Kur’an Kaynaklı Tasavvuf Kavramları
2.2.13.
Şeriat ve Hakikat Şeriat (ة عيرشلا) ve hakikat ( ةقيقحلا) ayrımı tasavvuf kaynaklarında ele alınan önemli bir mevzudur.
Her iki kavrama da Serrâc, Kuşeyrî ve Hücvîrî aralarındaki farklara da işaret ederek eserlerinde yer vermişlerdir.529 Şeriat, sözlükte “yolun açık/belirli olan bölümü, bir yöne doğru açılarak uzayıp gitmek ve açık olmak” gibi anlamlara gelen (عرش) kelimesinden türemiştir.530 Terim olarak İslâm’a ait dini, ahlâkî ve hukûkî hükümler bütününü ifade etmektedir.531 Hakikat ise sözlükte “gerçek, sabit ve doğru olmak, gerekmek ve bir şeyi gerçekleştirmek” gibi anlamlara gelen (قح) kökünden türemiştir.
532 Terim olarak “ilâhî gerçeklere ve sırlara aşina olmak ve Hakk’ın tecellîlerini temaşa etmek” anlamında kullanılmaktadır.533 Kuşeyrî’ye göre şeriat, ubudiyete (kulluğa) sımsıkı sarılmak, hakikat ise rubûbiyyeti müşâhede etmektir.534 Hücvîrî, her iki tabirin de sûfîlere ait birer ıstılâh olduğunu belirttikten sonra şeriat ile zâhirdeki halin sıhhatinin, hakikat ile ise bâtındaki halin düzeltilmesinin kastedildiğini ifade eder.
Hücvîrî’ye göre şeriat ile hakikatın aynı olduğunu söylemek doğru olmayacağı gibi bâtınîler, şiîler ve karmatîlerde olduğu gibi “Hakikat münkeşif olunca şeriat m ürtefi olur.” kanaatini dile getirmek de doğru değildir.
Nitekim o, şeriat ve hakikati, iman konusundaki tasdik ile ikrara benzetmektedir.
Şeriat, hakikatten imandaki tasdikin ikrardan ayrıldığı gibi ayrıdır.
Buna mukabil ikrarsız tasdik veya tasdiksiz ikrarın iman konu- 529 Serrâc, el-Luma‘; Kuşeyrî; Hücvîrî. 530 Bkz. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s.
258; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, XXV, 2238; Talip Türcan, “Şeriat”, DİA, İstanbul, 2010, XXXVIII, 571. 531 Türcan, “Şeriat”, DİA, XXXVIII, 571. 532 Bkz. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s.
126; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, XI, 939, 942; Cürcânî, et-Ta‘; Mustafa Çağrıcı, “Hakikat”, DİA, İstanbul, 1997, XV, 177.
533 Mehmet Demirci, “Hakikat (Tasavvuf)”, DİA, İstanbul, 1997, XV, 178. 534 Kuşeyrî, er-Risâle, s.
118.
sunda yeterli olmadığı gibi şeriatsız hakikat, hakikatsiz de şeriat düşünülemez.
Hücvîrî’ye göre şeriat kulun fiili, hakikat ise şanı yüce olan Allah’ın kula malik olması, onu mahafaza ve himaye etmesidir.
Hakikat mevcut olmadan şeriatın yerine getirilmesi, şeriat muhafaza edilmeden de hakikatın gerçekleşmesi mümkün değildir.535 Hakikat, kelime olarak Kur’an’da yer almamaktadır.
Fakat mutasavvıflar bazı âyetleri şeriat-hakikat ayrımına işaret ettiği kanaatiyle eserlerinde yer vermişlerdir.
Bunlardan Kuşeyrî’nin eserinde yer verdiği âyet şöyledir:.
