Ara
Menü

YEMENİN FAYDA VE ZARARLARI

1.645 kelime

Sûfinin niyetinin güzelliği, maksadının sağlamlığı, ilminin derinliği ve amellerdeki edebe tam riâyeti sâyesinde, âdet gibi görülen işleri ibâdet olur. Sûfi, bütün vaktini ve hayatını Allah için vakfetmiş kimsedir. Bu konuda Allahu Teâlâ, Rasûlüne şöyle emretmiştir: “Rasülüm de ki: Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin rabbi olan Allah içindir.” (En’am (6), I62.) Sûfi de insan oluşunun gereği ve ihtiyaçlarının giderilmesi için birtakım şeylere ihtiyaç hissetmektedir. O, bu işleri, güzel bir niyet ve uyanık bir gönül ve nurlu bir kalp ile yapar. Böylece, âdet olan işler de bir nûrâniyet kazanır ve ibâdet şeklini alır. Bu mânayı ifâde için, bir haberde: “Âlimin uykusu ibâdet, nefesi tesbihtir.”358 buyrulmuştur. Uyku tamamen gaflet hâli olduğu halde, ona bu hüküm verilmiştir. Çünkü, ibâdete destek olan her şey, ibâdet olmaktadır. Yemek yeme işi, dinî ve dünyevî pek çok meseleyi içine aldığı, te’siri kalp ve kalıbla doğrudan alakalı olduğu için; pek çok ilme ihtiyacı olan mühim bir konudur. Beden, yemekle ayakta durur ve Allahu Teâlâ’nın (dünyada ta’yin ettiği) İlâhî sünneti bu şekilde icrâ edilir. Kalıb kalbin bineği olup, din ve dünyanın imârı, bu ikisiyle gerçekleşmektedir. Bir hadis-i şerifte: “Cennetin arazisi düzdür. Oranın bitkisi ise tesbih ve takdistir.”359 buyrulmuştur. Beden, tek başına hayvâniyet tabiatı üzerinde yaratılmıştır; onunla dünyanın imârı te’min edilir. Ruh ile kalp ise meleklik tabiatı üzerinde olup, onlarla da âhiretin imârı yapılır. Her ikisinin birleşmesiyle de dünya ve âhiret mamur edilmektedir. Allahu Teâlâ, ince ve yüce hikmetiyle, insanoğlunu en güzel cismânî ve rûhânî cevherlerden terkib etmiş ve onu, yerlerin ve göklerin hülâsası yapmış, ayakta kalıp hayâtiyetini sürdürmesi için, bütün bitki, hayvan ve diğer bütün varlıklarıyla şu şehâdet âlemini onun emrine vermiş; hizmetine bağlamıştır Allahu Teâlâ, bu ikrâmını şöyle beyân etmiştir: “O, yeryüzünde olan her şeyi sizin için yarattı.” (Bakara (2), 29.) Allahu Teâlâ, yeryüzünü halk ederken önce, harâret, rutûbet, soğukluk ve kuruluğu yarattı. Sonra, bunları vâsıta yaparak bitkileri halk etti. Bitkileri hayvanların ayakta durmasına bir vâsıta yapıp, hayvanları da insanların emrine bağladı. İnsana bunlarla geçim ve hayâtiyetini sürdürme imkânı verdiği için, insan onları kullanmaktadır. Yiyecekler önce mideye ulaşır. Midede dört ayrı madde vardır. Yiyecekte de dört çeşit özellik vardır. Allahu Teâlâ, bedenin mizaç (ve dengesini) normalde tutmak istediği zaman, midede bulunan her madde, yiyecekteki zıddı olan maddeyi alır. Bu durumda, serinliğe karşı harareti, kuruluğa karşı da rutubeti almış olur. Böylece tabiat normal duruma gelip denge sağlanır, bozulma ve hastalıktan emin olunur. Allahu Teâlâ, bünyeyi bozmak ve bedeni hasta etmek istediği zaman; midede bulunan her madde, yiyeceklerdeki kendi cinsinden olan maddeyi alır, o zaman tabiat dengesini

