğfar eder. Sonra, o vakitte kendisine mendup olan bir ziyâret veya hasta ziyâreti gibi yerine getirmesi gereken bir vecibe varsa, onları yapar. Böyle bir durum yoksa, zâhiren yahut bâtınen, kalben ve kalıbla, ikisiyle olmazsa bâtınen, herhangi bir gevşeklik göstermeksizin Allahu Teâlâ için amele devam eder. Bu amellerin tertibi şöyle olur: Kalbi rahat ve nefsi de itaat içinde olduğu müddetçe namaza devam eder. Namazdan usanırsa Kur’an okumaya geçer. Çünkü sadece Kur’an okumak nefse namaz kılmaktan daha hafif gelir. Eğer tilâvetten de usanırsa kalp ve lisanıyla Allahu Teâlâ’yı zikreder. Bu tür zikir de kıraatten daha hafiftir. Zikirden de usanırsa, diliyle zikri bırakır ve kalbiyle murâkabeye yönelir. Murâkabe; kalbin, Allah Teâlâ’nın kendisine baktığını bilmesidir. Sâlik, kalbiyle bu anlayış üzere devam ettiği müddetçe murâkebe halindedir. Murâkabe bizzat zikirdir, hatta en faziletlisidir. Aynı şekilde bundan da âciz kalıp kendisini vesveseler sararak bâtınını nefsin düşünceleri sıkıştırınca, hemen uyumalıdır. Çünkü uykuda, nefsin düşüncelerini giderme özelliği vardır. Çok konuşmakta olduğu gibi; nefsin iğvalarıyla kalp katılaşır. Çünkü nefsin vesveseleri, bir nevi söz hükmündedir. O halde bundan sakınmalıdır. Sehl b.Abdullah et-Tusterî demiştir ki : “Masiyetin en kötüsü, hadisü’n-nefs yani nefsin iğvâlarıdır.” Hakk tâlibi, zâhirî söz ve fiillerini görüp gözettiği gibi; bâtnını da kontrol etmelidir. Çünkü nefsin iğvâları; görüp işittiği şeylerin hayal edilip hatırlanmasıdır ve içinde konuşan bir şahıs gibidir. Öyleyse, zâhirini amel ve çeşitli zikirlerle kontrol altına aldığı gibi; batınını da murâkebe ve gözetimle kontrol altına almalıdır. Ciddi ve gayretli bir Hakk tâlibinin, kuşluk namazından istivâ vaktine kadar bir yüz rek’at namaz daha kılması mümkündür. Bundan daha azı yirmi rek’attır ki bu, rek’atleri hafif tutarak yahut her iki rekâtta Kur’an dan bir cüz tilâvetiyle veya bundan daha az veya daha çok bir şeyler okuyarak kılınabilir. Kuşluk namazı ve diğer namazlardan sonra biraz uyumak güzeldir. Süfyan es-Sevrî demiştir ki: “Selef-i sâlihin ibâdetlerini bitirdikleri zaman, din ve bedenlerinin selâmeti için uyumayı severlerdi.” Bu uykuda birçok fâideler vardır: Bu fâidelerden birisi, gece ibâdetine yardım etmesidir. Bir diğeri; bu uykuyla nefis istirahat eder ve kalp, günün kalan kısmındaki amel için sâfiyet kazanır. Nefis dinlenip istirahat edince yenilenip taze kuvvet bulur. Gündüz uykusundan uyandıktan sonra, günün evvelinde olduğu gibi; bâtınında yeni bir dinçlik ve şevk bulur. Böylece sadık mürid için, aynı günde, Allah’a hizmet, ibâdet ve taat adına ganimet bileceği iki gündüz bölümü oluşmuş olur. Öğleden önce yatılan uykudan zeval vaktinden bir saat evvel uyanması gerekir. Tâ ki, güneş tam zeval vaktine (tepe noktasına) gelmeden tahâretini tamamlayıp abdestini alsın ve kıbleye dönmüş, zikir veya tesbih çeker yahut Kur’an okur bir vaziyette vakti karşılayabilsin Zira Cenab-ı Hakk:

