Ara
Menü

Ne arıyorsunuz?

13 sonuç · “Mahlûkât

01
Sözlük

küfür, -frü

küfür, -frü a. [Ar. ] Arapçada kelime anlamı “örtmek’ olan bu söz, dinî terim olarak AUah’m varlığını ve birliğini, O’nun buy- Hıklarım vahiy yoluyla alıp in sanlara tebliğ eden peygamber tanımama, inanmama ve onun sözlerine karşı çıkma işi, duru mu veya davranışı ifade etmek tedir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu söz kırk bir yerde geçmekte, türev leri ise pek çok ayette isim ve sı fat biçimleriyle yer almaktadı (bk. M. F. Abdülbâkî, el-Mu'cem “kfr” maddesi). Ayrıca hadi kaynaklarında ve bu kaynakla rm “iman” bölümlerinde çokça geçmektedir (bk. Wensinck, el Mu'cem, “kff” maddesi), “küfür en büyük günahtır ve “iman (bk. bu madde) m zıddıdır. küfüv a. [Ar. ] fik. İslâm aile hukukunda, “Evlenecek eşlerin birbirlerine denk olması. ” anla mında bir hukuk terimi. külbe-i ahzân a. bk. beytü’l-ahzân külliyât-ı hams a. oÜS) [Ar. bk. nevi kümbet a. Türklerin İslâmiyet’ kabul etmelerinden sonra din ve devlet büyükleri adma anıt me zar için kullandıkları ve bi mumyalık üzerinde silindirik ya da çokgen gövdeli içten kubbe dıştan konik veya pramit şeklin de çatı ile örtülü yapılar. kün a. [< Ar. kevn] Allah’ın yaratma gücünü ve hızını ifade eden dinî-tasavvufî bir terim Kur’ân-ı Kerîm’de bu söz, “Ba 421 kürsî n kara suresi” nde “Gökri lerin ve yerin yaratıcısı bir emri n murat etti mi yalnızca “ol! ” der u ve hemen oluverir. ”; yine aynı k mealde “Âl-i İmrân suresi” nde açıkça ifade edilmektev dir. Tasavvuf ehli arasmda ise ı bu terim, “künfe-yekûn, künfeır kân” biçimlerinde kullanılmışm, tır. Tasavvuf inancııun yaradılış is felsefesine göre evrenin yaraa- tılmasından önce Allah, kendi a cemalinin yansımasmı, sevilmel- sini ve bilinmesini ister. Bundan r” dolayı bir nur yığını yaratır ve n” ona “Kün Muhammedâ! ” (Olya Muhammedi) der; nur bu hitaba cevaben “Lâ ilâhe illallah'. ” (Ale lah’tan başka Tanrı yoktur. ) der. n Bunun üzerine Allah, “Muhamamedün rasûlullah” (Muhammed, Allah’ın rasulüdür. ) diyerek n “eflâk” (dokuz felek) i, ardından da “anâsır-ı erba'a” (dört unsur). ] (bk. bu madde) yı ve “mevâlîd-i selâse” (üç oluşum, yani madent’i ler, nebâtât ve hayvanât) (bk. bu e madde) yi, sonra da “ekmel-i emahlûkât” (yaratıkların en müir kemmeli) (bk. bu madde) olan a insanı yaratır. e,