نُ يعِ تَسْ نَ كَ ايَِّٕاوَ دُ بُعْ نَ كَ ايَِّٕا “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”536 Ebû Ali Dekkâk bu âyetteki (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) “Yalnız sana kulluk ederiz” ibaresinin şeriata (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) “yalnız senden yardım dileriz.” ifadesinin ise hakikat kavramına işaret ettiğini belirtmektedir.537 Kuşeyrî er-Risâle’de bu ayeti şeriat ve hakikat kavramları ile ilişkilendirirken Letâifü’l-işârât’ta buna değinmemektedir.
Tefsirlere bakıldığında da Kuşeyrî’nin yaşamış olduğu asırlarda müfessirlerin bu âyetler ile şeriat-hakikat ayrımı doğrultusunda tevil ettiklerine, tespit edebildiğimiz kadarıyla, rastlanmamaktadır.
Ne var ki hicri altıncı asırdan sonra bu yorumların tefsirlerde de yer almaya başladığı görülmektedir.
Söz gelimi Fahreddin er-Râzi’nin tefsirinde (د ُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin şeriat ve tarikata (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin ise hakikata delalet ettiğine dair yorumlar yer almaktadır.538 N îsâbûrî’nin tefsirinde ise (دُ بُعْ نَ كَ ايَِّا) ifadesinin şeriata (نُ يٖعتَسْ نَ كَ ايَِّا)’in ise tarikata delalet ettiği (مَ يقِ تَسْ مُ لْا طَ ارَ صِّ لا انَدِ هْ ا) “Bizi doğru yola ilet” âyetinin ise hakikata işaret ettiği yorumuna rastlanmaktadır.539 Hücvîrî Ankebût sûresinde bulunan şu âyetin şeriat ve hakikat ayrımına işaret ettiğini belirtmektedir:.
انَلَبُسُ مْ هُ نَّيَدِ هْ نَلَ انَيفِ اودُ هَ اجَ نَ يذِ لَّاوَ “Bizim uğrumuzda mücâhede edenler var ya, biz onları 535 Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb, s.
440.
536 Fatiha, 1/5.
Bkz. Kuşeyrî. 537 Kuşeyrî. Mutasavvıflar aynı âyetin ilgili bölümde değindiğimiz gibi cem‘ ve fark kavramlarına işaret ettiği belirtmektedirler. 538 Fahreddin er-Râzi, Tefsîr, I, 166. 539 Nizâmeddin en-Nîsâbûrî, Garâibü’l-Kur’ân ve regaibü’l-Furkân, thk.
Zekeriyya Umeyrât, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1416/1995, I, 123.
mutlaka yollarımıza ileteceğiz.”540 Hücvîrî’ye göre bu âyetteki mücâhede şeriat, “yollarımıza ileteceğiz” cümlesiyle ifade edilen hidâyet ise hakikate işâret etmektedir.
Kul kendi çaba ve gayretiyle yâni mücâhede ederek şeriatın gereklerini yerine getirir.
İşin hakikat boyutunda ise Allah’ın lütfu ile kula verilen ihsânlar yer almaktadır.541 Tefsirlerde bu âyeti şeriat ve hakikat kavramları ile ilişkilendiren bir müfessire bilebildiğimiz kadarıyla rastlanmamaktadır.
Serrâc’a göre hakikat, kalbin, kendisine iman ettiği zâtın huzurunda bulunmada sebat etmesidir.
Eğer kalplere iman ettikleri rableri hakkında bir şek ve şüphe girer ve nitece itibariyle kalpler her an Allah’ın huzurunda hâzır ve nâzır olduğu duygusunu kaybederse iman batıl hale gelir.
542 Nitekim Peygamber (sas) ile Hârise b.
Nu‘mân543 arasında geçen konuşmada Hârise’nin kendisinin hakîkî mümin olduğunu yahut bu şekilde sabahladığını belirtmesi üzerine Hz. Peygamber “Her hakkın bir hakikati vardır. Bunun hakikati nedir?” diye sorar. Hâris bunun üzerine şunları söyler: “Nefsimi dünyadan uzak tuttum.