‘‘Gündüzün iki tarafında namaz kıl.” (Hud, (II). 24)) buyurmuştur. Diğer bir âyet-i kerimede ise: “Güneşin doğuşundan ve batışından evvel Rabbini hamd ile tesbih et Gecenin bir kısmında ve gündüzün taraflarında (O’nu) tesbih et ki; (Allah’ın rızâsına erip) memnun olasın” (Tâhâ (20), I30.) Âyette, güneşin doğuşundan evvelki vakitle sabah namazı; güneşin batışından evvel ikindi namazı, gecenin bir kısmıyla yatsı namazı; gündüzün tarafları (iki ucunda bulunan vakitler) ile de öğle ve akşam namazlarının kastedildiği belirtilmiştir. Çünkü öğle gündüzün ilk tarafını, güneşin batmasıyla vakti giren akşam namazı da diğer tarafını oluşturmaktadır. Bu durumda; öğle birinci yarının sonu, akşam da ikinci yarının sonu olmaktadır. Dediğimiz şekilde hareket eden bir kimse, gündüzün ilk yarısını uyanık ve zikirle karşıladığı gibi, ikinci yarısını da uyanık ve zikirle karşılamış olur. Gece uykusundan sonra sabaha uyanık ve dinç bir şekilde çıktığı gibi, öğleden önceki uykusundan sonra da günün ikinci yarısına yeni bir vücut ve dinçlik ile girer. Öğle namazının sünnet ve farzından evvel (zevalden sonra) bir selamla dört rek’at (nâfile) namaz kılar. Rasûlullah (a.s) bunu kılardı.378 Buna zeval namazı denir ve bu namaz vaktin ilk girişinde öğle namazından önce kılınır. Bunun için, vaktin ilk girişini takip etmesi gerekir. Öyle ki; kerâhet vakti çıktıktan sonra müezzinden evvel vaktin girdiğini tesbit etmeli ve hemen zeval namazına başlamalı, ezanı namazın içinde iken duymalıdır. Sonra öğle namazı için hazırlanır. Eğer, halka karışmak ve konuşmaktan dolayı bâtınında bir karışma hâli görürse; Allahu Teâlâ’ya istiğfar edip yalvarılalı, öğle namazına ancak, kalbî sâfiyet (ve huzûrunu) bulduktan sonra başlamalıdır. Münâcaatın halâvetini tadan kimselerin, namazda tam bir ünsiyet hâlini bulmaları gerekir. Bu durumda olan kimseler, mübah şeylere biraz dalıvermekten dolayı iç âlemleri bulanır. Bundan dolayı batınlarında mânevî bir tıkanıklık ve karışma meydana gelir. Bu hâl bazen, aslında bir ibâdet olmakla birlikte, evlad u iyal ile oturup kalkmaktan meydana gelir. Bu; “İyilerin hasanâtı, mukarrabûn makâmındakiler için bir günah sayılır.” hükmüne göre böyle olmaktadır. Öyleyse Hakk tâlibi bir mümin, namaza ancak kalbindeki bu tıkanıklığı ve karışıklığı giderdikten sonra girmelidir. Kalbin sâfiyetini bulması; Allahu Teâlâ’ya sıdk ile yönelmek, samimiyetle istiğfar edip yalvarmakla mümkün olur. Ehli ve evladlarına karışmaktan dolayı hasıl olan kalp bulanıklığının devâsı ise; onlarla beraberken tamamıyla onlara yönelmemek (kalbini kaptırmamak), aksine, (bir yandan zâhiriyle onlarla beraber olurken, diğer yandan) kalbiyle Allahu Teâlâ’ya nazar etmektir. Kalbin Cenab-ı Hakk’a olan bu nazar ve yönelişleri, evlad u iyal ile beraberken meydana gelen kusurların kefareti olur. Şunu da belirtelim ki; manevi hâli kuvvetli olan kimseleri, halk Hakk’tan perdeleyemez; bâtınını karıştırıp tıkayamaz. Bu kimse (halkın içinden ayrılıp) namaza durduğunda, kalbinde herhangi bir düğüm ve tıkanıklık yoktur. Çünkü nefsi bu tür (mübah) şeylerle zevklenmek ve rahatlamak isterken, kalbi, İlâhî neşe (ve nûr) içinde

