Ara
Menü

SÛFİLERİN NÂFİLE ORUÇ KONUSUNDAKİ TUTUMLARI

1.293 kelime

Sûfilerin büyüklerinden bir grup, ölünceye kadar, seferde ve hazarda devamlı oruçlu bulunmuşlardır. Abdullah b. Cabbâr, elli küsur sene, mukim hâlinde ve seferde devamlı oruç tutmuştu. Arkadaşları bir gün, oruç tutmaması için zorladılar, o gün yedi. Fakat bu yüzden günlerce hasta yattı. Şu hâlde mürid, kalbinin salâhını oruca devamda görüyorsa, devamlı oruç tutmalı ve (yasak günler hâriç, gündüz) yeme-içmeyi bir kenara bırakmalıdır. Bu ulaşmak istediği hedef için güzel bir yardımcıdır. Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Kim, (haram günler hariç) devamlı oruç tutarsa, ona, Cehennemde (şu şekilde) yer kalmaz." Rasûlullah (a.s), “şu şekilde” derken, eliyle doksan sayısını gösterdi ve bununla, orada girilecek yerin olmayacağını ifâde buyurdu. Âlimlerden bir grub, hiç ara vermeden devamlı oruç tutmayı mekruh görmüşlerdir. Bu konuda, Ebû Katâde (r.a)’nin rivâyet etmiş olduğu bir hadiste, Rasûlullah (a.s)’a devamlı oruç tutan bir kimsenin durumu sorulunca: “O, (gerçek mânada) oruç tutmamıştır, yemek de yememiştir. ” buyurdu. Bazıları, devamlı orucu, bayram günleri dâhil, oruç tutması haram olan günlerde tutulan oruç olarak yorumlamışlar ve bu günlerde yenirse, diğer günlerde devamlı oruç tutulması Rasûlullah’ın (s.a.v) mekruh gördüğü oruca girmez demişlerdir. Sûfilerden bazıları, bir gün yiyor, bir gün oruç tutuyordu. Bu hususta Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur: “Oruçların en faziletlisi, kardeşim Dâvud (a.s)’un orucudur. O, bir gün oruç tutar, bir gün yerdi.”346 Sûfilerin bazısı, bir gün sabra, bir gün de şükre vesile olduğu için bu oruç şeklini güzel bulmuşlardır. Bazıları da iki gün oruç tutup, bir gün yiyor veya bir gün oruç tutup, iki gün yiyordu. Bazıları, pazartesi, perşembe ve cuma günlerini oruçla geçiriyordu. Anlatıldığına göre; Sehl b. Abdullah (diğer günlerde) on beş günde bir kere, Ramazanda’ da bir defa yemek yer, sünnet yerini bulsun diye akşamları su ile iftar ederdi. Yine anlatıldığına göre; Cüneyd el-Bağdâdî devamlı oruç tutardı. Yanına kardeşleri gelince onlarla yer, içer ve: “İhvana yardımın fazileti, nâfile orucun faziletinden daha az değildir.” derdi. Şu kadar var ki; bu yeme, bir ilme göre olmalıdır. Bazen, oruçlu kimseyi, benzeri durumlarda yemek yemeye sevkeden; kardeşlere muvâfakat değil, nefsin aşırı iştahıdır. Nefiste yeme hırsı ve iştahı varken, sırf kardeşlere uyum sağlamaya niyetlenmek cidden zordur. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî’yi şöyle derken işittim:

346- (Buhârî, Savm, 55; Müslim, Sıyâm, 35; Ebû Dâvud, Sıyâm, 53.)

