Sûfilerin oruçtaki edebleri, zâhir ve bâtını kontrol altına almak; nefsi yemeiçmeden alıkoyduğu gibi, âzaları da günahlardan alıkoymak, sonra nefsi, geçim ve diğer dünya meşgalelerine aşırı derece düşmekten sakındırmaktır. Duyduğuma göre; Irak’ta yaşayan sâlihlerden birisinin, ashâbı ile usûl ve âdeti şöyle idi: Kendisi ve cemaati devamlı oruçlu bulunuyorlardı. İftar vaktinden önce ellerine geçeni infâk ediyorlar; ancak, tam iftar vaktinde ellerine geçen ikramlarla iftar ediyorlardı. Bir müridin, mübah olan yiyeceklerden kendisini alıkoyup da haram olan işlerle orucunu bozması edebden değildir. Ebu’d-Derdâ (r.a) demiştir ki: “Akıllı kimselerin uykuları ve yemeleri ne kadar güzeldir. Onlar, ahmakların şuursuzca geceyi ayakta geçirmelerini ve gündüzleri aç kalma sayılacak oruçlarını nasıl ayıplamasınlar. Gerçek şu ki, yakin ve takvâ sâhibi bir kimsenin yapmış olduğu zerre kadar bir amel, gâfil kimselerin dağlar kadar amelinden daha faziletlidir.” Sûfinin orucunun fazilet ve edeblerinden birisi de oruç tutmadığı günlere nispeten yiyeceğini, biraz daha azaltmasıdır. Yoksa, daha önce yemekte olduğu şeyleri iftarda bir araya getirerek aynı miktar yiyecek olursa; gündüz yiyemediğini akşam yemiş olur ki, orucun hikmeti ortadan kalkar. Halbuki sûfilerin oruçtan gâyeleri, nefsi ezmek ve onu başıboşluktan kurtarmaktır. Onların, yemeği zarûret miktarı almaları, nefsi diğer hususlarda da zarûret ölçüsünde tutabilmek içindir. Nefis, Allah için bir şeyde, başı ezilerek zarûret ölçüsünde hareket ettirilirse, onun tabiatı gereği bu, diğer hallerine de sirâyet eder. Böylece, yeme işinde kazandırılan ölçülü hareket, onun uyku, söz ve hareketlerinde de aynı şekilde davranmasını te’min eder. Bu, ehlullah için üzerinde durulması ve iyice dikkat edilmesi gereken büyük bir hayır kapısıdır. Her konuda, nefs için zaruret miktarını ve faydasını bilmek, bunun elde edilmesi için çalışmak, öyle herkesin başarabileceği bir iş değildir. Bunu ancak, Allahu Teâlâ’nın özel olarak seçip kendisine yaklaştırmak istediği ve kendilerini terbiye etmeyi murad ettiği kullar başarabilir Oruçlu iken, hanımı ile oynaşmaktan ve ona çok yakından dokunmaktan sakınmalıdır. Böyle yapması oruç için daha nezih ve daha temizdir.
347- (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, III, 191; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 614 (Had. No: 8785); Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, VI (Had. No: 8785) (Hadisin son kısmı farklı lafızlarla rivâyet edilmiştir.))
Sünnetle amel için, sahura kalkmak gerekir. Bunun iki faydası vardır: 1- Sünnet bereketinin elde edilmesi, 2-Yemekle oruca güç kazanmak. Enes b. Mâlik (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Sahura kalkınız. Çünkü sahurda bereket vardır.” 348 Sünnete uyarak, iftarda acele etmelidir. Eğer, yemeğini yatsıdan sonra yemek ve akşam ile yatsı arasını ibâdetle ihyâ etmek isterse, hemen su ile veya bir miktar kuru üzüm yahut hurma ile iftar eder. Şayet, nefsi bununla yetinmeyip kendisiyle çekişmeye girecekse; akşam ile yatsı arasındaki vakti huzurlu bir şekilde geçirebilmek için, birkaç lokma atıştırır. Çünkü, bu vakti ihyâ etmenin büyük bir fazileti vardır. Böyle bir çekişme söz konusu değilse, o zaman su ile yetinir ve yemeğini sonra yer. Ebû Hureyre’nin (r.a) rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte, Rasûlullah (a.s), Cenâb-ı Hakk’dan naklen şöyle buyurmuştur: “Kullarım içinde bana en sevimli olanlar, iftarda acele edenlerdir.”349 Diğer bir hadis-i şerifte. “İnsanlar iftarda acele ettikleri sürece, hayır üzere kalacaklardır.”350 buyrulmuştur. Güneş batıp vakit girince iftarı akşam namazından önce yapmak sünnettir. Rasûlullah (a.s) bir parça su veya süt yahut birkaç hurma ile iftarını açardı. Bir hadis-i şerifte: ‘‘Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçtan ellerinde kalan açlık ve susuzluktur.’’351 buyrulmuştur. Çünkü bu kimseler, gündüzleri aç kalıp akşam haram ile iftar ederler. Yine bu kimselerin, oruca niyetlenip helal yiyeceklerden kendilerini alıkoydukları fakat, insanların gıybetini yapıp etlerini yiyerek oruçlarını bozdukları söylenmiştir. Süfyan es-Sevrî: “Gıybet edenin orucu bozulur” demiştir. Ebû Tâlib el-Mekkî, demiştir ki: “Allah Teâlâ: “Onlar yalana çokça kulak verirler ve durmadan haram yerler.” (Mâide Sûresi, 42. âyet.) âyetinde, bâtıla kulak verip günah konuşmayı, haram yemekle bir arada zikretmiştir.” Bir haberde şöyle anlatılmıştır: Rasûlullah (a.s) zamanında iki kadın, (nâfile) oruç tuttular. Günün sonuna doğru açlıktan bayılacak hâle geldiler. Hemen Hz. Rasûlullah’a (s.a.v) bir adam göndererek; oruçlarını bozmak için izin istediler. Rasûlullah (a.s) da gelen adamla onlara bir kab göndererek, ona kusmalarını emretti. Kadınlardan birisi kaba kustu; yarısını taze et ve kan ile doldurdu. Diğeri de kustu ve kalan yarısını doldurdu. Hâdiseyi görenler hayret ettiler. Durum Rasûlullah (a.s)’a arz edilince, Efendimiz (a.s): ‘‘Bu iki kadın, Allahu Teâlâ’nın kendilerine helal kıldığı şeylerden kendilerini menederek oruç tuttular, fakat Allah’ın kendilerine haram kılmış olduğu bir şeyle (gıybetle) oruçlarını bozdular.”352 buyurdu. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
348- (Buhârî, Savm, 30; Müslim, Sıyâm, 45; Tirmizî, Savm, I7; Nesâî, Sıyâm, I8; ibnu Mâce, Sıyâm, 22.) 349- (Tirmizî, Savm, I3; Ahmed, Müsned, II, 238, 329.) 350- (Buhârî, Savm, 45; Müslim, Sıyâm, 9; Tirmizî, Savm, I3; İbnu Mâce, Sıyâm, 24.) 351- (İbnu Mâce, Sıyâm, 3I; Dârimî, Rikak, I2; Ahmed, Müsned, II, 365.) 352- (Ahmed, Müsned, V, 34l, Münzirî, et-Terğib, II, I48.)
‘‘Sizden biriniz oruçlu olduğu gün, kötü söz söylemesin ve cahilane işler yapmasın. Birisi kendisine kötü söyler çatmak isterse: “Ben oruçluyum (seninle uğraşamam) desin.”353 Bir haberde ise: "Oruç bir emanettir. Sizden (her) biriniz emanetini korusun; (onu haramlarla zâyi etmesin).” 354 buyrulmuştur. Belli bir yiyeceği olmayan ve rızkını da ne zaman nereden geleceğini bilmeyen sûfi, Allahu Teâlâ, kendisine bir rızık sevk ettiği zaman onu edeble alır. Devamlı murâkabe hâlini korur. Bu durumda o, oruç tutmadığı zamanlarda bile, kendisinin belirli hazır bir yiyeceği olan ve nâfile oruç tutan kimseden daha faziletlidir. Bu durumuyla, bir de oruç tutarsa, faziletine fazilet katmış olur. Ebû Muhammed Rüveym’in şöyle dediği anlatılmıştır: “Sıcak bir günde, Bağdat sokaklarının birinde, sıcaktan iyice kavrulmuş ve çok susamıştım. Bir evin kapısına gelerek su için kapıyı çaldım. Karşıma, elinde yeni bir küp içinde soğuk su olan bir câriye çıktı. Suyu elinden almak istediğimde, câriye: “Hem sûfi hem de gündüzün su içiyor (oruç tutmuyor)!” dedi ve elindeki su küpünü yere atarak, çekip gitti. Bundan çok utandım ve bir daha orucu bırakmamaya yemin ettim.” Sûfilerin bir kısmı, devamlı oruç tutmayı mekruh görürler. Çünkü nefis, devamlı oruç tutmaya alışınca, artık gündüzleri bir şeyler yemek kendisine zor gelir. Yemeye alışınca da oruç tutmak zor gelir. Bu yüzden sûfiler, fazileti, nefsin belli bir hâle alışıp gevşememesinde görmüşler ve bir gün oruç tutup bir gün yemenin, nefse daha ağır geldiğini tesbit etmişlerdir. Sûfilerin oruç konusundaki edeblerinden birisi de bir cemaatin içinde ve sohbetinde bulunan kimsenin, onlardan izin alarak oruç tutmasıdır. Çünkü cemaatın kalbi onun akşamki yeme içmesine (iftarına) takılır. Halbuki onların ma’lum bir yiyecekleri yoktur. Eğer cemaatın izni ile oruç tutar, cemaata da herhangi bir yiyecek nasib olursa, oruç tutana bir şeyler biriktirmeleri kendilerine lâzım değildir. Onlar, oruç tutmayanların buna daha çok ihtiyacı olduğunu, oruç tutana ise Allahu Teâlâ’nın rızkını