02
Sözlük

akıl, -klı

İnsana özgü olan düşünme ve anlama yetisi, us, zihin. 2. Anlama, fehim, idrak, zekâ, hafıza. 3. Düşünce, tefekkür, mülâhaza, fikir. 4. İslâm inancına göre bu terim, insanı insan yapan İlâhî emirleri kavrama ve yerine getirme yolunda yükümlülüğü olan bir İnsanî vasfı ifade etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de aklın bu vasıflan pek çok ayette zikredilmiştir. Pek çok âlim ve mutasavvıf ehli akh kalbin özünde nitelemiştir. 5 tas. Tasavvuf ehli akıl ile aşkı zıt değerler olarak benimsemiş; akim olduğu yerde aşkın olamayacağmı ifade etmişlerdir, bk. eşref-i mahlûkât § tam. akl-i bâlig a. QJL Jk) Ergin olma durumu. akl-i beşer a. (^ Jk) İnsan aklı. akl-i cüz' a. (.> Jk) İnsan aklı; eşanlamlısı, “akl-ı ma'âş” akl-ı dûr-bîn a. (jy^J JM k Uzağı görebilen, geleceği se: zebilen akıl. ü akl-ı evvel a. (Jjl Jk) 1. Yaradılışla ilgili olan akıl ve zekâ. 2. (eski felsefede) Allah, e Cenâb-ı Hak (Eskilere göre, Cenâb-ı Hak akl-ı evvel değil, akl-ı evvel olan Cenâb-ı Hak’tan sâdır olur.). akl-i fa'âl a. (Jlü Jk) (hare ketli akıl) 1. Cebrail. 2. tas. Akim “akl-ı ewel”den başla, yarak onuncu sıraya kadar devam eden dizilişte, onuncu n sırayı ifade eden terim. e akl-i ferzâne a. (<ilj> Jk) Bilgili, ârif kimse. e ı akl-i hayvânî a. (^Ija. Jk) k (hayvansal akıl) İçgüdü. k akl-i insânî a. (^Ui Jk) İnh sana özgü akıl. 5. t akl-i küll a. (J$Jk) (tam, ek siksiz akıl) 1. tas. Cebrail. 2. - tas. Hz. Muhammed veya - “hakîkat-i Muhammediyye” (bk. bu madde). 3. tas. Dünyanm çevresini saran gökle ) rin yaratıcı gücü, yani “dokuz felek” (bk. bu madde) in n tamamınm oluşmasmı ve bunların hepsinin yaratılmasmdaki Allah’ın yaratıcı kudn retini ifade eden güç, Allah’ın ı aktif tecellîsi; eşanlamlısı “nefs-i küll” (bk. bu madde). akl-ı ma'âş a. (jilu JM bk. akl-i cüz' akl-i nefsânî a. (^Lü Jk) İnsanoğhnda kendini koruma içgüdüsü, bencillik. akl-i selim a. (^ Jit) Verilen kararlarda ve hükümlerde iyi ile kötüyü, yararh ile zararlıyı ayırt etmeye yarayan insana özgü yeti, sağduyu, fıtrat. Anlama, fehim, idrak, zekâ, hafıza. 3. Düşünce, tefekkür, mülâhaza, fikir. 4. İslâm inancına göre bu terim, insanı insan yapan İlâhî emirleri kavrama ve yerine getirme yolunda yükümlülüğü olan bir İnsanî vasfı ifade etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de aklın bu vasıflan pek çok ayette zikredilmiştir. Pek çok âlim ve mutasavvıf ehli akh kalbin özünde nitelemiştir. 5 tas. Tasavvuf ehli akıl ile aşkı zıt değerler olarak benimsemiş; akim olduğu yerde aşkın olamayacağmı ifade etmişlerdir, bk. eşref-i mahlûkât § tam. akl-i bâlig a. QJL Jk) Ergin olma durumu. akl-i beşer a. (^ Jk) İnsan aklı. akl-i cüz' a. (.> Jk) İnsan aklı; eşanlamlısı, “akl-ı ma'âş” akl-ı dûr-bîn a. (jy^J JM k Uzağı görebilen, geleceği se: zebilen akıl. ü akl-ı evvel a. (Jjl Jk) 1. Yaradılışla ilgili olan akıl ve zekâ. 2. (eski felsefede) Allah, e Cenâb-ı Hak (Eskilere göre, Cenâb-ı Hak akl-ı evvel değil, akl-ı evvel olan Cenâb-ı Hak’tan sâdır olur.). akl-i fa'âl a. (Jlü Jk) (hare ketli akıl) 1. Cebrail. 2. tas. Akim “akl-ı ewel”den başla, yarak onuncu sıraya kadar devam eden dizilişte, onuncu n sırayı ifade eden terim. e akl-i ferzâne a. (<ilj> Jk) Bilgili, ârif kimse. e ı akl-i hayvânî a. (^Ija. Jk) k (hayvansal akıl) İçgüdü. k akl-i insânî a. (^Ui Jk) İnh sana özgü akıl. 5. t akl-i küll a. (J$Jk) (tam, ek siksiz akıl) 1. tas. Cebrail. 2. - tas. Hz. Muhammed veya - “hakîkat-i Muhammediyye” (bk. bu madde). 3. tas. Dünyanm çevresini saran gökle ) rin yaratıcı gücü, yani “dokuz felek” (bk. bu madde) in n tamamınm oluşmasmı ve bunların hepsinin yaratılmasmdaki Allah’ın yaratıcı kudn retini ifade eden güç, Allah’ın ı aktif tecellîsi; eşanlamlısı “nefs-i küll” (bk. bu madde). akl-ı ma'âş a. (jilu JM bk. akl-i cüz' akl-i nefsânî a. (^Lü Jk) İnsanoğhnda kendini koruma içgüdüsü, bencillik. akl-i selim a. (^ Jit) Verilen kararlarda ve hükümlerde iyi ile kötüyü, yararh ile zararlıyı ayırt etmeye yarayan insana özgü yeti, sağduyu, fıtrat. Düşünce, tefekkür, mülâhaza, fikir. 4. İslâm inancına göre bu terim, insanı insan yapan İlâhî emirleri kavrama ve yerine getirme yolunda yükümlülüğü olan bir İnsanî vasfı ifade etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de aklın bu vasıflan pek çok ayette zikredilmiştir. Pek çok âlim ve mutasavvıf ehli akh kalbin özünde nitelemiştir. 5 tas. Tasavvuf ehli akıl ile aşkı zıt değerler olarak benimsemiş; akim olduğu yerde aşkın olamayacağmı ifade etmişlerdir, bk. eşref-i mahlûkât § tam. akl-i bâlig a. QJL Jk) Ergin olma durumu. akl-i beşer a. (^ Jk) İnsan aklı. akl-i cüz' a. (.> Jk) İnsan aklı; eşanlamlısı, “akl-ı ma'âş” akl-ı dûr-bîn a. (jy^J JM k Uzağı görebilen, geleceği se: zebilen akıl. ü akl-ı evvel a. (Jjl Jk) 1. Yaradılışla ilgili olan akıl ve zekâ. 2. (eski felsefede) Allah, e Cenâb-ı Hak (Eskilere göre, Cenâb-ı Hak akl-ı evvel değil, akl-ı evvel olan Cenâb-ı Hak’tan sâdır olur.). akl-i fa'âl a. (Jlü Jk) (hare ketli akıl) 1. Cebrail. 2. tas. Akim “akl-ı ewel”den başla, yarak onuncu sıraya kadar devam eden dizilişte, onuncu n sırayı ifade eden terim. e akl-i ferzâne a. (<ilj> Jk) Bilgili, ârif kimse. e ı akl-i hayvânî a. (^Ija. Jk) k (hayvansal akıl) İçgüdü. k akl-i insânî a. (^Ui Jk) İnh sana özgü akıl. 5. t akl-i küll a. (J$Jk) (tam, ek siksiz akıl) 1. tas. Cebrail. 2. - tas. Hz. Muhammed veya - “hakîkat-i Muhammediyye” (bk. bu madde). 3. tas. Dünyanm çevresini saran gökle ) rin yaratıcı gücü, yani “dokuz felek” (bk. bu madde) in n tamamınm oluşmasmı ve bunların hepsinin yaratılmasmdaki Allah’ın yaratıcı kudn retini ifade eden güç, Allah’ın ı aktif tecellîsi; eşanlamlısı “nefs-i küll” (bk. bu madde). akl-ı ma'âş a. (jilu JM bk. akl-i cüz' akl-i nefsânî a. (^Lü Jk) İnsanoğhnda kendini koruma içgüdüsü, bencillik. akl-i selim a. (^ Jit) Verilen kararlarda ve hükümlerde iyi ile kötüyü, yararh ile zararlıyı ayırt etmeye yarayan insana özgü yeti, sağduyu, fıtrat. İslâm inancına göre bu terim, insanı insan yapan İlâhî emirleri kavrama ve yerine getirme yolunda yükümlülüğü olan bir İnsanî vasfı ifade etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de aklın bu vasıflan pek çok ayette zikredilmiştir. Pek çok âlim ve mutasavvıf ehli akh kalbin özünde nitelemiştir. 5 tas. Tasavvuf ehli akıl ile aşkı zıt değerler olarak benimsemiş; akim olduğu yerde aşkın olamayacağmı ifade etmişlerdir, bk. eşref-i mahlûkât § tam. akl-i bâlig a. QJL Jk) Ergin olma durumu. akl-i beşer a. (^ Jk) İnsan aklı. akl-i cüz' a. (.> Jk) İnsan aklı; eşanlamlısı, “akl-ı ma'âş” akl-ı dûr-bîn a. (jy^J JM k Uzağı görebilen, geleceği se: zebilen akıl. ü akl-ı evvel a. (Jjl Jk) 1. Yaradılışla ilgili olan akıl ve zekâ. 2. (eski felsefede) Allah, e Cenâb-ı Hak (Eskilere göre, Cenâb-ı Hak akl-ı evvel değil, akl-ı evvel olan Cenâb-ı Hak’tan sâdır olur.). akl-i fa'âl a. (Jlü Jk) (hare ketli akıl) 1. Cebrail. 2. tas. Akim “akl-ı ewel”den başla, yarak onuncu sıraya kadar devam eden dizilişte, onuncu n sırayı ifade eden terim. e akl-i ferzâne a. (<ilj> Jk) Bilgili, ârif kimse. e ı akl-i hayvânî a. (^Ija. Jk) k (hayvansal akıl) İçgüdü. k akl-i insânî a. (^Ui Jk) İnh sana özgü akıl. 5. t akl-i küll a. (J$Jk) (tam, ek siksiz akıl) 1. tas. Cebrail. 2. - tas. Hz. Muhammed veya - “hakîkat-i Muhammediyye” (bk. bu madde). 3. tas. Dünyanm çevresini saran gökle ) rin yaratıcı gücü, yani “dokuz felek” (bk. bu madde) in n tamamınm oluşmasmı ve bunların hepsinin yaratılmasmdaki Allah’ın yaratıcı kudn retini ifade eden güç, Allah’ın ı aktif tecellîsi; eşanlamlısı “nefs-i küll” (bk. bu madde). akl-ı ma'âş a. (jilu JM bk. akl-i cüz' akl-i nefsânî a. (^Lü Jk) İnsanoğhnda kendini koruma içgüdüsü, bencillik. akl-i selim a. (^ Jit) Verilen kararlarda ve hükümlerde iyi ile kötüyü, yararh ile zararlıyı ayırt etmeye yarayan insana özgü yeti, sağduyu, fıtrat. Yaradılışla ilgili olan akıl ve zekâ. 2. (eski felsefede) Allah, e Cenâb-ı Hak (Eskilere göre, Cenâb-ı Hak akl-ı evvel değil, akl-ı evvel olan Cenâb-ı Hak’tan sâdır olur.). akl-i fa'âl a. (Jlü Jk) (hare ketli akıl) 1. Cebrail. 2. tas. Akim “akl-ı ewel”den başla, yarak onuncu sıraya kadar devam eden dizilişte, onuncu n sırayı ifade eden terim. e akl-i ferzâne a. (<ilj> Jk) Bilgili, ârif kimse. e ı akl-i hayvânî a. (^Ija. Jk) k (hayvansal akıl) İçgüdü. k akl-i insânî a. (^Ui Jk) İnh sana özgü akıl. 5. t akl-i küll a. (J$Jk) (tam, ek siksiz akıl) 1. tas. Cebrail. 2. - tas. Hz. Muhammed veya - “hakîkat-i Muhammediyye” (bk. bu madde). 3. tas. Dünyanm çevresini saran gökle ) rin yaratıcı gücü, yani “dokuz felek” (bk. bu madde) in n tamamınm oluşmasmı ve bunların hepsinin yaratılmasmdaki Allah’ın yaratıcı kudn retini ifade eden güç, Allah’ın ı aktif tecellîsi; eşanlamlısı “nefs-i küll” (bk. bu madde). akl-ı ma'âş a. (jilu JM bk. akl-i cüz' akl-i nefsânî a. (^Lü Jk) İnsanoğhnda kendini koruma içgüdüsü, bencillik. akl-i selim a. (^ Jit) Verilen kararlarda ve hükümlerde iyi ile kötüyü, yararh ile zararlıyı ayırt etmeye yarayan insana özgü yeti, sağduyu, fıtrat. Cebrail. 2. tas. Akim “akl-ı ewel”den başla, yarak onuncu sıraya kadar devam eden dizilişte, onuncu n sırayı ifade eden terim. e akl-i ferzâne a. (<ilj> Jk) Bilgili, ârif kimse. e ı akl-i hayvânî a. (^Ija. Jk) k (hayvansal akıl) İçgüdü. k akl-i insânî a. (^Ui Jk) İnh sana özgü akıl. 5. t akl-i küll a. (J$Jk) (tam, ek siksiz akıl) 1. tas. Cebrail. 2. - tas. Hz. Muhammed veya - “hakîkat-i Muhammediyye” (bk. bu madde). 3. tas. Dünyanm çevresini saran gökle ) rin yaratıcı gücü, yani “dokuz felek” (bk. bu madde) in n tamamınm oluşmasmı ve bunların hepsinin yaratılmasmdaki Allah’ın yaratıcı kudn retini ifade eden güç, Allah’ın ı aktif tecellîsi; eşanlamlısı “nefs-i küll” (bk. bu madde). akl-ı ma'âş a. (jilu JM bk. akl-i cüz' akl-i nefsânî a. (^Lü Jk) İnsanoğhnda kendini koruma içgüdüsü, bencillik. akl-i selim a. (^ Jit) Verilen kararlarda ve hükümlerde iyi ile kötüyü, yararh ile zararlıyı ayırt etmeye yarayan insana özgü yeti, sağduyu, fıtrat.

03
Sözlük

tenezzül-i sıfat

6 lanılan tasavvufî terim. Bu sıra beş aşamadan oluşmaktadır: “a'yân-ı sâbite” (bk. bu madde) denilen ve bütün yaratıklardan önce oluşan âlem. “âlem-i ceberût” (bk. bu madde) denilen ruhlar âlemi. “âlem-i melekût” (bk. bu madde) denilen melekler âlemi. “âlem-i misâl” (bk bu madde) denilen ve insanoğlunun yaratıldığı âlem. “âlem-i şehâdet” (bk. bu madde) denilen ve dış dünyayı ifade eden âlem. Bunlarm neticesinde de “ekmel-i mahlûkât” (bk. bu madde) diye vasıflandırılan insan yaratılmıştır. tenezzül-i sıfat a. İnsanda zuhur eden Hakk’ın sıfatı

04
Sözlük

Metîn (el-Metîn)

1.Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kudretli, kâmil (kusursuz, noksansız) olan, hiçbir sûrette za'fiyet, âcizlik, güçsüzlük meydana gelmeyen. Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki: Mahlûkâtına (yarattıklarına) rızık verici yalnız Allahü teâlâdır. (O) , kuvvet sâhibidir, metîndir. (Zâriyât sûresi: 58) 2. Hadîs-i şerîfi rivâyet eden (nakleden) râvîlerin (zâtların) sıra ile isimleri demek olan sened kısmından sonra gelen hadîs-i şerîfin bizzat kendisi, lafızları, sözleri. Hadîs-i şerîfin sâdece metin kısmı, hadîs âlimlerinin incelemesine pek nâdir hâllerde mevzû (konu) olur. Hadîs-i şerîflerin sahîh, zayıf veya ikisi arasında bir derece ile vasıflandırılması, senette yer alan râvîlerinin, gerekli şartları taşıyıp taşımamaları, râvi sayısının çokluğu veya azlığı veya senedin muttasıl (kesintisiz) ve munkatı (kesintili) olması v.s. gibi durumlardan dolayı olmaktadır. İşte hadîs-i şerîf seneddeki bu durumlara göre; sahîh, hasen, zayıf, mütevâtir, meşhûr ve âhad vb. çeşitlerine ayrılır. (Seyyid Şerîf Cürcânî)

