Ara
Menü
ذ

Safâ

Kur’an Kaynaklı Tasavvuf Kavramları

Kur’an Kaynaklı Tasavvuf Kavramları · Mahmud Esad Erkaya

1.2.8.

Safâ ve Istıfâ Safâ ( ءافصلا) ve ıstıfâ ( ءافطصإ لا) kavramları, tasavvuf kaynaklarının özellikle ıstılâhlar ile ilgili bölümlerinde ele alınmış kavramlardır.

Söz gelimi sûfî müelliflerden Serrâc her iki kavramı, Hücvîrî ise yalnızca ıstıfâ kavramını bir ıstılâh olarak açıklamıştır295 Herevî ise safâ kavramına bir makam olarak yer vermiştir.296 Ayrıca çok kabul görmese de bazı araştırmacıların “tasavvuf” kavramının k ökünü safâ kelimesine dayandırdıkları da bilinmektedir.297 Safâ, sözlükte “duruluk, berraklık, saflık ve arılık” anlamlarına gelmekte, ıstıfâ ise aynı kökten türemiş olmakla birlikte “bir 292 Bkz.

Semerkandî, el-Bahru’l-ulûm, II, 197; Fahreddin er-Râzi, Tefsîr, XIX, 51.

293 Kurtubî, el-Câmi‘, IX, 329.

294 Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, III, 201.

295 Serrâc, el-Luma‘; Hücvîrî. 296 Herevî. 297 Örneğin bkz.

Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb, s.

95.

nesnenin saf ve katışıksız kısmını almak, seçmek, tercih etmek, arındırmak ve elemek” anlamlarını ifade etmektedir.298 Tasavvufta birbiriyle ilişkili olan bu iki kavramdan safâ, temizlik, saflık ve her türlü kötülükten arınmışlığı; ıstıfâ ise Allah’ın saflaştırmak ve arındırmak suretiyle seçmesini ifade etmek için kullanılmaktadır.

Nitekim Serrâc’a göre safâ, kulun her türlü karışık tabiat ve huylardan arınmış ve tasavvufî hakikatlerin zuhuru esnasında kendi fiilini görmekten kurtulmuş olmasıdır.

Bu bağlamda kişinin safâ halindeyken safâyı düşünmesi bile kalbinin yeterince saf hale g elmediğini göstermektedir.299 Istıfâ ise Allah’ın ezelî ilminde kulunu seçmesini ifade etmektedir.300 Istıfâ genel anlamda müslüman olma vasfı verilerek seçilme şeklinde olabileceği gibi özelde nübüvvet için seçilme anlamında peygamberlere has bir surette de gerçekleşebilmektedir.

Hücvîrî’ye göre Allah’ın, kulunun kalbini mârifetullah için boş ve sâfî hale getirmesine ıstıfâ denir.

Mârifet kulun gönlüne yerleşince burada kendi saflığını yayma imkânı bulur.

Ona göre âsî yahut itaatkâr olması, velî ya da nebi olması, avamdan veya havâstan olması fark etmeksizin bütün müminler bu derecede eşittir.

Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: قٌ بِاسَ مْ هُ نْمِ وَ دٌ صِ تَقْ مُ مْ هُ نْمِ وَ هِ سِ فْ نَلِ مٌ لِاظَ مْ هُ نْمِ فَ انَدِ ابَعِ نْ مِ انَيْفَ طَ صْ ا نَ يذِ لَّا بَ اتَكِ لْا انَثْرَ وْ أَ مَّ ثُ.

رُ يبِكَ لْا لُ ضْ فَ لْا وَ هُ كَ لِذَ هِ لَّ لا نِ ذْ إِبِ تِ ارَ يْخَ لْابِ “Biz bu kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere miras bıraktık.

Onlardan bazıları (bu emanetin hakkını vermemekle) kendilerine zulmeder.

Bazıları orta bir yol takip eder.

Bazıları ise Allah’ın izniyle bu emanetin hakkını verme hususunda en önde gider.

İşte gerçek fazilet budur!”301 Sûfîlere göre bu âyette Allahu Teâlâ’nın müminleri kâfirler arasından seçip aldığı ve Kur’an ile müşerref kıldığı ifade edilmektedir.302 Tefsirlere bakıldığında da burada ifade edilen seçilmiş kimselerin ü mmet-i Muhammed’in tamamını kapsadığı görülmektedir.303 Bu bakımdan Hücvîrî’nin istidlâli müfessirlerin yorumlarıyla örtüşmektedir.

Fakat âyette 298 Halîl b.

Ahmed, Kitâbü’l-ayn, II, 403; İbn Fâris, Mu‘cemü mekâyisi’l-luga, III, 292; Râgıb el- İsfahânî, el-Müfredât, s.

