Bir âşık-ı billâhın yanına murâi yani iki yüzlü bir dilenci geldi ve:
— Allah aşkına bana biraz para ver! diye kendisini acındırarak yalvardı. Aşık-ı billâh olan zât-ı akdes, üzerinde ne kadar para ve kıymetli eşya varsa, hepsini o iki yüzlü dilenciye verdi ve o sahtekâr cebine doldurduğu paraları eliyle bastırarak ve kıs kıs gülerek oradan ayrıldı. Hazır bulunanlar:
- Efendi hazretleri, ne yaptınız? dediler. O iki yüzlü berif, belki Allahu tealâ'ya inanmayan iymansız mürâ'inin biriydi. Sizi kandırıp paranızı alabilmek için Allahu talâ'nın adını anarak para istedi. Siz de onun bu hiylesine aldandınız ve saf kalplilikle üzerinizdeki bütün parayı ve kıymetli eşyayı kendisine verdiniz.
O zât-1 muhterem, kendilerine şu cevabı verdi:
— Beni kandırmak için Allah aşkına dediğinden dolayı, üzerimde neyim varsa hepsini verdim. Eğer, tam bir ihlâs ile Allah aşkına deseydi, tereddüt etmeden canımı bile verirdim.
Es-salâ her kim gelir pazar-ı aşka es-salâ, Es-salâ her kim yanarsa nâr-ı aşka es-salâ, Es-salâ dâr-1 ENEL-HAK'ta bugün Mansur olup, Can ve baştan geçen berdâr-ı aşka es-salâ, Ibn-i Edhem gibi tâc-ü tahtı terkeyleyen, Soyunup abdâl olan Hünkâr-1 aşka es-salâ, Kendini odlara atan şol Halilullah gibi, Can-ü dilde bülbül-i gülzâr-ı aşka es-salâ, Varlığı dağını delip Şirin iline yol eder, Ey NIYAZİ söyle ol mi'mâr-ı aşka es-salâ...
Allah aşkına neler terkedilmelidir, neler terkedilmiştir, haberin var mı? Mü'min olana lâzım olan aşk-ı Hüdâ'dır, âşıkın nesi var ise mâ'şuka fedadır. Onun için, âşık-ı billâh olanlar Allah yoluna herşeylerini feda etmişlerdir. Can verilmeyince,
cânan bulunur mu? Sen, canindan geçmeden cenânı arzularsın; zünnârını kesmeden iymanı arzularsın... Unutma ki, sofi'ye cennet ve âşıka didâr hazırlanmıştır.
Habib-i Hüdâ, şefi-i rûz-i ceza efendimizden rivayet olunmuştur ki, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, bir kulunu sevdiği zaman Cebra'il aleyhisselâma hitap buyurur:
— Ey Cebra'il!.. Ben, şu kuluma muhabbet ettim. O kuluma sen de muhabbetini arzeyle ve onu sev...
Cibril-i emin, bu hitab-ı izzete muhatap olunca, o kula muhabbet eder ve semâ ehline de seslenir:
— Ey ehl-i semâ!.. Vâcib-il-vücud hazretleri, şu kuluna muhabbet etmiş bulunduğundan, sizlerin de onu sevmeniz iktiza eder.
Bu ikaz ve ihtar üzerine, bütün semâ ehli o kula muhabbetlerini arzeylerler.
Böylesine bir iltifat-ı celile mazhar olan kulda da muhabbet-i ilâhi eserlerinin zâhir olması zaruri olduğundan, o kul dünya âleminde ve yeryüzünde, toprak üstünde iken muhib ve mahbub olur, o kulun kalbinde Muhabbetullah bulundukça kâ'inata mahbub görünür.
Ancak, aşka düşenin halini âşık olanlar bir nebze bilirler.
Âşıkların hallerini ise hakkıyle ancak Allahu tealâ bilir. Ne var ki, Allah azze ve celle aşka talip olmayınca, kul aşka talip olamaz. Âşık olunacak mahbub da ancak O'dur, dost da ancak O'dur ve ondan gayrı dayanacak ve güvenecek yoktur. Firar O'nadır, rücû yine O'nadır. Lûtuf, kerem ve ihsan ondadır ve ondandır. O, bu âlemi aşk ve muhabbet üzere halk ve icat eylemiştir. Gizli hazinesini, aşkı ve muhabbeti üzerine döküp saçmıştır. Bütün mahlûkatı da muhabbeti üzere halk ve icat buyurmuştur. Onun için, âşıkları pervane gibi aşk ateşine yanmıştır.