358- (Ebu Nuaym, Hilye, V, 83; Beyhakî, Şuabu’l-imân, İli, 413; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 678. (Had. No: 9293);’’ (Eşfu’l-Hafa, II, 43I (Had. No: 2839) Hadisin meşhur şekli: “Oruçlunun uykusu ibâdettir" şeklindedir. BkAli el-Muttakî, Kenz, VIII, 443.) 359- (Münzirî, et-Terğib, II, 425.)

kaybeder; mizaç bozulur, beden hasta olur. Bütün bunlar, aziz ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir. (Yasin (36), 38.) Vehb b. Münebbih’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Âdem’in Tevrat’ta şu sıfatlarla anlatıldığını gördüm: “Âdem’i ben yarattım ve cesedini yaşlık, kuruluk, serinlik ve sıcaklık olarak dört şeyden terkib ettim. Ben onu topraktan yarattığım için, kendisinde kuruluk özelliği vardır. Ondaki rutubet sudan, hararet nefisten, serinliği de ruhtan gelmektedir. Bu ilk yaratılıştan sonra, onun cesedinde dört şey daha yarattım. Onlar benim iznimle cesedin kıvâmını ve ayakta durmasını sağlarlar. Cesed ancak onlarla durur; onlar da birbirleriyle dengede kalırlar. Bu şeyler, sevdâ, safra, kan ve balgamdır. Sonra bunları birbiri içine yerleştirdim. Sevdânın içine kuruluğu, safranın içine rutubeti, kanın içine harareti, balgamın içine de serinliği yerleştirdim. Hangi vücudda, onun kıvamını te’min eden bu dört şey dengede olursa o vücûd, denge ve sıhhatte olur. Onlardan birisi fazla ve eksik olursa; diğerlerinin de dengesi bozulmuş olup normal fonksiyonlarını icrâ edemez olurlar. O zaman vücûda hastalık ârız olur, tâkattan düşer, bu maddeleri yeterli ve gerekli miktarda üretmekten âciz kalır.” Yiyecek konusunda dikkat edilecek en önemli husus; onun helal olmasıdır. Dinin yasaklamadığı her nimet, Allah tarafından, kullarına bir rahmet olarak müsâade edilmiş helal bir nimettir. Eğer şeriat sahibi bu ruhsatı vermeseydi, iş çok ağırlaşır ve helal rızık te’mini epeyce zor olurdu. Sûfilerin yemekteki edeblerinden birisi de nimette onu vereni görmek; ondaki İlahî kudret ve rahmeti müşâhade etmektir. Yemeğe başlamadan önce elleri yıkamak da bu edeblerden birisidir. Rasûlullah (a.s) bir hadislerinde: “Yemekten evvel elleri yıkamak, yoksulluğu giderir.” (Ibnu Mâce, Et'ıme, 5; Tabarâni, el- Evsat, No:7162.) buyurmuştur. Hadiste, ellerin yıkanmasıyla, fakirliğin gideceği belirtilmiştir. Çünkü yemekten önce elleri yıkamak, nimeti edeble karşılamaktır. Bu da nimete şükür sayılır. Şükür ise nimetin artmasını te’min eder. Şu hâlde ellerin yıkanması daha fazla nimeti celbederek, fakirliği gidermektedir. Nitekim Enes b. Mâlik (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Kim, evindeki hayrın (bereketin) artmasını isterse; yemekten önce ellerini yıkasın. Sonra da Allahu Teâlâ’nın ismini zikrederek (yemeye) başlasın.’’360 Allah Teâlâ’nın: “Üzerine Allah’ın ismi anılmayan şeyleri yemeyiniz.” (En’am (6), 121.) âyetinin tefsirinde; Allah’ın adıyla kesilmeyen hayvanları yemeyiniz, denmiştir. İmam Şâfi ve İmam Ebû Hanife (rah.), hayvan boğazlarken besmele çekmenin vâcip olup olmama konusunda ihtilaf etmişlerdir. Sûfiler, âyetin zâhiri manasını anlayıp kabul ettikten sonra, bir yemeğin ancak, evvelinde Allah’ın ismi zikredilerek yenilebileceğini söylemişlerdir. Şu hâlde, yemekten evvel besmele çekmek sûfi için bir farz hükmünde olup, o işin vazgeçilmez edebidir. Sûfi, yemenin ve içmenin genelde nefsin arzusundan kaynaklandığını görür ve onun ilacının, yemeğin başında Allahu Teâlâ’yı zikretmek olduğunu bilir.