05
Sözlük

Ahmak

Aklı az, görüşü kısa olan. Akıllı kimse, nefsine uymaz ve ibâdet yapar. Ahmak olan nefsine uyar, sonra Allah'ın rahmetini bekler. (Hadîs-i şerîf-Berîka) Anadan doğma körlerin görmesini sağlamak, hattâ ölüleri diriltmek bana zor gelmedi. Fakat, ahmak olana, doğru sözü anlatamadım. (Îsâ aleyhisselâm) Ahmakla arkadaşlık etmekten kaçın. Çünkü, ekseriyâ sana iyilik yapayım derken, zararı dokunur. (Hazret-i Ömer) Dünyâyı ele geçirmek için âhireti vermek ve insanlara yaranmak için Allahü teâlâyı bırakmak ahmaklıktır. (İmâm-ı Rabbânî) Ahmağa verilecek en güzel cevap, sükûttur. (İbn-i Hibbân) Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür. (Ca'fer-i Sâdık) Bile bile hatâda ısrâr eden ahmaktır. (Abdülhakîm Arvâsî) Bir kimsenin ahmak olduğuna alâmet, kendi aybını bırakıp, başkasının aybıyla uğraşmasıdır. (Sırrî-yi Sekatî) Mahlûkâtın, yaratılmışların en ahmağı nefistir. Çünkü dâimâ kendi aleyhine, zararına olan şeyleri ister. (İmâm-ı Rabbânî)