Geceleri uykusuz, gündüzleri susuz geçirdim.
Sanki rabbimin arşını açıkça görüyor gibiyim.
Sanki birbirleriyle ziyaretleşen cennet ehline bakıyor gibiyim.
Sanki ağlaşan cehennem ehline bakıyor gibiyim.” Bunun üzerine Peygamber (sas) şöyle buyurur: “Kalbi nurlandırılmış bir mümin.”544 Hakikat kavramı ile ilişkilendirilen bu rivayet tasavvuf kaynaklarında çok yaygın bir şekilde yer almaktadır.
Anlam itibariyle mutasavvıfların hakikat kelimesine yükledikleri mânâları büyük oranda içerdiği ve kelime olarak da “hakikat”ı ihtiva ettiği göz önünde bulundurulduğunda mutasavvıfların hakikat kavramını bu ve bunun gibi bazı rivâyetlerden almış oldukları düşünülebilir.
540 Ankebût, 29/69. Bkz.
Hücvîrî. 541 Hücvîrî.
542 Serrâc, el-Luma‘. 543 Hadiste söz edilen kişi bazı rivâyetlerde Hâris b. Mâlik olarak da geçmektedir. Bkz. Ma’mer b. Râşid, Câmi’, XI, 129, no. 20114; Abdullah b. Mübârek, Kitâbü’z-Zühd ve’r-rekāik, thk.
Habiburrahman A’zami, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1425/2004, no. 314; Beyhakî, Şuabu’l-îmân, XIII, 158, no. 10107. 544 Ma’mer b. Râşid, el-Câmi‘, XI, 129, no. 20114; Abdullah b. Mübârek, no. 314; Beyhakî, Şuabu’l-îmân, XIII, 158, no. 10106. Bkz.
Serrâc, el-Luma‘.
Dinî Terimler Sözlüğü
Peygamberlere gelen ilâhî hükümler (emirler ve yasaklar), din. İslâmiyet.
İslâm dîni, insanların hem rûhî, hem de maddî refâhını te'min edecek bir şerîat getirmiştir. Bu şerîat sâdece fertle Allah arasında vâsıta kurmakla kalmayıp, ferdin bir topluma, hattâ insanlık câmiasına karşı haklarını ve vazîfelerini geniş şekilde tanzim eder, hep ileriyi gösterir, ileriyi ister ve ilericidir. İlericiliğin ve dinamizmin mümessilidir. Bu şerîat insan rûhunu ve bütün insanlığı sevk ve idâre edecek esâslardan, hükümlerden ibârettir. Sosyal adâlet üzerine kurulmuştur. Bu şerîatte sınıflaşma yoktur. Herkes eşit haklara, aynı îtibâra sâhiptir. (Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî)
Îmân edip de kendini şerîate uyduran müslümândır. Şerîati kendi arzûlarına, keyflerine uydurmak isteyen îmânsızdır. Bunlar bilmezler ki, Allahü teâlâ; şerîatleri, nefsin arzûlarını, keyflerini kırmak ve taşkınlıklarını önlemek için göndermiştir. Her şerîat, kendisinden önce gelen şerîati nesh etmiş, değiştirmiştir. En son gelen, her şerîatı değiştirmiş, daha doğrusu şerîatlerin hepsini kendinde toplamış olup, kıyâmete kadar hiç değişmeyecek olan şerîat, Muhammed aleyhisselâmın şerîatıdır. (S. Abdülhakîm-i Arvâsî)
Tasavvuf Sözlüğü
Arapça, yol, su kanalı demektir. Dinin zahirî (dış şekil) yönüne ait kaideleri veya dinin hukuk kuralları. Tasavvufa da, batinî hukuk veya batinî fıkıh denir.ŞERİATTA BU BENİM, ŞU SENİN, TARİKATTA BU HEM SENİN HEM BENİM,