360- (İbnu Mâce, Et’ıme, 5; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, Had. No: 8311)

Hz. Âişe (r.ah) şöyle rivâyet etmiştir: Rasûlullah (a.s), ashâbından altı kişiyle yemek yerken, bir bedevi geldi ve sofradakileri iki lokmada bitiriverdi. Bunun üzerine Rasûlullah (a.s): “Eğer bu adam besmele çekseydi, yemek hepinize yeterdi. Sizden biriniz yemek yiyeceği zaman “Bismillah." desin. Eğer başta besmeleyi unutursa (yemeğin içinde) hatırladığı zaman: “Bismillahi evvelehu ve âhirahu” desin.” 361 Yemek yiyenin, birinci lokmada: “Bismillah”, ikinci lokmada: “Bismillâhirrahman”, üçüncü lokmada da: “Bismillâhir-rahmânirrahim.” demesi müstehabtır. Su, aralıklarla üç nefeste içilmelidir. İlk nefeste içtiğinde: “Elhamdü lillah”, ikinci nefeste: “Elhamdü lillâhi rabbilâlemin.”, üçüncü nefeste de: “Elhamdu lillâhi rabbilâlemin errahmânirrahîm.” denilmelidir. Yukarıda arz ettiğimiz şekilde, midede, yenen şeylerdeki özelliklere uygun olarak dengelenen, ayarlanan bazı özellikler olduğu gibi, kalbde de yenen yiyeceklerden etkilenip değişen mizaç ve huylar vardır. Bunu kalbi uyanık, edeble hakikati tetkik eden âlimler fark edebilirler. Kalbin mizâcının bozulduğu, alınan lokmaların te’sir ve etkilerinden anlaşılır. Bu bazen, fuzûli, boş şeylere rağbet ve yönelme şeklinde kendisini gösterir. Bazen kalbde, vaktin icâbına göre üzerine düşen vazifeye karşı bir gevşeklik ve soğukluk meydana gelir. Bazen gaflet ve yanılma rutûbeti oluşur. Bazen de dünyevî haz ve meşgaleler sebebiyle hüzün ve keder kuruluğu baş gösterir. Bütün bunlar, kalbi uyanık kimselerin (sebep ve sonucunu) fark edebileceği kalbî ârızalardır. Uyanık kimse, bu ârızalar sebebiyle bedenin sıhhatinin değişmesiyle, kalbin mizâcının da değiştiğini görecektir. Cesed için denge (ve sıhhat) mühim olduğu gibi; kalp için daha mühim ve daha gereklidir. Kalbin itidal (ve düzeninin) bozulması, bedeninkinden daha süratli olur. Bazı değişmelerden kalp hasta olur. Bedenin ölmesiyle kalp de fonksiyonunu yitirir. Bilinmelidir ki; bütün bunlara karşı, Allahu Teâlâ’nın ismini zikir kötülükleri yok etmede, hastalığı gidermede faydalı, tecrübe edilmiş, şifa veren bir ilaçtır. (Zikir, kalbi ve kalıbı sıhhatine, mânevî huzuruna kavuşturmaktadır.). Anlatıldığına göre; Muhammed el-Gazzâlî, Tûs şehrine döndüğünde, kendisine, bir köyde bulunan sâlih bir zattan bahsettiler. Gazzâlî, onu ziyaret maksadıyla yanına gitti. Kendisini bir tarlada ekin ekerken buldu. Adam, şeyh Muhammed el-Gazzâlî’yi görünce yanına gelerek, hoş-beş edip ilgilendi. O esnâda, ashâbından birisi gelerek, kendisinden tohum istedi. O, Gazzâlî ile meşgul olurken tohumu saçmayı düşündü. Sâlih zât çekindi ve ona tohum vermedi. İmam Gazzâlî, tohumu vermeyişinin sebebini sorunca, Hazret: “Ben bu tohumu kalp huzuru ve zikreden bir lisanla ekerek, ileride onu yiyecek olanlara bereket olmasını istiyorum. Onu, kalbi huzur, dili zikir hâlinde olmayan birisine verip de saçtırmak hoşuma gitmiyor!” dedi. Sûfilerden birisi, yemeğe, Kur’an’dan bir sûre okuyarak başlayıp, bu şekilde kalbinin huzûrunu te’mine çalışırdı. Bununla, yediği bütün lokmaların, zikrin nûruyla kaplanarak yutulmasını, yemekten sonra sevimsiz bir hâlin ârız olup da kalbinin mizâcını değiştirmemesini sağlamayı hedefliyordu. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî: “Ben, sanki namazdaymışım gibi yemek yerim.” derdi.