06
Sözlük

Cem‘

2.3.2. Cem‘ ve Fark Tasavvufta kulun, mahlûkât ve rabbi ile olan ilişkisini anlatmak için kullanılan kavramlardan cem‘ ( ع مجلا) ve fark (ق رفلا) tasavvuf klasiklerinin ekseriyetinde yer almaktadır. Bunlardan Serrâc, Kelâbâzî, Kuşeyrî ve Hücvîrî cem‘ ve fark kavramlarını bir tasavvuf ıstılâhı olarak ele almıştır.619 Fark kavramına eserinde değinmeyen Herevî ise cem‘ kavramına makamlar arasında yer vermiştir.620 Herevî’nin makamları 100 menzil halinde ele aldığı ve cem‘ makamının da 99. sırada olduğu düşünüldüğünde bu kavramın tasavvufî eğitim içerisindeki değeri ve konumu daha iyi anlaşılacaktır. Cem‘, sözlükte “toplamak, parçaları bir araya getirmek, iki şeyi birleştirmek, biriktirmek, dikkat ve iradeyi b ir noktaya o daklamak ve parçalarını birbirine yaklaştırarak bir nesneyi bir bütün haline getirmek” gibi mânâlara gelmektedir.621 Cem‘ kavramının tam zıddı bir mânâya sahip olan fark ise “ayırmak, infisâl, ayırt etmek ve ayırt edici nitelik” olarak anlamlandırılmaktadır.622 Tasavvuf ıstılâhı olarak ise cem‘ kavramı, mahlûkâtı ve kâinâtı aradan çıkartarak her şeyi Allah’tan bilmek suretiyle Hak ile beraber olmayı, fark ise Hakk’ın yanında halkı da gözeterek kulluk vazifelerini yerine getirme halini ifade eder.623 Ayrıca hakkı halksız müşâhede etmek624 ve yalnızca Allah’ı görmek cem‘, kul i le Hak arasına halkın girmesi, diğer bir deyişle yapılan işlerde halkı da göz önünde bulundurmak ise fark hali olarak adlandırılır.625 Sûfîlere göre cem‘de, kadîm (önce- 619 Bkz. Serrâc, el-Luma‘; Kelâbâzî; Hücvîrî; Kuşeyrî. 620 Herevî. 621 Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, 201; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, VIII, 678; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, I, 337; Hakîm, el-Mu‘cemü’s-sûfî, 269; Firûzâbâdî, Besâir, III, 390; Zebîdî, Tâcü’l-arûs, XX, 451; Tehânevî; Hasan Kamil Yılmaz, “Cem’”, DİA, İstanbul, 1993, VII, 278. 622 Râgıb el-İsfahânî; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, XXXVIII, 3397; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, III, 337; Firûzâbâdî, Besâir, IV, 186; Zebîdî, Tâcü’l-arûs, XXVI, 279; Tehânevî; Süleyman Uludağ, “Fark”, DİA, İstanbul, 1993, VII, 171. Hücvirî, cem‘ ve fark kavramlarını her taifenin kendi ibare ve ifadelerini anlatmak için kendi ihtisas sahalarında farklı şekilde anlamlandırdıklarını, söz gelimi Matematikçilerin “toplama ve çıkarma”yı, fukahanın “kıyasın cem’ini ve nassı tefrik etme”yi, usulcülerin “zâtî sıfatların cem’ini, fiilî sıfatların tefrikası”nı kasteddiklerini fakat sûfilerin daha başka bir anlam kattıklarını belirtir. Bkz. Hücvîrî. 623 Serrâc, el-Luma‘; Kuşeyrî; Cürcânî, et-Ta‘. 624 Kâşânî. 625 Herevî, cem‘ makamını üçe ayırır: Cem‘u’l-ilm: Sâlikin bütün dikkat ve bilgilerini tek noktada toplayarak ledünnî bilgi içinde yok olmasıdır. 2. Cem‘u’l-vücûd: Sâlikin kensiz) olan ile hâdis (sonradan) olan arasındaki ayrılık ortadan kalkmaktadır.626 Ebû Ali ed-Dekkâk, “Fark, sana nisbet edilen şeydir. Cem‘ ise sana nisbet edilemeyen şeydir.” derken fark halinin, kulluk vazifelerini yerine getirme gibi kulun kendi çaba ve gayreti ile alakalı, cem‘ halinin ise Allah’ın lütuf ve ihsânda bulunması gibi kulun elinde olmayan Cenâb-ı Hakk’a müteallik olan durum ve haller olduğunu ifade etmektedir.627 İbadet, kulluk, mücâhede, dua, yalvarma, hamd, şükür ve tevbe gibi mekâsib (kulun kendi iradesi ile kazanımları) fark halinde, kulun Allah’ın kendisine olan seslenişini gönlünde hissetmesi, ilham, müşâhede, keşf ve mârifet gibi mevhibeler (Allah’ın kuluna ihsân ettiği lütuflar) ise cem‘ halinde meydana gelir.628 Diğer bir deyişle şeriat farka, hakikat ise cem‘e tekabül etmektedir.629 Tasavvuf kaynaklarında cem‘ kavramının üzerinde bir de c em‘ü’l-cem‘ (عمجلا عمج) mertebesinden bahsedilmektedir. Kuşeyrî’nin cem‘ kavramından sonra bahsettiği cem‘ü’lcem‘e Hücvîrî de eserinde yer vermiştir.630 Sâlikin kendisi ve mahlûkatı görmesi bununla birlikte her şeyin Hak ile kaim olduğuna şâhid olması cem‘ kavramıyla ifade edilirken kendi varlığı ve mahlûkatı görmeyip yalnızca Allah’ı müşâhede etmesi c em‘ü’l-cem‘ kavramı ile ifadesini bulmuştur. Cem‘ü’l-cem‘ kavramı ile ilgili olarak Hz. Peygamber’in M i‘râc gecesinde kendisine iki cihan ve iki âlem gösterildiği halde hiçbir şeye iltifat etmemiş olması örnek verilmektedir. Sûfîlere göre Hz. Peygamber c em‘ü’l-cem‘ makamında olduğundan dolayı gözü hiçbir şey görmemiş ve Kur’an’da bu husus “Göz hiçbir tarafa kaymadı, hiçbir tarafa sapmadı.” âyeti ile ifade edilmiştir.631 Öte yandan Kur’an’da cem‘ ve fark kavramları kelime kökü olarak pek çok yerde geçmektedir.632 Fakat sûfîler cem‘ ve fark kavdi maddî ve fâni varlığından sıyrılarak Hakk’ın varlığına ermesidir. 3. Cem‘u’l-ayn: Kulun Hakk’ın zâtında fâni olarak iki ayrı vücut görmekten kurtulmasıdır. Herevî. 626 Tehânevî. 627 Kuşeyrî. 628 Bkz. Kuşeyrî; Hücvîrî; Kara. 629 İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 61. 630 Kuşeyrî; Hücvîrî. 631 Necm, 53/17; Hücvîrî. 632 Bkz. Fuâd Abdülbâkî, Muhammed, el-Mu‘. ramlarına yükledikleri anlamı lafzen değil, mânâ itibariyle muhtelif âyetlerle ilişkilendirmişlerdir. Bu âyetlerden ilki Kuşeyrî’nin de içinde bulunduğu bazı sûfîler tarafından cem‘ ve fark kavramlarına işaret ettiği öne sürülen Fatiha sûresinin beşinci âyetidir:. نُ يعِ تَسْ نَ كَ ايَِّٕاوَ دُ بُعْ نَ كَ ايَِّٕا “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”633 Mutasavvıflar bu âyetteki (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) “Yalnız sana kulluk ederiz” ibaresinin farka (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) “yalnız senden yardım dileriz” ifadesinin ise cem‘ kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.634 Nitekim âyette belirtilen Allah’a kulluk ve ibadet etme fiilinin fark halinde, her şeyi bir kenara bırakıp yalnızca Allah’tan dileme ve bunun sonucunda Allah’tan gelecek olan lütuf ve ihsânların ise cem‘ halinde meydana geldiğini ifade ederler. Ayrıca onlara göre âyetin ilk cümlesi kulluğa, ikinci cümlesi ise mârifete delâlet etmektedir.635 Mutasavvıflar zihin dünyalarında bu kavramlar ile söz konusu âyet arasında bir şekilde bağlantı kurabilmiş olsalar da bu yorumlara ne tefsirlerde ne de sûfîlerin işârî tevillerine yer veren eserlerde rastlanmaktadır.636 Ancak 19. asırda yaşamış olan İbn Acîbe’nin tefsirinde bu kavramlara dair bir alıntı yapıldığı görülmektedir. İbn Acîbe’nin naklettiğine göre Şâzelî Tarikatı’nın şeyhlerinden Ebû Abbas el-Mürsî (v. 685/1287) (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin şeriat, İslâm, ibadet ve farka (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin ise hakikat, ihsân, ubûdiyyet ve cem‘e işaret ettiğini belirtmektedir.637 Bu âyetin işârî tevillerinde dahi cem‘ ve fark kavramlarına değinilmemiş olması, âyetin söz konusu kavramlarla ilişkilendirilmesinin sûfî müfessirler arasında dahi rağbet görmediği anlamına gelmektedir. Nitekim Kuşeyrî, er-Risâle’de cem‘ ve farka bu âyeti misal getirmesine rağmen Letâifü’l-işârât’da söz konusu âyeti açıklarken cem‘ ve fark kavramlarına değinmemiş olması düşündürücüdür. Öte yandan sûfîlerin dikkatleri bu iki kavrama çekmek için her namazda okunan ve her müminin bildiği bu âyeti burada misal vermiş oldukları da düşünülebilir. 633 Fatiha, 1/5. Bkz. Kuşeyrî. 634 Kuşeyrî; Cürcânî, et-Ta‘. 635 Kuşeyrî. 636 Örneğin Tüsterî, Sülemî, Sa’lebî, Kuşeyrî, İbn Cüzey, Bursevî ve Âlûsî gibi müfessirler bu gibi yorumlara yer vermemişlerdir. 637 İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 61. Sûfîlerin cem‘e işaret ettiğini belirttikleri diğer bir âyet ise Enfâl sûresindeki. ىمٰ رَ هَ ل(cid:1112) لا نَّ كِ ـ ٰ لوَ تَ يْمَ رَ ذْ ِا تَ يْمَ رَ امَ وَ “Attığın zaman da aslında sen atmadın, Allah attı.” âyetidir.638 Burada ezelî ve ebedî olan Allah’ın, atma fiilini mâsivâyı aradan çıkartarak kendisine nisbet etmesinin cem‘ kavramına ve cem‘de fenâ bulmaya işâret olduğu belirtilmektedir.639 Hücvîrî, bu âyetteki atma fiilinin Allah’a izafe edilmesinin cem‘e işaret ettiğini, buna mukabil (تَ ولُاجَ دُ وُ ادَ لَ تَقَوَ ) “Davut, Câlut’u öldürdü.”640 âyetinde öldürme fiilinin Hz. Davut’a nisbet edilmesinin ise farka işaret ettiğini belirtmektedir. Bu bağlamda Hücvîrî, insanın mutad fiilleri cinsinden olmayan harikulade hadiselerin failinin Allah olduğu, dolayısıyla mucize ve kerâmetlerin tamamen cem‘ anında vuku bulduğu, insanın mutad fiillerinin ise fark hali ile ilişkili olduğunu ifade etmektedir.641 Bununla birlikte söz konusu âyetlerin cem‘ ve fark kavramlarına işaret ettiğine dair tefsirlerde malumat bulunmamakta, sûfîlerin tevillerini içeren eserlerde642 ise yalnızca Kuşeyrî’nin bu kavramlara değindiği görülmektedir. Kuşeyrî (تَ يْمَ رَ ذْ ِٕا) “attığın zaman” ifadesinin farka (ىمرَ هَ لَّ لا نَّ كِ لوَ ) “fakat Allah attı” ifadesinin ise cem‘e işaret ettiğini belirtmektedir. Nitekim ona göre fark ubudiyetin, cem‘ ise r ubûbiyyetin sıfatıdır.643 İbn Kayyim el-Cevziyye ise bu âyetin cem‘ kavramı ile i rtibatlandırılmasını doğru bulmamaktadır. Nitekim bu doğru olsaydı Hz. Peygamberin namaz, oruç, kurban vs. tüm fiillerinin Allah’a nisbet edilmiş olması gerekirdi. Ona göre bu âyet Bedir savaşında yaşanan özel bir h adiseyle ilgilidir. Hz. Peygamberin cem‘ makamında olması ile ilişkilendirilemez.644 Cem‘ ve fark kavramları ile ilgili ele aldığımız eserlerde bu 638 Enfâl, 8/17. Bkz. Hücvîrî; Herevî, Menâzilü’s-sâirîn, 134. 639 Tilimsânî, Şerhu Menâzili’s-sâirîn, s.. 640 Bakara, 2/251. 641 Hücvîrî. 642 Tüsterî, Sülemî, Sa’lebî, İbn Cüzey, Bursevî, İbn Acîbe ve Âlûsî gibi müfessirler bu gibi yorumlara yer vermemişlerdir. Bursevî bu âyeti tecellî kavramı ile açıklamaktadır. Ona göre, Allah bir kuluna kendi sıfatlarından biriyle tecellî ettiğinde, kul tıpkı bu âyette olduğu gibi o sıfata uygun bir fiil ile hareket eder. Aynı tecellî durumu Hz. İsa için de geçerlidir. Nitekim Allah yaratma sıfatı ile Hz. İsa üzerine tecellî etmiş ve böylece Hz. İsa ölüleri diriltme vasfına sahip olmuştur. Bursevî, Rûhu’l-beyân, III, 326. 