283; Süleyman Uludağ, “Tasfiye”, DİA, İstanbul, 2011, XL, 127. 299 Serrâc, el-Luma‘.

300 Serrâc, el-Luma‘; Tehânevî, Keşşâf, I, 212. 301 Fâtır, 35/32. Bkz. Hücvîrî. 302 Tüsterî; Sülemî, Tefsîr, II, 161. 303 Mukatil b.

Süleyman, Tefsîr, III, 558; Taberî, Tefsîr, XIX, 367; Vâhidî, el-Vecîz, s.

893.

müminlerin kendilerine Kur’an’ın gönderilmesi itibariyle seçilmiş olduklarının ifade edilmesine karşın Hücvîrî’nin bu âyeti mârifetullah için kulların seçilip sâfî hale getirilmesi doğrultusunda yorumlamış olması, onun âyetin zâhirinden uzaklaşıp işârî bir tevile yönelmiş olduğunu göstermektedir.

Zira âyetin zâhirinden böyle bir anlamın çıkarılması mümkün gözükmemektedir.

Öte yandan Kur’an’ın da esas itibariyle marifetullah için bir araç olarak gönderilmiş olduğu, dolayısıyla âyetin ıstıfâ kavramına delâlet ettiği düşünülebilirse de bu yorumun da yine işârî bir tevilden öteye gidemeyeceği açıktır.

Diğer taraftan gönlün her türlü bulanıklıktan temizlenmiş ve arınmış hali tasavvufta safâ kavramı ile ifade edilmektedir.

Herevî bu anlamdaki safâyı bir makam olarak ele almakta ve bu makam ile ilgili olarak da Sâd sûresinde yer alan.

رِ ايَخْ اَ لْا نَ يْفَ طَ صْ مُ لْا نَ مِ لَ انَدَ نْعِ مْ هُ نَِّاوَ “Şüphesiz onlar, bizim katımızda hayırlı, seçkin kimselerdendir.” âyetiyle istişhâd etmektedir.304 Herevî’nin bu âyeti safâ kavramı i le ilişkilendirmesi burada yer alan (ىفطصم) kelimesinin (وفص) kökünden türetilmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Nitekim mustafâ, “bulanıklıktan, başka bir şeyin karışmasından tamamen arındırılmak suretiyle seçilmiş şey” anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla Herevî’ye göre bu âyette ifade edilen mustafâ sıfatında safâ ehline bir işâret vardır.305 Nitekim safâ her türlü tereddüt ve kararsızlıklardan arınmışlığı simgelemektedir.306 Öte yandan burada ifade edilen seçkin kimseler, bir önceki âyette bildirildiği üzere Hz.

İbrâhim, Hz.

İshak ve Hz.

Yakub’dur.307 Tefsirlerde ifade edildiğine göre bu peygamberler Allah’a itaat ve risâlet için seçilmişlerdir.308 Mâturîdî de bu peygamberlerin safâ ehli olduklarını ve Allahu Teâlâ’nın onları bizzat kendisi ve risâleti için seçmiş olduğunu belirtmektedir.309 Bir tasavvuf kavramı olarak safâda da kişinin her türlü kararsızlık ve bocalamadan arınması böylece seçkin kimselerden olması söz ko- 304 Sâd, 38/47.

Bkz. Herevî. 305 Bkz. İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-sâlikîn, III, 109, 110; Tilimsânî, Şerhu Menâzili’ssâirîn, s.

296.

306 Herevî, Menâzilü’s-sâirîn, s.

103; Tilimsânî. 307 Sâd, 38/45. 308 Mukatil b. Süleyman, Tefsîr, III, 649; Taberî, Tefsîr, XX, 120. 309 Mâturîdî, Tefsîr, IV, 278. nusudur.

Bu açıdan bakılarak yukarıdaki âyetin kısmen de olsa safâ kavramına delâlet ettiği düşünülebilirse de bu delâletin ancak işârî bir yorum ile mümkün olabileceği açıktır.

Nitekim bu tür bir tevilde belirli peygamberler ile ilgili olan bu âyetin genele teşmil edilerek gönlü arınmış olan herkesin âyet kapsamına dâhil edilmesi söz konusudur.

Bu genel anlamın âyetin zâhirinden çıkarılması mümkün gözükmemektedir.

Burada şu hususu da belirtmeliyiz ki bu âyette bazı peygamberlerden seçilmiş kimseler olarak bahsedilmesi tasavvuftaki ıstıfâ kavramının mânâsına daha uygun gözükmektedir.

Nitekim ıstıfâda Allah’ın kulunu seçmesi söz konusudur. Peygamberler de nübüvvet vazifesi için seçilmiş kimselerdir.

Dolayısıyla peygamberlerin seçilmesi tam olarak ıstıfâ kavramı kapsamına girmektedir.