“Seneler var ki; ben, ilk anda nefsimin isteği ile hiçbir şey yemiş ve istemiş değilim. Ancak bana, bazı yiyecekler takdim edilir, ben de onları Allahu Teâlâ’nın bir fiili, fazlı ve ihsânı olarak görerek, o fiilinde Hakk’a muvâfakat edip, geleni yerdim. Anlatılır ki; Hazret, bir gün yemeğe iştah duymuştu. Fakat daha önceki âdeti üzere, kendisine bir yiyecek takdim edilmemişti. Kendisi şöyle anlatmıştır: “O zaman, içinde yiyecek bulunan kilerin kapısını açtım. Yemek için bir nar aldım. O esnada içeriye bir kedi girerek orada hazırlanmış bir tavuğu kapıp kaçtı. Bunu görünce, kendi kendime: “Bu, (sabretmeyip) kendiliğimden narı almanın bir cezasıdır!” dedim. Şeyh Ebu’s-Suûd’un bir günde defalarca yemek yediğini gördüm. Hangi vakit yemek hazırlansa ondan yerdi. Önüne hazırlanan yemeği yemeyi, Cenâb-ı Hakk’a muvâfakat (takdir ve tecellisine uymak) olarak değerlendiriyordu. Çünkü o, yeme, giyim ve bütün tasarruflarında kendi (irâde ve) ihtiyarını terk ederek, Allah ile beraber olma ve her işinde Cenâb-ı Hakk’ın fiiline uyma hâlinde idi. Onun bu işte (ve mânevî terbiyede) öyle bir başlangıç hâli vardır ki; doğrusu, benzeri çok az bulunur. Öyle ki; günlerce hiçbir şey yemeden durduğu ve hâlini hiçbir kimsenin bilmediği, kendisinin de nefsi adına tasarrufta bulunup, bir şeyler elde etmek için bir teşebbüse geçmediği, kendisine rızkını sevk etmesi için Cenâb-ı Hakk’ın tecellisini beklediği, bu hâlini de uzun süre kimsenin fark etmediği nakledilmiştir. Sonra, Allahu Teâlâ, onun hâlini meydana çıkardı. Hizmetinde birçok dost ve talebe bulundurdu. Onlar kendisine çeşitli güzel yiyecekler getiriyorlar, o da bunun bir ihsan-ı İlâhî olduğunu düşünerek, Cenâb-ı Hakk’ın fiiline uyup, geleni yemeyi güzel buluyordu. Kendisini şöyle derken işittim: “Her sabaha çıktığımda, o gün bana en sevimli gelen amel, oruç tutmak olur. Fakat Allahu Teâlâ, tecellisi ile birtakım yiyecekler göndererek, benim oruç muhabbetimi değiştirir. Ben de Hakk’ın fiiline uyarak o gün yer, içerim.” Anlatıldığına göre; Vâsıt’lı sâdık bir mürid, senelerce oruç tutmuştu. Ramazan orucu hâriç, her gün (nefsini açlıkla terbiye edip, orucuyla da ucba düşmemesi ve ertesi gün de kazâsını yapma niyetiyle) güneş batmadan önce iftar ediyordu. Ebû Nasr es-Serrâc demiştir ki: “Bazıları o zâtın nefsine karşı yaptığı bir muhâlefeti, tuttuğu oruç nâfile de olsa uygun görmemişlerdir. Bazıları da bunu güzel bulmuşlar ve çünkü sahibi bu hareketiyle nefsini açlıkla terbiye etmek ve oruç tuttum diye de keyiflenmemesini istemektedir, demişlerdir.” Bana öyle geliyor ki; bu kimse orucunu görerek keyiflenmemeye niyet etmiş olsa bile, bu sefer de böyle bir duruma düşmedim diye (amelini görmeme hâliyle) sevinip haz alacaktır. Bu, böyle sürüp gider. Halbuki en güzeli; ilme uygun olarak, başlanan bir orucu son vaktine kadar devam ettirip tamamlamaktır. Hem Allahu Teâlâ: “Amellerinizi boşa çıkarmayın.” (Muhammed Sûresi, 33.âyet) buyurmaktadır. Fakat, sıdk ehil kimselerin, yaptıkları işlerde bir takım güzel niyetleri bulunduğu için; onlarla niçin böyle yaptın? diye çekişmeye girilmemelidir. Bizzat sıdk (ve sadâkat), ne şekil olursa olsun övülecek bir haslettir. Sâdık olan ise; hangi hâle girerse girsin, sadâkatini korumaktadır. Sûfilerden birisi de: “Sûfiyi nâfile oruç tutarken görürsen, onu kına. Çünkü o, yanında dünyalık (olarak yiyecek) biriktirmiştir!” demiştir.