643 Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 610. 644 İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, III, 330. iki âyete değinilmiş olmakla birlikte kaynaklara baktığımızda başka âyetlerin de bir şekilde söz konusu kavramlar ile ilişkilendirildikleri görülmektedir.645 Haddizatında Hücvîrî’nin de ifade ettiği gibi mucizelerin cem‘ ifade ettiği düşünüldüğünde Kur’an’dan cem‘e dair örnekler bulmak zor olmayacaktır. Fakat bu kavramlar ve ilgili âyetler düşünüldüğünde, kavramların terim haline gelmesinin belirli âyetlerden yola çıkılarak mı yapıldığı yoksa ıstılâhlaşmış olan kavramlara örnek niteliğinde ilgili âyetlerin mi tespit edildiği net olarak anlaşılamayan bir durumdur. Nitekim işârî tevil içeren tefsirlerde dahi söz konusu kavramlara çok nadiren yer verilmiş olması, âyetlerin kavramlara örnek olarak sonradan tespit edildiği kanaatinin daha kuvvetli olduğunu göstermektedir. İlgili âyetlerin terimleşme süreci sonrasında bu kavramlara örnek niteliğinde tespit edildiği düşünüldüğünde, tasavvufun diğer ilimler arasındaki meşruiyetini sağlama amacıyla bu temellendirme işleminin yapılmış olabileceği düşünülebilir. Öte yandan Serrâc, cem‘ halinde kişinin zihninde yalnızca Allah’ın var olduğunu, tefrika halinde ise dünya, âhiret ve kâinâtı ayrı ayrı tasavvur edebildiğini belirterek Kur’an’daki bazı âyetleri cem‘ ve fark kavramları ile ilişkilendirmektedir. Bu bağlamda eserine aldığı ilk âyette şöyle buyurulmaktadır:. طِ سْ قِ لْابِ امً ئِاقَ مِ لْعِ لْا ولُوأُوَ ةُ كَ ئِالَ مَ لْاوَ وَ هُ الَّ ِٕا هَ لَِٕا الَ هُ نَّأَ هُ لَّ لا َدِهَش “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler.”646 Serrâc bu âyetteki (هُ لَّ لا دَ هِ شَ وَ هُ الَّ ِٕا هَ لَِٕا الَ هُ نَّأَ) “Allah, ondan başka ilâh olmadığına şâhidlik etti” ifadesinin cem‘ kavramına (مِ لْعِ لْا ولُوأُوَ ةُ كَ ئِالَ مَ لْاوَ ) “melekler ve ilim sahipleri de...” ifadesinin ise fark kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.647 Serrâc ilk bölümde Allah’ın kendisini için yaptığı şâhitlikte mahlûkâtı aradan çıkartması, ikinci bölümde ise melekleri ve ilim sahiplerini zikrederek onları da devreye sokması yönüyle cem‘ ve fark kavramları ile ilişki kurmuştur. 645 Örneğin Kuşeyrî (هُلَّلا مُكُ بْبِحْ يُ ينِوعُبِتَّافَ هَلَّلا نَوبُّحِ تُ مْتُنْكُ نِْٕا لْ قُ) “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.’” (Âl-i İmrân, 3/31) âyetindeki (هَلَّلا نَوبُّحِ تُ) ifadesinin fark (هُلَّلا مُكُ بْبِحْ يُ) ifadesinin ise ceme işaret ettiğini belirtmektedir. (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 235.) Kuşeyrî’nin cem‘ ile ilgili verdiği diğer bazı âyetler için bkz. Göztepe. Cem‘ ve fark kavramları ile Âl-i İmrân, 3/18 ve Bakara, 2/115 âyetleri de ilişkilendirilmektedir. Bkz. Özköse. 646 Âl-i İmrân, 3/18. Serrâc, el-Luma‘. 647 Serrâc, el-Luma‘. Benzer bir ilişki Serrâc’ın delil getirdiği başka bir âyette de görülmektedir. Burada da Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:. مَ يهِ ارَ بِْٕا ىلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ انَيْلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ هِ لَّ لابِ انَّمَ ٓا اولُوقُ “Deyin ki: Allah’a, bize indirilene ve İbrâhim’e indirilene inandık.” âyetidir.648 Serrâc bu âyetteki (هِ لَّ لابِ انَّمَ ٓا اوُلوُق) “Deyin ki: Allah’a iman ettik.” ifadesinin cem‘ kavramına ( مَ يهِ ارَ بِْٕا ىلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ انَيْلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ ) “Bize ve İbrâhim’e indirilene...” ifadesinin ise fark kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.649 Burada da yine Allah’a iman etme esnasında mahlûkatın devreden çıkması, “Bize ve İbrâhim’e indirilene...” ifadesinde ise yaratılmış olanların da insanın zihnine gelmesi sebebiyle bu âyetin cem‘ ve fark kavramları kapsamında değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Diğer bir âyette ise şöyle buyurulmaktadır:. مٍ يقِ تَسْ مُ طٍ ارَ صِ ىلَِٕا ءُ اشَ يَ نْ مَ يدِ هْ يَوَ مِ الَ سَّ لا رِ ادَ ىلَِٕا وعُ دْ يَ هُ لَّ لاوَ “Allah sizi ebedî mutluluk ve esenlik yurduna çağırmaktadır. Allah dilediği/layık gördüğü kimseleri doğru yola iletir.”650 Hücvîrî bu âyetin ilk cümlesinin cem‘e işaret ettiğini nitekim herkesi aynı şeye çağırmış olduğunu, ikinci cümlesinin ise farka işaret ettiğini zira Allah’ın belli bir cemaati tefrik ederek onlara hidâyeti nasib ettiğini belirtir.651 Yukarıda cem‘ v e fark kavramları ile ilgili olduğu mutasavvıflarca öne sürülen âyetlerin zâhirinden söz konusu kavramlar ile ilişki kurulması mümkün gözükmemektedir. Ancak mutasavvıflar birtakım işârî teviller ile bu âyetleri cem‘ ve fark kavramları ile irtibatlandırmışlardır. Fakat bu âyetlerin cem‘ ve fark kavramlarına kaynaklık mı ettiği yoksa zaten tasavvufta ıstılâhlaşmış olan bu kavramlara uygun örnekler olarak mı tasavvuf kaynaklarında yer almaya başladığı tartışılabilir gözükmektedir. Öte yandan sûfîlerin cem‘ kavramına terim anlamını kazandırmasında şu hadisin etkili olduğunu da burada belirtmemiz gerekir: Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle buyurdu: ‘... Kulum nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gö- 648 Bakara, 2/136. Bkz. Serrâc, el-Luma‘. 649 Serrâc, el-Luma‘. 650 Yûnus, 10/25. Bkz. Hücvîrî. 651 Bkz. Hücvîrî. ren gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum...’”652 Hücvîrî’ye göre kul mücâhedede öyle bir seviyeye gelir ki artık Allah, kulunu fiillerini kendisine nisbet etmekten uzaklaştırır, böylece işittiğini rabbi ile işitir, söylediğini rabbi ile söyler hale gelir. Nitekim Hücvîrî, Hz. Peygamber’in “Hak Ömer’in dilinde konuştu.” buyurduğunu naklederek aynı durumun Hz. Ömer için de geçerli olduğunu ifade etmektedir.653 Cem‘u’l-vücûd: Sâlikin kensiz) olan ile hâdis (sonradan) olan arasındaki ayrılık ortadan kalkmaktadır.626 Ebû Ali ed-Dekkâk, “Fark, sana nisbet edilen şeydir. Cem‘ ise sana nisbet edilemeyen şeydir.” derken fark halinin, kulluk vazifelerini yerine getirme gibi kulun kendi çaba ve gayreti ile alakalı, cem‘ halinin ise Allah’ın lütuf ve ihsânda bulunması gibi kulun elinde olmayan Cenâb-ı Hakk’a müteallik olan durum ve haller olduğunu ifade etmektedir.627 İbadet, kulluk, mücâhede, dua, yalvarma, hamd, şükür ve tevbe gibi mekâsib (kulun kendi iradesi ile kazanımları) fark halinde, kulun Allah’ın kendisine olan seslenişini gönlünde hissetmesi, ilham, müşâhede, keşf ve mârifet gibi mevhibeler (Allah’ın kuluna ihsân ettiği lütuflar) ise cem‘ halinde meydana gelir.628 Diğer bir deyişle şeriat farka, hakikat ise cem‘e tekabül etmektedir.629 Tasavvuf kaynaklarında cem‘ kavramının üzerinde bir de c em‘ü’l-cem‘ (عمجلا عمج) mertebesinden bahsedilmektedir. Kuşeyrî’nin cem‘ kavramından sonra bahsettiği cem‘ü’lcem‘e Hücvîrî de eserinde yer vermiştir.630 Sâlikin kendisi ve mahlûkatı görmesi bununla birlikte her şeyin Hak ile kaim olduğuna şâhid olması cem‘ kavramıyla ifade edilirken kendi varlığı ve mahlûkatı görmeyip yalnızca Allah’ı müşâhede etmesi c em‘ü’l-cem‘ kavramı ile ifadesini bulmuştur. Cem‘ü’l-cem‘ kavramı ile ilgili olarak Hz. Peygamber’in M i‘râc gecesinde kendisine iki cihan ve iki âlem gösterildiği halde hiçbir şeye iltifat etmemiş olması örnek verilmektedir. Sûfîlere göre Hz. Peygamber c em‘ü’l-cem‘ makamında olduğundan dolayı gözü hiçbir şey görmemiş ve Kur’an’da bu husus “Göz hiçbir tarafa kaymadı, hiçbir tarafa sapmadı.” âyeti ile ifade edilmiştir.631 Öte yandan Kur’an’da cem‘ ve fark kavramları kelime kökü olarak pek çok yerde geçmektedir.632 Fakat sûfîler cem‘ ve fark kavdi maddî ve fâni varlığından sıyrılarak Hakk’ın varlığına ermesidir. 3. Cem‘u’l-ayn: Kulun Hakk’ın zâtında fâni olarak iki ayrı vücut görmekten kurtulmasıdır. Herevî. 626 Tehânevî. 627 Kuşeyrî. 628 Bkz. Kuşeyrî; Hücvîrî; Kara. 629 İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 61. 630 Kuşeyrî; Hücvîrî. 631 Necm, 53/17; Hücvîrî. 632 Bkz. Fuâd Abdülbâkî, Muhammed, el-Mu‘. ramlarına yükledikleri anlamı lafzen değil, mânâ itibariyle muhtelif âyetlerle ilişkilendirmişlerdir. Bu âyetlerden ilki Kuşeyrî’nin de içinde bulunduğu bazı sûfîler tarafından cem‘ ve fark kavramlarına işaret ettiği öne sürülen Fatiha sûresinin beşinci âyetidir:. نُ يعِ تَسْ نَ كَ ايَِّٕاوَ دُ بُعْ نَ كَ ايَِّٕا “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”633 Mutasavvıflar bu âyetteki (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) “Yalnız sana kulluk ederiz” ibaresinin farka (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) “yalnız senden yardım dileriz” ifadesinin ise cem‘ kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.634 Nitekim âyette belirtilen Allah’a kulluk ve ibadet etme fiilinin fark halinde, her şeyi bir kenara bırakıp yalnızca Allah’tan dileme ve bunun sonucunda Allah’tan gelecek olan lütuf ve ihsânların ise cem‘ halinde meydana geldiğini ifade ederler. Ayrıca onlara göre âyetin ilk cümlesi kulluğa, ikinci cümlesi ise mârifete delâlet etmektedir.635 Mutasavvıflar zihin dünyalarında bu kavramlar ile söz konusu âyet arasında bir şekilde bağlantı kurabilmiş olsalar da bu yorumlara ne tefsirlerde ne de sûfîlerin işârî tevillerine yer veren eserlerde rastlanmaktadır.636 Ancak 19. asırda yaşamış olan İbn Acîbe’nin tefsirinde bu kavramlara dair bir alıntı yapıldığı görülmektedir. İbn Acîbe’nin naklettiğine göre Şâzelî Tarikatı’nın şeyhlerinden Ebû Abbas el-Mürsî (v. 685/1287) (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin şeriat, İslâm, ibadet ve farka (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin ise hakikat, ihsân, ubûdiyyet ve cem‘e işaret ettiğini belirtmektedir.637 Bu âyetin işârî tevillerinde dahi cem‘ ve fark kavramlarına değinilmemiş olması, âyetin söz konusu kavramlarla ilişkilendirilmesinin sûfî müfessirler arasında dahi rağbet görmediği anlamına gelmektedir. Nitekim Kuşeyrî, er-Risâle’de cem‘ ve farka bu âyeti misal getirmesine rağmen Letâifü’l-işârât’da söz konusu âyeti açıklarken cem‘ ve fark kavramlarına değinmemiş olması düşündürücüdür. Öte yandan sûfîlerin dikkatleri bu iki kavrama çekmek için her namazda okunan ve her müminin bildiği bu âyeti burada misal vermiş oldukları da düşünülebilir. 