Herevî’nin bu âyeti safâ kavramı için vermiş olması ise onun ıstıfâyı ayrı bir makam olarak eserine almamış olmasından kaynaklanmış olmalıdır.

Ayrıca her iki kavramın da birbiriyle yakın bir anlam ilişkisi içerisinde olması Herevî’yi bu âyet ile istidlâle sevk etmiş olmalıdır. Istıfâ kavramının dayandırıldığı diğer bir âyet ise Hac sûresinde yer almaktadır.

Serrâc’ın eserine aldığı bu âyette Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:.

رٌ يصِ بَ عٌ يمِ سَ هَ لَّ لا نَّ ِٕا سِ انَّلا نَ مِ وَ الً سُ رُ ةِ كَ ئِالَ مَ لْا نَ مِ يفِ طَ صْ يَ هُ لَّ لا “Allah meleklerden de elçiler seçer insanlardan da.

Şüphesiz Allah her şeyi işitir, her şeyi görür.”310 Bu âyette de ıstıfanın kelime anlamı ile kullanılmış olduğu görülmektedir.

Serrâc’ın ıstıfâ kavramını “Allah’ın ezelî ilminde kulunu seçmesi” şeklinde tanımladığı311 düşünüldüğünde âyette ifade edilen seçimin bu tanıma uygunluk arz ettiği söylenebilir.

Fakat ıstıfânın peygamberlere yahut meleklere hasredilmeyip genel anlamda Allah’ın kulunu seçmesini kapsadığı düşünüldüğünde ise âyetin tam olarak ıstıfâ kavramını yansıtmadığı anlaşılacaktır.

Nitekim Allah’ın velî kulunu seçmesi de ıstıfâ kavramı dâhilinde mütalaa edildiği düşünüldüğünde âyetteki özel bir seçimin genele teşmil edildiği anlaşılacaktır.

Istıfâ kelimesinin dışında, Arapça’da ıstıfâ ile eş anlamlı bir 310 Hac, 22/75. Bkz.

Serrâc, el-Luma‘. 311 Serrâc, el-Luma‘, s.

316; Tehânevî, Keşşâf, I, 212.

kelime olan ictibâyı (ءابتجإ لا) içeren bazı âyetler de bu kavram ile ilgili olarak istidlâl edilmektedir.

Nitekim Serrâc ictibânın ıstıfâ ile aynı anlama geldiğini belirterek şu âyeti vermektedir:.

مٍ يقِ تَسْ مُ طٍ ارَ صِ ىلَِٕا مْ هُ انَيْدَ هَ وَ مْ هُ انَيْبَتَجْ اوَ مْ هِ نِاوَ خْ ِٕاوَ مْ هِ تِايَّرِّ ذُ وَ مْ هِ ئِابَٓا نْ مِ وَ “Onların atalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını da (vahiy ve peygamberliğe mazhar kıldık.) Böylece onları da seçip hepsini doğru yola ilettik.”312 Burada da Allah’ın bazı kullarını seçip peygamberlikle görevlendirdiği ifade edilmektedir.

Dolayısıyla bu âyetin de yine tasavvuftaki ıstıfânın peygamberlerle ilişkili yönüne kaynaklık ettiği anlaşılmaktadır.

Delil getirilen bu âyetler değerlendirildiğinde söz konusu âyetlerin safâ ve ıstıfâ kavramları için mutasavvıflara ilham kaynağı olduğu anlaşılmaktadır.

Nitekim âyetlerin zâhirinden, ıstıfâ kelimesinin Allah’ın müminleri, peygamberleri yahut melekleri seçmesi anlamında kullanıldığı görülmektedir.

Bu anlamların ıstıfâ kavramının anlam alanına girdiğini söyleyebiliriz.

Fakat âyetlerde seçilmiş kimseler, nübüvvet yahut müslüman olma vasıfları ile öne çıkarken tasavvufta ise ıstıfânın mârifetullaha ulaşma özelinde tevil edilmesi bu kavramın âyetlerle olan bağını işârî boyuta taşımaktadır.

Aynı şekilde safânın Allah’tan gayrısını gönülden çıkartarak arındırıp marifetullah için hazırlama gibi tasavvufta öne çıkan anlamının kaynak gösterilen âyetlerde yer almaması bu kavramın da içeriğinin işârî tevillerle zenginleştirildiğini göstermektedir.

Buradan yola çıkarak söz konusu âyetlerin kelime anlamıyla safâ ve ıstıfâ kavramlarına kaynaklık ettiğini, fakat ıstılâhî anlamlarına ise zâhir anlamlarının dışında işârî birtakım yorum ve çıkarımlarla varılmış olduğunu söylemek daha uygun olacaktır.

Sözlüğe dön