378- (Münzirî, et-Terğib, I, 399-40I; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, II, 2I9-22I; Ebû Dâvud, Tatavvu, I, 7.)

kalmak ister. Böyle bir kimse, zâhir gözüyle halka bakarken; kalp gözü ile Allahu Teâlâ’ya nazar eder. Böylece, bâtınında bir tıkanma meydana gelmez. Yukarıda zikrettiğimiz (dört rek’atlık) zeval namazı, kalblerde meydana gelen olumsuz etkileri temizler ve kalbi öğle namazına hazırlar. Bu namazda, uzun günlerde Bakara sûresi miktarınca âyetler okur. Kısa günlerde ise, kolayına gelen âyetlerden okuyabilir. Allahu Teâlâ bu vakit hakkında şöyle buyurmuştur: “İkindi vaktinde de öğleye girdiğiniz vakitte de Allah’ı tesbih edin.” (Rûm (30), 18.) Bu, öğle vaktidir. Eğer sünneti kıldıktan sonra, tek olarak cemaatın hazır olmasını bekler ve bu arada sabah namazının sünneti ile farzı arasındaki duâyı okursa güzel olur. Rivâyet olunduğuna göre; Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz bu duaları sabah namazının sünnetinden sonra farzına kadar okumuştur. Öğle namazını bitirdiği zaman Fâtiha ve Âyete’l-Kürsî’yi okur ve daha önce anlattığımız gibi; otuz üçer defa “sübhanellah”, “elhamdülillah” ve “Allahu Ekber” zikirlerini söyler. Şayet, sabah namazından sonra okunan âyet ve duâları okuyabilirse; bu, büyük bir hayır ve fazilet olur. Kendisinde yüksek bir himmet ve sâdık bir azimet bulunan kimse, Allahu Teâlâ için yapacağı hiçbir şeyi çok bulmaz. Zikrettiğimiz tertip üzere, akşam ile yatsı arasını ihyâ ettiği gibi; öğle ile ikindi arasını namaz, tilâvet, zikir ve murâkabe ile ihyâ eder. Geceyi uzun süre uyanık geçiren kimse, uzun günlerde, öğle ile ikindi arasında bir miktar uyur. Şayet öğle ile ikindi arasını Kur’an’ın dörtte birini okuyarak iki rek’at namazla yahut bu miktarı dört rekâtta okuyarak ihyâ edecek olsa bu, pek büyük bir hayırdır. Eğer bu vakti uzun günlerde yüz rek’at namazla ihya ederse, bu da mümkündür. Yahut her rek’atinde elli defa İhlas sûresini okumak suretiyle toplam bin defa okumuş olacağı yirmi rek’at namazla ihyâ edebilir. Eğer oruçluysa; zevalden önce misvak kullanır, öğleden sonra kullanmaz. (Hanefilerde öğleden sonra da misvak kullanılabilir. (Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî, II, 637.)) Oruçlu değilse; ağzı hangi vakitte tadını değiştirirse, o zaman misvak kullanır. Hadis-i şerifde şöyle beyan buyurulmuştur: “Misvak ağzı temizler ve Rabbi razı eder” 14 Farza kalktığı zaman misvak kullanmak müstehabdır. Yine bir hadis-i şerifde de şöyle buyrulmuştur: “Misvak kullanılarak kılınan namazın fazileti, misvak kullanılmadan kılınan namazdan yetmiş kat fazladır.” Eğer öğle ile ikindi arasında kılacağı yirmi rek’at namazın her bir rek’atinde bir âyet yahut âyetin bir kısmını okumak isterse, birinci rek’atten başlayarak sırasıyla şu âyetleri okuyabilir: 1 .Rek’atte:

“Rabbimiz! Bize dünya ve ahirette iyilik ve güzellik ver, ve bizi Cehennem azabından koru. ” (Bakara, (2), 201.)

2.Rek’atte:

“Rabbimiz! Bize, günahlarımız ve İşlerimizde yaptığımız taşkınlıklarımızı bağışla. Savaşta ayaklarımıza sebat ve kâfirler topluluğuna karşı bize sabır ver. ” (Al-i İmrân (3), 147.)

3.Rek’atte:

“Rabbimiz! Eğer unuttuk yahut kasdımız olmayarak hata ettikse; bizi ondan hesaba çekme.” (Bakara, (2), 286.) âyetini sonuna kadar okur.