633 Fatiha, 1/5. Bkz. Kuşeyrî. 634 Kuşeyrî; Cürcânî, et-Ta‘. 635 Kuşeyrî. 636 Örneğin Tüsterî, Sülemî, Sa’lebî, Kuşeyrî, İbn Cüzey, Bursevî ve Âlûsî gibi müfessirler bu gibi yorumlara yer vermemişlerdir. 637 İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 61. Sûfîlerin cem‘e işaret ettiğini belirttikleri diğer bir âyet ise Enfâl sûresindeki. ىمٰ رَ هَ ل(cid:1112) لا نَّ كِ ـ ٰ لوَ تَ يْمَ رَ ذْ ِا تَ يْمَ رَ امَ وَ “Attığın zaman da aslında sen atmadın, Allah attı.” âyetidir.638 Burada ezelî ve ebedî olan Allah’ın, atma fiilini mâsivâyı aradan çıkartarak kendisine nisbet etmesinin cem‘ kavramına ve cem‘de fenâ bulmaya işâret olduğu belirtilmektedir.639 Hücvîrî, bu âyetteki atma fiilinin Allah’a izafe edilmesinin cem‘e işaret ettiğini, buna mukabil (تَ ولُاجَ دُ وُ ادَ لَ تَقَوَ ) “Davut, Câlut’u öldürdü.”640 âyetinde öldürme fiilinin Hz. Davut’a nisbet edilmesinin ise farka işaret ettiğini belirtmektedir. Bu bağlamda Hücvîrî, insanın mutad fiilleri cinsinden olmayan harikulade hadiselerin failinin Allah olduğu, dolayısıyla mucize ve kerâmetlerin tamamen cem‘ anında vuku bulduğu, insanın mutad fiillerinin ise fark hali ile ilişkili olduğunu ifade etmektedir.641 Bununla birlikte söz konusu âyetlerin cem‘ ve fark kavramlarına işaret ettiğine dair tefsirlerde malumat bulunmamakta, sûfîlerin tevillerini içeren eserlerde642 ise yalnızca Kuşeyrî’nin bu kavramlara değindiği görülmektedir. Kuşeyrî (تَ يْمَ رَ ذْ ِٕا) “attığın zaman” ifadesinin farka (ىمرَ هَ لَّ لا نَّ كِ لوَ ) “fakat Allah attı” ifadesinin ise cem‘e işaret ettiğini belirtmektedir. Nitekim ona göre fark ubudiyetin, cem‘ ise r ubûbiyyetin sıfatıdır.643 İbn Kayyim el-Cevziyye ise bu âyetin cem‘ kavramı ile i rtibatlandırılmasını doğru bulmamaktadır. Nitekim bu doğru olsaydı Hz. Peygamberin namaz, oruç, kurban vs. tüm fiillerinin Allah’a nisbet edilmiş olması gerekirdi. Ona göre bu âyet Bedir savaşında yaşanan özel bir h adiseyle ilgilidir. Hz. Peygamberin cem‘ makamında olması ile ilişkilendirilemez.644 Cem‘ ve fark kavramları ile ilgili ele aldığımız eserlerde bu 638 Enfâl, 8/17. Bkz. Hücvîrî; Herevî, Menâzilü’s-sâirîn, 134. 639 Tilimsânî, Şerhu Menâzili’s-sâirîn, s.. 640 Bakara, 2/251. 641 Hücvîrî. 642 Tüsterî, Sülemî, Sa’lebî, İbn Cüzey, Bursevî, İbn Acîbe ve Âlûsî gibi müfessirler bu gibi yorumlara yer vermemişlerdir. Bursevî bu âyeti tecellî kavramı ile açıklamaktadır. Ona göre, Allah bir kuluna kendi sıfatlarından biriyle tecellî ettiğinde, kul tıpkı bu âyette olduğu gibi o sıfata uygun bir fiil ile hareket eder. Aynı tecellî durumu Hz. İsa için de geçerlidir. Nitekim Allah yaratma sıfatı ile Hz. İsa üzerine tecellî etmiş ve böylece Hz. İsa ölüleri diriltme vasfına sahip olmuştur. Bursevî, Rûhu’l-beyân, III, 326. 643 Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 610. 644 İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, III, 330. iki âyete değinilmiş olmakla birlikte kaynaklara baktığımızda başka âyetlerin de bir şekilde söz konusu kavramlar ile ilişkilendirildikleri görülmektedir.645 Haddizatında Hücvîrî’nin de ifade ettiği gibi mucizelerin cem‘ ifade ettiği düşünüldüğünde Kur’an’dan cem‘e dair örnekler bulmak zor olmayacaktır. Fakat bu kavramlar ve ilgili âyetler düşünüldüğünde, kavramların terim haline gelmesinin belirli âyetlerden yola çıkılarak mı yapıldığı yoksa ıstılâhlaşmış olan kavramlara örnek niteliğinde ilgili âyetlerin mi tespit edildiği net olarak anlaşılamayan bir durumdur. Nitekim işârî tevil içeren tefsirlerde dahi söz konusu kavramlara çok nadiren yer verilmiş olması, âyetlerin kavramlara örnek olarak sonradan tespit edildiği kanaatinin daha kuvvetli olduğunu göstermektedir. İlgili âyetlerin terimleşme süreci sonrasında bu kavramlara örnek niteliğinde tespit edildiği düşünüldüğünde, tasavvufun diğer ilimler arasındaki meşruiyetini sağlama amacıyla bu temellendirme işleminin yapılmış olabileceği düşünülebilir. Öte yandan Serrâc, cem‘ halinde kişinin zihninde yalnızca Allah’ın var olduğunu, tefrika halinde ise dünya, âhiret ve kâinâtı ayrı ayrı tasavvur edebildiğini belirterek Kur’an’daki bazı âyetleri cem‘ ve fark kavramları ile ilişkilendirmektedir. Bu bağlamda eserine aldığı ilk âyette şöyle buyurulmaktadır:. طِ سْ قِ لْابِ امً ئِاقَ مِ لْعِ لْا ولُوأُوَ ةُ كَ ئِالَ مَ لْاوَ وَ هُ الَّ ِٕا هَ لَِٕا الَ هُ نَّأَ هُ لَّ لا َدِهَش “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler.”646 Serrâc bu âyetteki (هُ لَّ لا دَ هِ شَ وَ هُ الَّ ِٕا هَ لَِٕا الَ هُ نَّأَ) “Allah, ondan başka ilâh olmadığına şâhidlik etti” ifadesinin cem‘ kavramına (مِ لْعِ لْا ولُوأُوَ ةُ كَ ئِالَ مَ لْاوَ ) “melekler ve ilim sahipleri de...” ifadesinin ise fark kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.647 Serrâc ilk bölümde Allah’ın kendisini için yaptığı şâhitlikte mahlûkâtı aradan çıkartması, ikinci bölümde ise melekleri ve ilim sahiplerini zikrederek onları da devreye sokması yönüyle cem‘ ve fark kavramları ile ilişki kurmuştur. 645 Örneğin Kuşeyrî (هُلَّلا مُكُ بْبِحْ يُ ينِوعُبِتَّافَ هَلَّلا نَوبُّحِ تُ مْتُنْكُ نِْٕا لْ قُ) “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.’” (Âl-i İmrân, 3/31) âyetindeki (هَلَّلا نَوبُّحِ تُ) ifadesinin fark (هُلَّلا مُكُ بْبِحْ يُ) ifadesinin ise ceme işaret ettiğini belirtmektedir. (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 235.) Kuşeyrî’nin cem‘ ile ilgili verdiği diğer bazı âyetler için bkz. Göztepe. Cem‘ ve fark kavramları ile Âl-i İmrân, 3/18 ve Bakara, 2/115 âyetleri de ilişkilendirilmektedir. Bkz. Özköse. 646 Âl-i İmrân, 3/18. Serrâc, el-Luma‘. 647 Serrâc, el-Luma‘. Benzer bir ilişki Serrâc’ın delil getirdiği başka bir âyette de görülmektedir. Burada da Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:. مَ يهِ ارَ بِْٕا ىلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ انَيْلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ هِ لَّ لابِ انَّمَ ٓا اولُوقُ “Deyin ki: Allah’a, bize indirilene ve İbrâhim’e indirilene inandık.” âyetidir.648 Serrâc bu âyetteki (هِ لَّ لابِ انَّمَ ٓا اوُلوُق) “Deyin ki: Allah’a iman ettik.” ifadesinin cem‘ kavramına ( مَ يهِ ارَ بِْٕا ىلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ انَيْلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ ) “Bize ve İbrâhim’e indirilene...” ifadesinin ise fark kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.649 Burada da yine Allah’a iman etme esnasında mahlûkatın devreden çıkması, “Bize ve İbrâhim’e indirilene...” ifadesinde ise yaratılmış olanların da insanın zihnine gelmesi sebebiyle bu âyetin cem‘ ve fark kavramları kapsamında değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Diğer bir âyette ise şöyle buyurulmaktadır:. مٍ يقِ تَسْ مُ طٍ ارَ صِ ىلَِٕا ءُ اشَ يَ نْ مَ يدِ هْ يَوَ مِ الَ سَّ لا رِ ادَ ىلَِٕا وعُ دْ يَ هُ لَّ لاوَ “Allah sizi ebedî mutluluk ve esenlik yurduna çağırmaktadır. Allah dilediği/layık gördüğü kimseleri doğru yola iletir.”650 Hücvîrî bu âyetin ilk cümlesinin cem‘e işaret ettiğini nitekim herkesi aynı şeye çağırmış olduğunu, ikinci cümlesinin ise farka işaret ettiğini zira Allah’ın belli bir cemaati tefrik ederek onlara hidâyeti nasib ettiğini belirtir.651 Yukarıda cem‘ v e fark kavramları ile ilgili olduğu mutasavvıflarca öne sürülen âyetlerin zâhirinden söz konusu kavramlar ile ilişki kurulması mümkün gözükmemektedir. Ancak mutasavvıflar birtakım işârî teviller ile bu âyetleri cem‘ ve fark kavramları ile irtibatlandırmışlardır. Fakat bu âyetlerin cem‘ ve fark kavramlarına kaynaklık mı ettiği yoksa zaten tasavvufta ıstılâhlaşmış olan bu kavramlara uygun örnekler olarak mı tasavvuf kaynaklarında yer almaya başladığı tartışılabilir gözükmektedir. Öte yandan sûfîlerin cem‘ kavramına terim anlamını kazandırmasında şu hadisin etkili olduğunu da burada belirtmemiz gerekir: Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle buyurdu: ‘... Kulum nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gö- 648 Bakara, 2/136. Bkz. Serrâc, el-Luma‘. 649 Serrâc, el-Luma‘. 650 Yûnus, 10/25. Bkz. Hücvîrî. 651 Bkz. Hücvîrî. ren gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum...’”652 Hücvîrî’ye göre kul mücâhedede öyle bir seviyeye gelir ki artık Allah, kulunu fiillerini kendisine nisbet etmekten uzaklaştırır, böylece işittiğini rabbi ile işitir, söylediğini rabbi ile söyler hale gelir. Nitekim Hücvîrî, Hz. Peygamber’in “Hak Ömer’in dilinde konuştu.” buyurduğunu naklederek aynı durumun Hz. Ömer için de geçerli olduğunu ifade etmektedir.653 Cem‘u’l-ayn: Kulun Hakk’ın zâtında fâni olarak iki ayrı vücut görmekten kurtulmasıdır. Herevî. 626 Tehânevî. 627 Kuşeyrî. 628 Bkz. Kuşeyrî; Hücvîrî; Kara. 629 İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 61. 630 Kuşeyrî; Hücvîrî. 631 Necm, 53/17; Hücvîrî. 632 Bkz. Fuâd Abdülbâkî, Muhammed, el-Mu‘. ramlarına yükledikleri anlamı lafzen değil, mânâ itibariyle muhtelif âyetlerle ilişkilendirmişlerdir. Bu âyetlerden ilki Kuşeyrî’nin de içinde bulunduğu bazı sûfîler tarafından cem‘ ve fark kavramlarına işaret ettiği öne sürülen Fatiha sûresinin beşinci âyetidir:. نُ يعِ تَسْ نَ كَ ايَِّٕاوَ دُ بُعْ نَ كَ ايَِّٕا “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”633 Mutasavvıflar bu âyetteki (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) “Yalnız sana kulluk ederiz” ibaresinin farka (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) “yalnız senden yardım dileriz” ifadesinin ise cem‘ kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.634 Nitekim âyette belirtilen Allah’a kulluk ve ibadet etme fiilinin fark halinde, her şeyi bir kenara bırakıp yalnızca Allah’tan dileme ve bunun sonucunda Allah’tan gelecek olan lütuf ve ihsânların ise cem‘ halinde meydana geldiğini ifade ederler. Ayrıca onlara göre âyetin ilk cümlesi kulluğa, ikinci cümlesi ise mârifete delâlet etmektedir.635 Mutasavvıflar zihin dünyalarında bu kavramlar ile söz konusu âyet arasında bir şekilde bağlantı kurabilmiş olsalar da bu yorumlara ne tefsirlerde ne de sûfîlerin işârî tevillerine yer veren eserlerde rastlanmaktadır.636 Ancak 19. asırda yaşamış olan İbn Acîbe’nin tefsirinde bu kavramlara dair bir alıntı yapıldığı görülmektedir. İbn Acîbe’nin naklettiğine göre Şâzelî Tarikatı’nın şeyhlerinden Ebû Abbas el-Mürsî (v. 685/1287) (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin şeriat, İslâm, ibadet ve farka (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin ise hakikat, ihsân, ubûdiyyet ve cem‘e işaret ettiğini belirtmektedir.637 Bu âyetin işârî tevillerinde dahi cem‘ ve fark kavramlarına değinilmemiş olması, âyetin söz konusu kavramlarla ilişkilendirilmesinin sûfî müfessirler arasında dahi rağbet görmediği anlamına gelmektedir. Nitekim Kuşeyrî, er-Risâle’de cem‘ ve farka bu âyeti misal getirmesine rağmen Letâifü’l-işârât’da söz konusu âyeti açıklarken cem‘ ve fark kavramlarına değinmemiş olması düşündürücüdür. Öte yandan sûfîlerin dikkatleri bu iki kavrama çekmek için her namazda okunan ve her müminin bildiği bu âyeti burada misal vermiş oldukları da düşünülebilir. 