Denilmiştir ki: Hâl ve şekil olarak birbirine uyumlu (aynı meşrepte) bir topluluk içinde, onların oruca teşvik ettikleri bir genç bulunur da onun oruç tutmasına yardımcı olamadıkları zaman, hiç değilse, yemesine-içmesine dikkat edip; ona şefkat olarak ihtiyaçlarını üstlenmeli ve onu da illâ kendi durumlarına getirmeye zorlamamalıdırlar. Eğer, böyle bir cemaatın yanında mürşidleri varsa, kendisi nâfile oruç tuttuğu zamanlar onlar da tutar ve yediği günler, onlar da yerler. Ancak, mürşidin, bunun dışında özel bir emir verdiği kimse, emre göre haraket eder. Denilir ki; sûfilerden birisi, kendisine arkadaş olan bir genç, ona bakıp da edebiyle edeblensin ve kendisi gibi oruç tutsun diye, senelerce oruç tutmuştur. Anlatıldığına göre; Ebu’l-Hasan el-Mekkî, Basra’da otururken, devamlı oruç tutardı. Ancak, Cum’a gecesi haftada bir ekmek yiyordu. Bir ay boyunca yiyeceği; eliyle liften ip yaparak satıp elde ettiği dört devânık (yaklaşık bir dirhem) idi. Şeyh Ebu’l-Hasan b. Salim onun için: “Bu nâfile orucu bırakıp yemeyince kendisine selam vermeyeceğim!” derdi. Şeyh, onun bu amelinde gizli bir riyâ ve şöhret duygusu bulunduğu düşünerek, kendisini ayıplıyordu. Çünkü o, insanlar arasında meşhur olmuştu. Sûfîlerden birisi demiştir ki: “Bir kul, bir kuyuda kalıp da kimse tarafından tanınıp bilinmemesini sevinceye kadar, amelinde Allah için ihlâs sâhibi olamaz.” Bilmelidir ki; yeme işinde ihtiyacından fazla yemek yiyen kimse, sözde de gereğinden fazla konuşur. Anlatıldığına göre; Ebu’l-Hasan et-Tenîsî, arkadaşlarıyla birlikte, yedi gün süreyle Harem-i Şerifte kaldı. Bu zaman içinde hiçbir şey yemediler. Yanındakilerden birisi, temizlik maksadıyla Harem’in dışına çıkmıştı. Bir tane karpuz kabuğu gördü ve hemen alarak onu yedi. Birisi, onun bu hâlini gördü. İzini takip ederek arkasından bir yiyecek getirdi ve onu cemaatın önüne koydu. Bunu gören mürşidleri (et-Tenîsî): “Bizden bu cinâyeti işleyip de hâlimizi açığa vuran kimdir?” diye sordu, karpuz kabuğunu yiyen adam: “Bir karpuz kabuğu bulup yemiştim!” dedi. “Suçun ve yediğinle baş başa kal (ne hâlin varsa gör!)” dedi. Adam: “Suçumdan tevbe ediyorum! ” dedi. Mürşidleri de: “Tevbeden sonra, söz yoktur!” dedi. Büyükler, kamerî ayın onüç, ondört ve onbeşinci günlerinde “Eyyâm-ı biyz” orucunu müstehab görüyorlardı. Rivâyete göre; Hz. Âdem (a.s), yeryüzüne indirildiği zaman, işlediği hatanın eserinden cesedi siyah olmuştu. Allahu Teâlâ tevbesini kabul edince, kendisine “eyyâm-ı biyz” orucunu tutmasını emretti. Tuttuğu her bir gün oruçla cesedinin üçte biri beyazlaştı. Üçüncü gün bütün vücûdu bembeyaz oldu. Şa’ban ayının ilk on beşini oruçlu, ikinci on beşini oruçsuz geçirmek de müstehab görülmüştür. Eğer, Şa’ban ile Ramazan-ı şerifin arasını oruçla bitiştirirse, bunda bir sakınca yoktur. Şa’ban ayının başından itibaren oruç tutulmamışsa, Ramazan’dan bir veya iki gün önce, Ramazan’ı karşılamak için oruç tutulmamalıdır. Âlimlerden bazıları, Receb ayının tamamını oruçlu geçirmeyi, Ramazan’a benzer endişesiyle, mekruh görmüşlerdir. Zilhice ve Muharrem ayının onuncu günlerinde oruç tutmak müstehabtır.

Haram aylarda (Zilka’de, Zilhicce, Muharrem, Receb) Perşembe, Cum’a ve cumartesi günleri oruç tutmak da müstehabdır. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Kim, haram aylarda, Perşembe, Cum’a ve Cumartesi günlerinde üç gün oruç tutarsa, yedi yüz sene Cehennem ateşinden uzaklaştırılır.” 347