4.Rek’atte:

“Rabbimiz! Bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma; katından bize bir rahmet ihsan et. Şüphesiz ki sen, çok hibe edensin. ” (Âl-i İmrân (3), 8.)

5.Rek’atte:

“Ey Rabbimiz! Biz, “Rabbinize iman edin" diye çağıran davetçiyi dinledik ve hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı ört ve ruhlarımız iyi kullarınla beraber al.” (Âl-i İmrân (3), 193.)

6.Rek’atte:

“Rabbimiz! İndirdiğin şeylere ve Rasûlune iman ettik. Artık bizi, birliğini ve peygamberlerini tasdik eden şâhidlerle beraber yaz.”( Âl-i İmrân (3), 53.)

7. Rek’atte:

“Bizim dostumuz sensin; bizi bağışla, bize merhamet et Sen bağışlayanların en iyisisin. ” (A'raf (7), 155.)

8. Rek’atte:

“Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünya ve âhirette benim dostum sensin. Benim canımı müslüman olarak al ve beni sâlihlere kat.” (Yusuf (12), 101.)

9. Rek’atte:

“Rabbimiz! Hiç şüphesiz sen bizim gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” (İbrahim (14), 38.)

10. Rek’atte:

“De ki: Rabbim, ilmimi artır.” (Tâhâ, (20), 24.)

11. Rek’atte:

“Senden başka ilah yoktur. Seni her şeyden tenzih ederim. Gerçekten ben nefsime zulmedenlerdenim.” (Enbiyâ (21), 25.)

12. Rek’atte:

“Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen, vârislerin en hayırlısısın.” (Enbiyâ (21), 26.)

13. Rek’atte:

De ki: “Rabbim! Bağışla, merhamet buyur. Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın. " (Mü’minûn (23), 118.)

14. Rek’atte:

“Rabbimiz! Bize, eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözümüzün aydınlığı olacak evlatlar ver. Ve bizi muttakilere önder yap.” (Furkân (25), 74.)

15. Rek’atte:

“Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükürde ve hoşnut olacağın işi yapmakta beni muvaffak kıl. Rahmetinle beni sâlih kullarının arasına koy.” (Nemi (27), 190.)

16. Rek’atte:

“Allah, gözlerin hâin bakışını ve kalblerin gizlediğini bilir. ” (Mü’min (40), 19.)

17. Rek’atte:

“Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükretmemi ve senin râzı olacağın ameli yapmamı bana nasib et. Zürriyetimi benim için ıslah et. Ben, tevbe edip sana döndüm ve ben gerçek müslümanlardanım.” (Ahkâf (46), 15.)

18. Rek’atte:

Rabbimiz! Bizi ve iman ve bizden evvel geçmiş kardeşlerimizi bağışla, iman etmiş olanlar için kalblerimizde bir kin bırakma. Ey Rabbimiz! Şüphesiz ki sen, çok şefkatli ve çok merhametlisin.” (Haşr (59), 10.)

19. Rek’atte:

“Ey Rabbimiz! Ancak sana güvenip dayandık, tamamen sana yöneldik. Dönüş de sanadır.” (Mümtehine (60), 4.)

20. Rek’atte:

“Rabbim! Beni, ana babamı, mü’min olarak evime gireni, bütün mü’min erkek ve kadınları bağışla. Zâlimlerin de ancak helâkini artır.” (Nûh (71), 28.)

