Abdülkâdir-i Geylânî, nefsiyle sıkı bir mücadeleye giriştiği inzivâ yıllarından bir hâli şöyle anlatır:
“O yıllarda, benim ikametim sebebiyle sonradan Acemî Burcu denilen yerde on bir sene kaldım. Bu sırada, birisi yedirinceye kadar yememeyi ve birisi içirinceye kadar içmemeyi Allah Teâlâ’ya ahdettim.”
Kırk gün boyunca hiçbir şey yemeden ve içmeden bekledi. Sonra yanına, elinde ekmek ve yemek bulunan biri geldi; getirdiklerini önüne bırakarak uzaklaştı. Açlığın şiddetiyle nefsi neredeyse yemeğin üzerine atılacaktı. Fakat o, kendi kendine, “Vallahi, Rabbim ile yaptığım ahdi bozmayacağım” dedi.
İçinden “Açlık, açlık!” diye yükselen sesleri işitiyor, yine de önündeki yemeğe el sürmüyordu. Bu hâli öğrenen Ebû Sa‘d el-Muharrimî yanına geldi ve ona:
“Bu hâlin nedir, ey Abdülkādir?” diye sordu.
“Bu, nefsin sıkıntısıdır. Ruh ise Mevlâ’sıyla rahattadır,” cevabını verdi.
Ebû Sa‘d ona Bâbülezec’deki yanına gelmesini söyleyip ayrıldı. Abdülkādir-i Geylânî ise, “Buradan açık bir emir olmadan ayrılmayacağım” diye düşündü. Bir müddet sonra Hızır’ın geldiği ve kendisine, “Kalk, Ebû Sa‘d’in yanına git” dediği nakledilir.
Ebû Sa‘d’in evine vardığında şeyhini kapıda kendisini beklerken buldu. Ebû Sa‘d:
“Sana ‘Yanıma gel, beni takip et’ demem yetmedi mi de Hızır’ın emrini bekledin?” dedi.
Ardından onu evine aldı. Hazır bulunan sofradan kendi elleriyle doyuncaya kadar yedirdi; sonra da ona hırka giydirdi. Abdülkādir-i Geylânî, bu karşılaşmadan sonra Ebû Sa‘d el-Muharrimî’den ayrılmadığını söyler.
Menkıbe, yalnız kırk gün süren açlığı değil, inzivâdan şeyh terbiyesine geçişi ve hırka giyiş anını bir bütün hâlinde anlatır.