633 Fatiha, 1/5. Bkz. Kuşeyrî. 634 Kuşeyrî; Cürcânî, et-Ta‘. 635 Kuşeyrî. 636 Örneğin Tüsterî, Sülemî, Sa’lebî, Kuşeyrî, İbn Cüzey, Bursevî ve Âlûsî gibi müfessirler bu gibi yorumlara yer vermemişlerdir. 637 İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 61. Sûfîlerin cem‘e işaret ettiğini belirttikleri diğer bir âyet ise Enfâl sûresindeki. ىمٰ رَ هَ ل(cid:1112) لا نَّ كِ ـ ٰ لوَ تَ يْمَ رَ ذْ ِا تَ يْمَ رَ امَ وَ “Attığın zaman da aslında sen atmadın, Allah attı.” âyetidir.638 Burada ezelî ve ebedî olan Allah’ın, atma fiilini mâsivâyı aradan çıkartarak kendisine nisbet etmesinin cem‘ kavramına ve cem‘de fenâ bulmaya işâret olduğu belirtilmektedir.639 Hücvîrî, bu âyetteki atma fiilinin Allah’a izafe edilmesinin cem‘e işaret ettiğini, buna mukabil (تَ ولُاجَ دُ وُ ادَ لَ تَقَوَ ) “Davut, Câlut’u öldürdü.”640 âyetinde öldürme fiilinin Hz. Davut’a nisbet edilmesinin ise farka işaret ettiğini belirtmektedir. Bu bağlamda Hücvîrî, insanın mutad fiilleri cinsinden olmayan harikulade hadiselerin failinin Allah olduğu, dolayısıyla mucize ve kerâmetlerin tamamen cem‘ anında vuku bulduğu, insanın mutad fiillerinin ise fark hali ile ilişkili olduğunu ifade etmektedir.641 Bununla birlikte söz konusu âyetlerin cem‘ ve fark kavramlarına işaret ettiğine dair tefsirlerde malumat bulunmamakta, sûfîlerin tevillerini içeren eserlerde642 ise yalnızca Kuşeyrî’nin bu kavramlara değindiği görülmektedir. Kuşeyrî (تَ يْمَ رَ ذْ ِٕا) “attığın zaman” ifadesinin farka (ىمرَ هَ لَّ لا نَّ كِ لوَ ) “fakat Allah attı” ifadesinin ise cem‘e işaret ettiğini belirtmektedir. Nitekim ona göre fark ubudiyetin, cem‘ ise r ubûbiyyetin sıfatıdır.643 İbn Kayyim el-Cevziyye ise bu âyetin cem‘ kavramı ile i rtibatlandırılmasını doğru bulmamaktadır. Nitekim bu doğru olsaydı Hz. Peygamberin namaz, oruç, kurban vs. tüm fiillerinin Allah’a nisbet edilmiş olması gerekirdi. Ona göre bu âyet Bedir savaşında yaşanan özel bir h adiseyle ilgilidir. Hz. Peygamberin cem‘ makamında olması ile ilişkilendirilemez.644 Cem‘ ve fark kavramları ile ilgili ele aldığımız eserlerde bu 638 Enfâl, 8/17. Bkz. Hücvîrî; Herevî, Menâzilü’s-sâirîn, 134. 639 Tilimsânî, Şerhu Menâzili’s-sâirîn, s.. 640 Bakara, 2/251. 641 Hücvîrî. 642 Tüsterî, Sülemî, Sa’lebî, İbn Cüzey, Bursevî, İbn Acîbe ve Âlûsî gibi müfessirler bu gibi yorumlara yer vermemişlerdir. Bursevî bu âyeti tecellî kavramı ile açıklamaktadır. Ona göre, Allah bir kuluna kendi sıfatlarından biriyle tecellî ettiğinde, kul tıpkı bu âyette olduğu gibi o sıfata uygun bir fiil ile hareket eder. Aynı tecellî durumu Hz. İsa için de geçerlidir. Nitekim Allah yaratma sıfatı ile Hz. İsa üzerine tecellî etmiş ve böylece Hz. İsa ölüleri diriltme vasfına sahip olmuştur. Bursevî, Rûhu’l-beyân, III, 326. 643 Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 610. 644 İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, III, 330. iki âyete değinilmiş olmakla birlikte kaynaklara baktığımızda başka âyetlerin de bir şekilde söz konusu kavramlar ile ilişkilendirildikleri görülmektedir.645 Haddizatında Hücvîrî’nin de ifade ettiği gibi mucizelerin cem‘ ifade ettiği düşünüldüğünde Kur’an’dan cem‘e dair örnekler bulmak zor olmayacaktır. Fakat bu kavramlar ve ilgili âyetler düşünüldüğünde, kavramların terim haline gelmesinin belirli âyetlerden yola çıkılarak mı yapıldığı yoksa ıstılâhlaşmış olan kavramlara örnek niteliğinde ilgili âyetlerin mi tespit edildiği net olarak anlaşılamayan bir durumdur. Nitekim işârî tevil içeren tefsirlerde dahi söz konusu kavramlara çok nadiren yer verilmiş olması, âyetlerin kavramlara örnek olarak sonradan tespit edildiği kanaatinin daha kuvvetli olduğunu göstermektedir. İlgili âyetlerin terimleşme süreci sonrasında bu kavramlara örnek niteliğinde tespit edildiği düşünüldüğünde, tasavvufun diğer ilimler arasındaki meşruiyetini sağlama amacıyla bu temellendirme işleminin yapılmış olabileceği düşünülebilir. Öte yandan Serrâc, cem‘ halinde kişinin zihninde yalnızca Allah’ın var olduğunu, tefrika halinde ise dünya, âhiret ve kâinâtı ayrı ayrı tasavvur edebildiğini belirterek Kur’an’daki bazı âyetleri cem‘ ve fark kavramları ile ilişkilendirmektedir. Bu bağlamda eserine aldığı ilk âyette şöyle buyurulmaktadır:. طِ سْ قِ لْابِ امً ئِاقَ مِ لْعِ لْا ولُوأُوَ ةُ كَ ئِالَ مَ لْاوَ وَ هُ الَّ ِٕا هَ لَِٕا الَ هُ نَّأَ هُ لَّ لا َدِهَش “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler.”646 Serrâc bu âyetteki (هُ لَّ لا دَ هِ شَ وَ هُ الَّ ِٕا هَ لَِٕا الَ هُ نَّأَ) “Allah, ondan başka ilâh olmadığına şâhidlik etti” ifadesinin cem‘ kavramına (مِ لْعِ لْا ولُوأُوَ ةُ كَ ئِالَ مَ لْاوَ ) “melekler ve ilim sahipleri de...” ifadesinin ise fark kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.647 Serrâc ilk bölümde Allah’ın kendisini için yaptığı şâhitlikte mahlûkâtı aradan çıkartması, ikinci bölümde ise melekleri ve ilim sahiplerini zikrederek onları da devreye sokması yönüyle cem‘ ve fark kavramları ile ilişki kurmuştur. 645 Örneğin Kuşeyrî (هُلَّلا مُكُ بْبِحْ يُ ينِوعُبِتَّافَ هَلَّلا نَوبُّحِ تُ مْتُنْكُ نِْٕا لْ قُ) “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.’” (Âl-i İmrân, 3/31) âyetindeki (هَلَّلا نَوبُّحِ تُ) ifadesinin fark (هُلَّلا مُكُ بْبِحْ يُ) ifadesinin ise ceme işaret ettiğini belirtmektedir. (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 235.) Kuşeyrî’nin cem‘ ile ilgili verdiği diğer bazı âyetler için bkz. Göztepe. Cem‘ ve fark kavramları ile Âl-i İmrân, 3/18 ve Bakara, 2/115 âyetleri de ilişkilendirilmektedir. Bkz. Özköse. 646 Âl-i İmrân, 3/18. Serrâc, el-Luma‘. 647 Serrâc, el-Luma‘. Benzer bir ilişki Serrâc’ın delil getirdiği başka bir âyette de görülmektedir. Burada da Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:. مَ يهِ ارَ بِْٕا ىلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ انَيْلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ هِ لَّ لابِ انَّمَ ٓا اولُوقُ “Deyin ki: Allah’a, bize indirilene ve İbrâhim’e indirilene inandık.” âyetidir.648 Serrâc bu âyetteki (هِ لَّ لابِ انَّمَ ٓا اوُلوُق) “Deyin ki: Allah’a iman ettik.” ifadesinin cem‘ kavramına ( مَ يهِ ارَ بِْٕا ىلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ انَيْلَِٕا لَ زِ نْأُ امَ وَ ) “Bize ve İbrâhim’e indirilene...” ifadesinin ise fark kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.649 Burada da yine Allah’a iman etme esnasında mahlûkatın devreden çıkması, “Bize ve İbrâhim’e indirilene...” ifadesinde ise yaratılmış olanların da insanın zihnine gelmesi sebebiyle bu âyetin cem‘ ve fark kavramları kapsamında değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Diğer bir âyette ise şöyle buyurulmaktadır:. مٍ يقِ تَسْ مُ طٍ ارَ صِ ىلَِٕا ءُ اشَ يَ نْ مَ يدِ هْ يَوَ مِ الَ سَّ لا رِ ادَ ىلَِٕا وعُ دْ يَ هُ لَّ لاوَ “Allah sizi ebedî mutluluk ve esenlik yurduna çağırmaktadır. Allah dilediği/layık gördüğü kimseleri doğru yola iletir.”650 Hücvîrî bu âyetin ilk cümlesinin cem‘e işaret ettiğini nitekim herkesi aynı şeye çağırmış olduğunu, ikinci cümlesinin ise farka işaret ettiğini zira Allah’ın belli bir cemaati tefrik ederek onlara hidâyeti nasib ettiğini belirtir.651 Yukarıda cem‘ v e fark kavramları ile ilgili olduğu mutasavvıflarca öne sürülen âyetlerin zâhirinden söz konusu kavramlar ile ilişki kurulması mümkün gözükmemektedir. Ancak mutasavvıflar birtakım işârî teviller ile bu âyetleri cem‘ ve fark kavramları ile irtibatlandırmışlardır. Fakat bu âyetlerin cem‘ ve fark kavramlarına kaynaklık mı ettiği yoksa zaten tasavvufta ıstılâhlaşmış olan bu kavramlara uygun örnekler olarak mı tasavvuf kaynaklarında yer almaya başladığı tartışılabilir gözükmektedir. Öte yandan sûfîlerin cem‘ kavramına terim anlamını kazandırmasında şu hadisin etkili olduğunu da burada belirtmemiz gerekir: Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlüllah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle buyurdu: ‘... Kulum nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gö- 648 Bakara, 2/136. Bkz. Serrâc, el-Luma‘. 649 Serrâc, el-Luma‘. 650 Yûnus, 10/25. Bkz. Hücvîrî. 651 Bkz. Hücvîrî. ren gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum...’”652 Hücvîrî’ye göre kul mücâhedede öyle bir seviyeye gelir ki artık Allah, kulunu fiillerini kendisine nisbet etmekten uzaklaştırır, böylece işittiğini rabbi ile işitir, söylediğini rabbi ile söyler hale gelir. Nitekim Hücvîrî, Hz. Peygamber’in “Hak Ömer’in dilinde konuştu.” buyurduğunu naklederek aynı durumun Hz. Ömer için de geçerli olduğunu ifade etmektedir.653 Kaynak notları s. 291 et-Taarruf, s. 138 Keşfü’l-mahcûb, s. 315 er-Risâle, s. 100 Menâzilü’s-sâirîn, s. 134 Keşşâf, s. 574 el-Müfredât, s. 632 Keşşâf, s. 1269 rîfât, s. 69 Istılâhâtu’s-sûfiyye, s. 67 Menâzilü’ssâirîn, s. 134 Keşfü’l-mahcûb, s. 316, 317 Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, s. 125 er-Risâle, s.101 Keşfü’l-mahcûb, s. 321 cemü’l-müfehres, s. 175, 516 Keşfü’l-mahcûb, s. 317 s. 393 Keşfü’l-mahcûb, s. 318 Abdulkerîm Kuşeyrî’de Haller ve Makamlar, s. 194 Tasavvuf El Kitabı, s. 170 s. 194