göndereceğini bilirler. Şu kadar var ki; oruç tutan kimse, hâli zayıf yahut ihtiyarlık veya başka sebeplerden dolayı, bünyesi güçsüz bir durumda ise, ona, rıfk ile muamele etmek gerekir. Bununla birlikte oruç tutana da gündüz eline geçen yiyecekten kendi payını ayırıp saklaması uygun değildir. Çünkü bu davranış, mânevi hâlin zafiyetinden kaynaklanır. Eğer gerçekten güçsüz ise; hâlini ve zayıflığını itiraf ile, hissesini ayırıp saklayabilir. Buraya kadar zikrettiklerimiz; günlük olarak belirli bir yiyecek ve içecekleri olmayan kimseler içindir. Fakat, rıbat ve tekke gibi, belirli gelir-giderle, yemek ve içeceği olan yerlerde oturan sûfilere gelince; onların hâline en uygun olan, oruçtur. Onların, yeme-içme hususunda bulundukları yerdeki topluluğa uymaları lâzım değildir. Bu hâl, gündüzleri belirli bir yiyecekleri olan bir cemaat içinde de ortaya çıkabilir. Gündüzleri belirli bir gelir ve yiyeceği olmayan kimseler arasında bulunanlar için denmiştir ki: Oruç tutanların, oruç tutmayanlara uyarak onların işlerine yardımcı olmaları, onlardan, oruç tutanlara göre davranmalarını istemekten daha güzeldir. Sûfi cemaatının işleri sadâkat üzere kurulmuştur. Nefsin hallerini ve niyetin durumunu araştırmak da sadâkattandır. Oruç olsun, yeme olsun, cemaatın hâline
353- (Buhâri, Şavm, 2; Müslim, Sıyâm, I20; Ebû Dâvud, Savm, 29; Nesâî, Sıyâm, 43.) 354- (Zebidî, İthâfu’s-Sâde, IV, 42I. (Herâitî, Mekârim-i ahlâkta, hasen bir senedle rivâyet etmiştir.))
uymak veya uymamak olsun, her işte sağlam bir niyetle yapılan amel, sâhibi için en faziletli ameldir. Kendisi oruçlu iken, arkadaşlarına uyarak orucunu bozan kimsenin hareketinin, dinen güzel olduğunu, Ebû Said (r.a)’in rivâyet ettiği şu hadis-i şeriften anlıyoruz: Ebû Said el-Hudrî (r.a) demiştir ki: “Ben, Rasûlullah (a.s) ve ashâbı için bir yemek hazırlamıştım. Yemeği kendilerine takdim edince, içlerinden birisi: “Ben oruçluyum” dedi. Bunu duyan Rasûlullah (a.s): “Kardeşiniz sizi dâvet edip bir sürü meşakkate giriyor, sonra sen kalkmış: “Ben oruçluyum!” diyorsun. Orucunu boz ve sonra bir gün kaza et” buyurdu.”355 Oruç tutan bir kimsenin, yanındaki yiyenlere katılmamasının da uygun olacağına dâir şöyle bir hadis-i şerif vârid olmuştur. Rasûlullah (a.s) ve ashâbı yemek yediler. Hz. Bilal (r.a) de oradaydı ve oruçluydu. Rasûlullah (a.s): ‘‘Biz rızkımızı burada yiyoruz, Bilal’in rızkı ise Cennette’ dir.” 356 buyurdu. Nâfile oruç tutan bir kimse, bir cemaatte (veya bir dâvette) bulunur ve o mecliste yemek yemediği için incinecek birisi yahut kendisine uyulmasında büyük fazilet bulunan bir büyük bulunursa, güzel bir niyetle orucunu bozup onlarla birlikte yiyebilir. Bunu, nefsinin iştahı ve tabiatın istediği için yapmamalıdır. Eğer, kendisinde böyle bir niyet ve ortada öyle bir gerek yoksa, nefsin yeme arzusuna uyup da orucunu açması uygun değildir. O durumda orucunu tamamlamalıdır. Aksi takdirde bu icâbet, kardeşinin hakkını yerine getirmek için değil, nefsin arzusunu tatmin için olur. Hakk tâlibi bir müridin dikkat edeceği edeblerden birisi de şudur: Mürid iftar edip yemek yiyince, çoğu zaman bâtınının aslî sâfiyetinin ve önceki hâlinin değiştiğini, bu arada nefsin, ibâdetleri edâda ağırdan aldığını görecektir. Bu durumda, derhal içindeki bu değişmeyi gidererek kalbin değişen mizâcını tedâvi etmelidir. Bunun için, kılacağı namaz, okuyacağı âyet, çekeceği zikir, yapacağı duâ ve istiğfarlarla yediği yemeği eritmelidir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Yediklerinizi zikirle eritiniz; tok karına uyumayınız, yoksa kalbiniz katılaşır.” 357 Orucun mühim edeblerinden birisi de, onu mümkün olduğu kadar gizlemektir. Ancak, kul tam bir ihlas sâhibi olursa, onu gizlemesinin veya açıktan tutmasının bir önemi yoktur; muhlisler kalblerini her halde Allah rızâsına bağlamış kimselerdir.