Her ne zaman namaz kılarsa bu âyetleri okumalıdır. Dili ve kalbi birbirine uygun olarak namazda bu âyetleri okumaya devam etmesi sebebiyle ihsan makâmına yükselmesi yakındır. Şayet, bu âyetlerden bir âyeti öğlenin yahut ikindinin iki rek’atında tekrar ederse, bütün vakitlerini Mevlâsına münâcaat ve duâ ederek, inleyerek ve namaz kılarak doldurmuş olur. Bir de şu vardır ki, devamlı amel etmek, günün bütün vakitlerini hiç usanmaksızın mânevî lezzet ve halâvetle doldurmak, ancak, tam takvâ ve zühd sayesinde nefsi temizlenmiş ve kendisinden hevâsına tâbi olma hâli gitmiş kimse için mümkün ve güzel olur. Bir şahısta takvâ ve zühdün yanında hevâdan da bir parça kaldığı zaman, ameldeki safası devamlı olmaz. Aksine bazen rahatlar, bazen usanır. Takvâsının noksanlığı sebebiyle, az da olsa hevâsına uyması ve dünya muhabbetiyle mübtelâ olması yüzünden, ibâdete karşı şevk ve tembellik sırayla gelip gider. Tam takvâ ve zühde ulaşınca; azâları amelden geri kalsa bile, kalbiyle amel ve zikirden gevşeyip geri kalmaz. Kim kalb safâsının ve amelde devamlı kalmanın tadını devam ettirmek istiyorsa, hevâya uymayı kökünden kesip atması gerekir. Şu da var ki; hevâ, nefsin rûhu durumundadır, kendisi yok olmaz, fakat ona uyma ortadan kalkar. Nebimiz (s.a.v), hevânın varlığından Allah’a sığınmamış, fakat ona uymakdan sığınmış ve: “Allahım! Kötü arzulardan, peşine düşülen hevâdan sana sığınırım.” diye duâ etmiştir. Aynı şekilde, cimriliğin de var olmasından değil; ona uymaktan Allah’a sığınıp: “Allahım! “Boyun eğilip itaat edilen cimrilikten de sana sığınırım.” niyazında bulunmuştur. Hevâya uyma şekilleri, kalbin safâsı ve hâlin yüksekliği oranında, şahıslara göre farklı olur. İnsan bazen, halka karışmayı güzel bulması, onlarla konuşması ve onlara nazar etmesi sebebiyle hevâsına tabi olmuş olabilir. Bazen de yeme içme ve diğer hususlarda orta hâli aşmasıyla hevâsına tâbi olmuş olur. Bu ise, dünyadan başka bir derdi olmayanın meşguliyetidir. Sonra, ikindiden önce dört rek’at sünnet kılar. Eğer, her farz namaz için abdest tazelemek mümkün olur ve yaparsa; bu, en kâmil ve en güzeli olur. Şayet gusl abdesti alırsa daha faziletli olur. Bütün bunların, bâtının nurlanmasında ve namazın tam olarak edâ edilmesinde apaçık bir eser ve etkisi vardır. İkindinin farzından evvel kılmış olduğu dört rek’at namazda, sırasıyla “Zilzâl”, “Âdiyat ”, “Kâria” ve “Tekâsür” sûrelerini okur. Sonra ikindiyi kılar ve bazı günler kıraatında “Burûç” sûresini okur. İkindi namazında “Burûç’’ sûresini okumanın çıban gibi hastalıklara emniyet olduğunu işittim. İkindinin farzından sonra da, yukarıda zikretmiş olduğumuz zikir ve duâlardan kolayına geleni okur. İkindiden sonra artık nâfile namazın vakti çıkmış, zikir ve tilâvet vakti kalmıştır. Bu vakitte yapılacak şeylerin en faziletlisi; hâliyle zühde, sözüyle takvâya sevkeden zühd sahibi, sâlihlerle oturmaktır. Konuşan ve dinleyenin niyeti sahih ve sağlam olunca; böyle bir mecliste bulunmak, kendi başına devamlı zikretmekten daha hayırlıdır. Böyle bir meclis bulamaz veya bir mazereti sebebiyle katılamazsa, o zaman çeşitli zikirler yaparak nâfile ibâdetle huzur bulmaya çalışmalıdır. İnsanın birtakım ihtiyaçları için ikindiden sonra dışarı çıkması, sabah çıkmasından daha hayırlıdır. Evinden dışarı çıkarken mutlaka abdestli olmalıdır.