07
Sözlük

Vehhâb (el-Vehhâb)

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden), mahlûkâtına (yarattıklarına) ihsân hazînelerinden karşılıksız veren Allahü teâlâ. Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki: Yâ Rabbî! Bizi doğru yola hidâyet ettikten ( ilettikten ) sonra kalblerimizi şek ve şüpheye saptırma, meylettirme. Bize, kendi tarafından rahmet ( tevfîk, îmân, hidâyet ve doğru yolda devâm etmek ) ver. Şüphesiz sen, Vehhâb'sın. (Âl-i İmrân sûresi: 8) El-Vehhâb ism-i şerîfini kim duhâ (kuşluk) namazından sonra söylerse, başkasına muhtaç olmaz. Kalblerde heybet hâsıl eder. (Yûsuf Nebhânî)

08
Sözlük

Câmi'

Toplayan. 1. Müslümanların ibâdet etmek için toplandıkları yer, mâbed. (Bkz. Mescid) Hayızlı ve cünüp olanın Câmi'e girmesi harâmdır. Abdestsiz olanın girmesi mekruhtur. (Molla Hüsrev) 2. Allahü teâlânın ism-i şerîflerinden. Çeşitli hakîkatleri ve enfüs (iç) ve âfâktaki (dıştaki) zıt işleri birleştirici, kıyâmet gününde yeryüzünde olan cinleri, insanları ve mahlûkâtı bir araya getirici insanların dağılmış bulunan et, kemik, kafa ve diğer organlarını tekrar birleştirici. Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki: Ey Rabbimiz, muhakkak ki sen, geleceğinde hiç şüphe olmayan bir günde insanları câmi'sin. Şüphesiz Allah vâdinden dönmez. (Âl-i İmrân sûresi: 9) 3. Hadîs kitaplarında yer alan sekiz bâbın hepsini içine alan kitaplar. Bu sekiz bâb şunlardır: a) İlm-i tevhîd ve sıfat, b) Sünen, c) Rikâk, d) İlmü'l âdâb, e) Tefsîr, f) Sîre, g) İlmü'l fiten, h) İlmü'l menâkib.

09
Sözlük

Mu'îd (el-Muîd)

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden). Mahlûkâtı (yaratılmışları) dünyâdaki hayatlarından sonra öldürüp, ölümden sonra onları tekrar dirilten, hayât veren.

10
Sözlük

âhir (el-âhiru)

Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mahlûkâtın (varlıkların) yok olmasından sonra, bâkî olan (varlığı devâm eden) yalnız kendisi kalan, hiç yok olmayan. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki: O (Allahü teâlâ) her şeyin başlangıcıdır. (Hadîd sûresi: 3) El-Âhiru ismi şerîfini söyliyenin gönlü temizlenir. Safâya kavuşur. Günde yüz defa söylenirse, Allahü teâlâdan başka her şeyin sevgisi kalbden çıkar. (Yûsuf Nebhânî)

11
Sözlük

Nefs (nefis)

1. Can. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki: Her nefs, ölümü tadıcıdır. (Âl-i İmrân sûresi: 185) 2. İnsanın kendisi, kişi, beden. İnsan ben deyince, nefsini göstermektedir. (İmâm-ı Rabbânî) 3. Hakîkat, cevher, asıl, öz. İnsanda ve cinde şer, kötülük kuvveti. Şerîate yâni dîne uymayan isteklerin kaynağı. Buna nefs-i emmâre de denir. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: Cenâb-ı Hakk'ın huzûrundan korkup, nefsini ( gayr-i meşrû ) nefsânî arzularından ( hevâ ve isteklerden ) men eden kimsenin varacakları yer muhakkak Cennet'tir. (Nâziât sûresi: 40) Nefsine düşmanlık et! Çünkü o, benim düşmanımdır. (Hadîs-i kudsî-Mektûbât-ı Rabbânî) Akıllılığın alâmeti; nefse gâlib ve hâkim olmak ve öldükten sonra lâzım olanları hazırlamaktır. Ahmaklık alâmeti; nefse uyup, Allah'tan af, merhâmet beklemektir. (Hadîs-i şerîf-Berîka) Nefsini azîz eden dînini yıkar. Nefsini zelîl eden kimse dînini azîz eder. (Mücâhid bin Cebr) Nefsin yaratılması, insanların yaşaması, üremesi ve dünyâ için çalışmaları içindir. Allahü teâlâ nefsi böyle nice faydalar için yarattı. Fakat bütün insanlara merhamet ederek, acıyarak, nefse uymağı frenlemeleri, ona hâkim olup, zararlarını önlemeleri için insanlarda akıl da yarattı. (Şerefeddîn Yahyâ Münîrî) Nefse uymaktan kurtulmak, dünyâ nîmetlerinin en büyüğüdür. Çünkü nefs, Allahü teâlâ ile kul arasındaki perdelerin en büyüğüdür. (Ebû Bekr Tâmistânî) Nefse, günâhlardan kaçmak, ibâdet yapmaktan daha güç gelir. Onun için günahtan kaçman daha sevâbdır. (İmâm-ı Rabbânî) "Yâ Rabbî! Nefsimi bana musallat kılma! Ona karşı beni yardımsız, yalnız bırakma! Nefsim bana acımıyor. Bana sen merhamet eyle! Ey nefsim! İsteklerini hiç unutmuyorsun. Fakat kulluk vazifelerini yapmaya hiç istekli değilsin. Ey nefsim! Hesâba çekileceğin kıyâmet gününde hâlinin ne olacağından hiç korkmuyorsun. Geçici olanı, ebedî ve sonsuz nîmetlere tercih ediyorsun. Ey nefsim! Hiç amelin olmadan, çalışmadan âhirette rahata kavuşmak istersin. Uzun uzun arzu ve isteklerin peşine düşüp, tövbeyi devamlı sonraya atıp geciktiriyorsun." (Avn bin Abdullah) Allah yolunda nefsi ile yürümek isteyen daha ilk adımında hatâ etmiş demektir. Nefsini terkedip de ihlâs ile her şeyde Allahü teâlânın rızâsını düşünerek yola çıkarsa, Allahü teâlâ ona kendisine kavuşturacak rehberi tanıtır. (Ali Müzeyyen) Nefis düşmandır. Düşman sözüyle hareket etmek akıl işi değildir. (Ali Hâfız) Mahlûkâtın en ahmağı nefstir. Çünkü dâimâ kendi aleyhine olan şeyleri ister. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)

12
Sözlük

Rahmân Sûresi

Kur'ân-ı kerîmin elli beşinci sûresi. Rahmân sûresi Mekke'de nâzil oldu (indi). Yetmiş sekiz âyet-i kerîmedir. İlk âyet-i kerîmede geçen Rahmân kelimesinden dolayı Sûret-ür-Rahmân denilmiştir. Sûrede; göklerin düzeninden, Allahü teâlânın insanlara olan lütfu ve ikrâmından, insanın yaratılışından, Allahü teâlânın kudretinden, kıyâmet gününden ve o günde isyânkârların cezâlandırılmasından ve inananların kavuşacağı nîmetlerden bahsedilmektedir. (İbn-i Abbâs, Râzî, Taberî) Allahü teâlâ Rahmân sûresinde meâlen buyuruyor ki: Allahü teâlâ, yeri mahlûkât için yaratmıştır. Orada meyvalar ve salkımlı hurma ağaçları vardır. Yapraklı tâneler ve hoş kokulu bitkiler vardır. (Âyet: 10-12) Kim Rahmân sûresini okursa, Allahü teâlânın verdiği nîmete şükr etmiş olur. (Hadîs-i şerîf-Kâdı Beydâvî Tefsîri)

13
Eser

RÛH, KALB, AKIL VE NEFSİN MÂHİYETİ

Avârifü’l-Maârif · 56. bölüm · Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî’nin, Abdullah İbn Mesud (r.a)’dan naklederek bildirdiğine göre; es-sâdık ve’l-masdûk olan Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki, siz