361- (Tirmizî, Et'ıme, 47; Beyhakî, Sünen-i Kübrâ, V, 276.)

Hazret bu sözüyle; yemek yerken kalbinin huzûruna ve uyanıklığına işâret ediyordu. Çoğu zaman da, yemek vaktinde düşüncesinin dağılmaması için, yanında, onu bazı meşguliyetlerden kurtaracak bir takım hizmetleri görecek birisini bulundururdu. Çünkü o, yemek yerken kalp huzûru ve zikir hâlinde olmanın ibâdetlerde, hiç küçümsenmeyecek bir tesirinin olduğu görüşündeydi. Yemek yerken, Allahu Teâlâ’nın, özel olarak yemek için yaratmış ve hazırlamış olduğu dişlerin vazifesini düşünmek bir nev’i zikirdir. Onların bir kısmı koparıcı, bir kısmı ufalayıcı, bir kısmı da öğütücüdür. Bunların yanında, Allahu Teâlâ’nın, gözün suyunu, göz yağ olduğu için bozulmasın diye tuzlu yarattığı gibi; tadı değişip acılaşmasın diye ağzın suyunu tatlı yaratmasını düşünmek de bir zikirdir. Yine, çiğnemeye ve yutmaya yardımcı olması için dilin ve ağzın kenarlarından (tükrük bezlerinden) nasıl tükrük salgılandığını, benzeri hazmettirici bir kuvvetin, yiyeceklerin iyice hazmedilmesi için midede bulundurulmasını ve onun karaciğerle ilgilisini düşünmek de bu zikre dâhildir. Hazım işinde ciğer bir ateş, mide de tencere mesâbesindedir. Ciğerin bozukluğu nisbetinde hazım da bozuk olur ve yemeği bozar, (mide yemeği) tam ayrıştıramaz. Bu durumda, her âzaya nasibi olan (vitamin) ulaşamaz. Aynen bunun gibi; bütün âzalar, kara ciğerin, dalağın, böbreklerin hal ve hastalığından (direkt) etkilenirler. Bütün bunların açıklanması çok uzun sürer. İbret almak isteyenler; Allahu Teâlâ’nın acayip kudretini görmek için, âzaların birbirine verdiği destek ve aralarındaki yardımlaşmayı, alınan gıdânın güzelce kullanılması hususunda birinin diğeriyle alâkasını, gıdâlarda mevcut olan kuvvetin, enerjinin emilip çekilerek âzalara sevkiyâtını, besinlerin kan, süt ve tortu şeklinde ayrışmasını, (annesinin südüyle) beslenen yavrunun, kan ve pislik arasından süzülerek, içenlerin boğazından âfiyetle geçen sütle nasıl beslendiğini düşünüp, mütalaa etsinler (bu onlara yeter). “Her şeyin en güzelini yaratan Allah’ın şânı ne kadar yücedir.” (Mü’inûrı (23), 14.) İşte yemek ânında bu hususlarda tefekkür etmek, onlardaki ince sır ve hikmeti, tecelli eden İlâhî kudreti anlamaya çalışmak bir nev’i zikir olmaktadır. Yemekteki, kalbin mizâc ve huzurunu bozacak hastalık ve zulmetlerini gidermek için yapılacak işlerden birisi de; yemeğin evvelinde duâ etmek, Allahu Teâlâ’ya, bu yemeği taatında bir kuvvet ve destek yapması için yalvarmaktır. Şu duâyı yapabilir: “Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve O’nun âline salat eyle. Sevdiğin şeylerden bizi rızıklandırdığın bu şeyleri, bize, sevdiğin şeylerde itaatında bir destek yap. Sevdiklerimizden bize vermediğin şeyleri de, bizim için, senin sevdiğin şeylerde kullanacağımız, hayır yolunda değerlendireceğimiz birer fırsat yap.”

42. Bölüm · YEMENİN FAYDA VE ZARARLARI · Avârifü'l-Maârif — tarikat.org