Âlimlerden bir grup, ikindiden sonra abdest şükür namazını mekruh görmüşler; meşâyıh ve sâlihler buna cevaz vermişlerdir. Evinden çıkarken şu duâyı okur:

“Allahın ismi bereketiyle. Allahın dilediği olur. Bana Allah yeter. Kuvvet ancak Allah’ındır. Allahım, ben senin için çıktım ve beni sen çıkardın.” Ayrıca, “Fâtiha” ile “Felak” ve “Nâs” sûrelerini okumalıdır. Bir hurma tanesi yahut bir lokma ekmek de olsa her gün sadaka vermeyi terk etmemelidir. Çünkü; güzel niyetle yapılan şey, çok sayılır. Rivâyet olunduğuna göre; Hz. Âişe (r.anha) vâlidemiz, bir dilenciye bir tane üzüm vermiş ve: “Gerçekten onda Allahın tartıp kuluna göstereceği pek çok zerreler vardır!” demiştir.” Bir hadis-i şerifde ise söyle buyrulmuştur: "Kıyâmet gününde herkes, sadakasının gölgesi altında, onun te’min edeceği rahmetin içindedir.” İkindi ile akşam arasındaki yapacağı zikirlerden bazıları şunlardır: Yüz defa:

“Allah’darı başka ilah yoktur. O tekdir: Ortağı yoktur. Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir.” zikrini okur. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Kim bu zikri günde yüz defa söylerse, onun için on köle azat etmiş sevabı verilir. Kendisine yüz iyilik yazılır, yüz günahı silinir. Bu zikir o gün onu şeytandan koruyacak bir emniyet olur. Onun yapmış olduğu bu amelden daha faziletli hiç bir kimse amel etmemiştir. Ancak onun yaptığını yahut daha fazlasını yapan müstesna.”

Yüz defa:

“Allah’dan başka ilah yoktur. O, Meliktir, Hakk’dır. Varlığı apaçıktır.” zikrini söyler. Hadis-i şerifde buyurulmuştur ki: “Kim bir gününde yüz defa: “Lâ ilahe illallahû Melikül, Hakkul Mübin” derse; hiç bir kimse, o günde, ondan daha faziletli bir amel yapmamıştır. ”

Yüz defa:

Allah her şeyden münezzehdir. Hamd ona âiddir. Allah’dan başka ilâh yoktur. Allah büyüktür. Güç ve kuvvet ancak ulu ve yüce olan Allah’ın vermesiyledir. ”

Yine Yüz defa:

“Hamd ile Allah’ı tesbih ederim. Hamd ile yüce Allah’ı takdis ederim. Allah’dan günahlarımın affını dilerim.” zikrini söyler.

Yine Yüz defa:

‘‘Melik, Hakk, varlığı apaçık olan Allah’dan başka ilâh yoktur.” zikrini söyler.

Yine yüz defa:

‘‘Allahım, Efendimiz Muhammed’e ve onun Âline salat et " diye söyler.

Yine yüz defa:

“Kendisinden başka ilâh olmayan, diri ve varlığı devam eden yüce Allahdan affımı ister tevbemi kabul etmesini dilerim." istiğfarını söyler.

Yüz defa da:

“Allah’ın dileği olur. Kuvvet ancak Allah’ındır.” zikrini söyler.

Mekke’de Mağrib’li sûfilerden birisini gördüm. Torbasında tesbih için kullandığı bin tane buğday vardı. Anlatıldığına göre; o, vird olarak, çeşitli zikirlerle onları günde on iki defa çeviriyordu. Böylece virdi on iki bin ediyordu. Sahabe-i Kiram’dan da bir zâtın virdinin bir günde bu kadar olduğu nakledilmiştir. Yine nakledildiğine göre, Tâbiûn’dan bir zâtın gece ve gündüz virdi otuz bin tesbihti.

Şu tesbihi gündüz-gece yüz defa söylemelidir.

“Yüce hesab görücü Allah’ı her şeyden tesbih ederim. Hükümleri şiddetli olan Allah’ı takdis ederim. Geceyi götürüp gündüzü getiren Allah’ı bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim. Kendisini, bir iş diğerinden alıkoymayan Allah’ı tesbih ederim. Çok şefkatli lutuf sahibi Allah’ı takdis ederim. Bütün mekanlarda tesbih olunan Allah’ı ben de tesbih ederim.”