Ey benim din kardeşim ve Hak yoldaşım:
Sen de aşk-ı ilâhi ateşine yan ki, mâ-şuk-u hakikiye erişesin. Hak ile her dem buluşasın, cemal-i lâ-yezâli müşahede
edesin, Rabbinle tenhalarda konuşasın, kesrette vahdet ve vahdette kesret makamına ulaşasın.
Aşıklar, aşk-ı ilâhi ile âb-1 hayat-ı câvidaniyi bu âlemden içerler. Hak uğruna, Hak için bu âlemden baş ve candan, cennet ve rıdvandan geçerler. Bu makamlardan geçenler, makamın sahibine erişmişlerdir. Sana, şahdamarından daha yakın olan Allahu tealâ hazretlerine, ancak aşk ve muhabbetle erişilebilir. Bu cihana gelmekten asıl murad da işte budur. Bu yola da; ancak ve yalnız mâ'budunun ve mahbubunun Habib'i. olan ve Allah'ın en sevgili kulu bulunan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu tealâ aleyhi ve selleme ittibâ etmek sayesinde girilebilir. Kur'an-ı kerime ittibâ ise, mahbubun hidayeti iledir. Zira, Mahbub-u hakiki olan Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri dilediği kulunu hidayete ve dilediği kulunu dalâlete iletir. Bu hidayetin tamını ve tamamı, Habib-i edib-i Kibriyâ efendimizdir. Dalâletin tamını ve tamamı da, remzi de Iblis ve ona tâbi olan nefistir. Şeytana tâbi olan, nefsine tâbi olmuş olur. Allahu tealâ'ya tâbi olan da Resûl-ü Kibriyâ'ya tâbi olur.
Bu iki yoldan birisinin sonu cennet ve rıdvan ve rizayı Rahman'dır. Diğeri de, cehennem ikab, azap ve dereke-i piyrândır. Cennete varan ve didâr-1 ilâhiyye eren yol, Habib-i edib-i Kibriyâ'nın yoludur. Azaba ve ikaba varan yol ise şeytanın yolu olan tarik-i dalâlettir. Dalâlet yolunda olanlar, bu âlemde yalnız yemek ve içmek, gülüp eğlenmek, tûl-ü emel peşinde koşmak, olmadık hayallerle uğraşmakla meşgul olurlar ki, bu sıfatlar Kitabullah'ta zemınedilen kötü ve çirkin hallerdir. Niçin yaratıldığını bir türlü anlayamayan, Hakka yüz çeviren ve.
hilkatlerinin aslını anlamak istemeyen kâfirler ve fâsıklerdir.
Cennete varan ve didâra eren yolda yürüyenler ise, bu âlemde yaşamak için, kulluk görevlerini hakkıyle ve lâyıkıyle yerine getirebilecek kuvveti kazanmak için helâlinden yiyenler ve helâlinden içenlerdir. Hak için, Hak namına gülen ve yine Hak için, Hak namına ağlayan, hayatlarıni ve sayılı nefeslerini Hakkı zikrederek, verdiği ni'metlere şükrederek, kudret ve azametini fikrederek geçirenlerdir ki, Hakka âşık olduklarından daha bu âlemden cennete girer, rizaya ve didâra erer ve mazhar-1 zât olurlar.
Âşıkların ve sadıkların mazhar oldukları bu üstün ve yüce rütbe ve makamları göremeyen, aslında herbirisi bakar kör olan kâfirler ve gafiller, yarın vuku'u muhakkak ve mukadder olan âhiret ve ebediyyet âleminde, mü'min ve muvahhidlerin eriştikleri rütbe ve mertebeleri görüp anlayınca, ne kadar yanıldıklarını ve aldandıklarını farkedecekler ve çok hayıflanacaklardır ama, ne yazık ki iş işten geçmiş olacaktır ve bu yakınmaları onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır. Onlar, akl-ı maaşlarının tezvirlerine aldanmış, bu dünyanın geçici ziynetlerine kanmış ve Allahu tealâ'dan gafil olmuşlardır.
Ne var ki, islâmiyyeti yalnız namazdan ve oruçtan ibaret sayan ve sananlar da, aşk-ı ilâhiden ve muhabbet-i peygamberiden nasipleri olmayan bahtsızlardır ki, âşıkların ve sadıkların erdikleri muhabbet cennetine bakarak mazhar-ı didâr olduklarını anlayınca, pek çok hayıflanacaklardır ama ne fayda! Namaz, oruç, hac ve zekât islâmın rükünlerinden ve şartlarındandır, özellikle Kelime-i şehadetin cehennemden azad olunmağa sebep teşkil ettiği muhakkaktır. Fakat, unutmamalıdır ki, sofular cennette kaldılar ve âşıklar ise didâra erdiler.