Rivâyet edildiğine göre; Abdallardan birisi, bir deniz kenarında gecelemişti. Gecenin sükûnetinde bu tesbihi işitti. Etrafa baktı kimseyi göremedi. Bunun üzerine: “Kendisini görmediğim halde, sesini işittiğim kimdir? diye seslenince; ses sahibi: “Ben bu denizde vazifeli meleklerden bir meleğim. Yaratıldığım günden beridir bu tesbihle Allah’ı, tesbih ederim.” dedi. Veli: “İsmin nedir?” deyince, melek: “Mehlîhîyâil” dedi. Veli. “Bu tesbihin sevâbı nedir?” deyince, melek: “Onu hakkıyla yüz defâ söyleyen kimse Cennetteki makâmını görmeden yahut onun makâmı bir başkası tarafından görülmeden ölmez.” dedi. Rivâyet edildiğine göre; Hz. Osman (r.a), Rasûlullah’a (s.a.v): “Göklerin ve yerin hâzineleri (anahtarları) Onundur.” (Zümer (39), 63.) âyet-i kerimesinin tefsirini sorduğu zaman, Efendimiz Aleyhisselam: “Bana senden başka hiçbir kimsenin sormadığı büyük bir şeyi sordun. O: “Lâ ilâhe illellahu Vellahû Ekber Sübhanellahi Velhamdülillahi Velâ havle vela kuvvete illâ billahi azze ve celle. Vesteğfirullah. Hüve’l- Evvelü ve’l- Âhiru ve’z-Zâhiru vel-Bâtınu. Lehul mülkü ve lehül hamdû bi yedihil hayr ve hüve alâ külli şeyin kadir.” zikirleridir.” buyurdu.41 Kim, bu zikirleri sabah ve akşam on defa söylerse kendisine altı haslet verilir: 1-İblis ve ordusundan korunur, 2-Kantarlar ağırlığınca sevab verilir, 3- Cennette derecesi

yükseltilir, 4-Allahu Teâlâ onu gözleri nur saçan hûrilerle evlendirir, 5-On iki melek kendisi için istiğfar eder, 6-Kendisine, bir hac ve umre yapmış kimsenin sevâbı gibi sevab verilir.” (Şevkânî, Fethü’l-Kadîr, IV, 477.) Yine ikindi akşam arası ve günün evvelinde şunları söyler:

“Allahım! Beni sen yarattın, sen hidâyete ulaştırdın. Sen yedirir sen içirirsin. Sen öldürür, sen hayat verirsin. Sen benim Rabbimsin. Senden başka Rab yoktur. Senden başka ilâh yoktur. Sen teksin. Senin ortağın yoktur.”

Ayrıca şunları da ekler:

“Allah’ın dilediği olur. Kuvvet ancak Allah’a âiddir. Allah’ın dilediği olur. Bütün nimetler Allah’dan. Allah’ın dilediği olur. Bütün hayır Allah’ın elindedir. Allah’ın dilediği olur. Kötülüğü ancak Allah giderir.”

“Allah bana kâfidir. Ondan başka ilâh yoktur. Ona güvenip dayandım. O, yüce Arşın sâhibidir. ” Sonra abdest ve tahâretini tamamlayarak geceyi karşılamaya hazırlanır. Güneş batmadan önce yedişer defa okunan on zikir çeşidini okur. Kendisi tesbih ve istiğfarla meşgul olurken güneş batacak şekilde tesbih ve istiğfara devam eder. Güneş batarken ayrıca “Şems”, “Leyl” ve “Muavizeteyn” (Felak ve Nâs) sûrelerini okur. Gündüzü karşıladığı gibi geceyi de karşılar. Çünkü Allahu Teâlâ: “İbret almak yahut şükretmek isteyen kimseler için, gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren O’dur. ” (Furkân (25), 62.) buyurmuştur. Demek ki, gece gündüzün peşinden geldiği gibi, gündüz de gecenin peşinden gelmekte ve her ikisi de şükür istemektedir. Bu durumda kulun devamlı zikir ve şükür içinde bulunması gerekir. Geceyle gündüz arasına bir şey girmediği gibi; zikirle şükür arasına da onları bozacak bir şeyin girmemesi icap eder. Zikir, bütünüyle kalbin amelidir; şükürse azaların amelidir. Allahu

Teâlâ buna işaret olarak: “Ey Dâvud âilesi! Şükür olarak amel edin. ” (Sebe (34), 13.) buyurmuştur. Demek ki, amel etmek, bir şükürdür. Kuluna yardım edip muvaffak kılan Allah’dır.