Iki genç ve kuvvetli koç, bir mer'ada döğüşüyor; kurt da tepede onların döğüşlerini seyrediyordu. Koçlar, kıran kırana birbirlerine saldıradursünlar, kurt ağzının suları akarak ve dilini yalayarak kendi kendine söyleniyordu:
— Döğüşün koçlarım döğüşün!…. Bu döğüşünüzden öylesine zevk alıyor ve hoşlanıyorum ki, bunu sizin anlayabilmenize imkân yoktur. Aman biraz daha döğüşün, biraz daha yorulun ve kuvvetten düşün ki, geleyim ikinizi de ağız tadıyla yiyeyim ve mideme indirip sindireyim...
Evet, aziz ve muhterem din kardeşlerim ve hak yoldaşlanm!..
Dikkat buyurunuz, fırından aldığımız bir somun ekmeği bölüp parçalamadan bütün olarak yiyemez ve yutamayız. Onun için, önce dilimlere ayırır ve lokma lokma ederek âfiyetle karnımızı doyururuz değil mi? Işte, müslüman Türk milletine oynanmak istenen oyun da aynen böyledir. Bizi, tıpkı o bir somun ekmek gibi dilimlediler ve şimdi de lokma lokma ederek yutmağa hazırlanıyorlar ve ne yazık ki, hepimiz de bunun mutlâka böyle olacağını bile bile seyirci kalıyoruz.
Def'alarca tekrarladık, yine de aynı iddiada israr ediyoruz:
Müslüman Türk milletinin, cihanda bekası dinine sadakat ve samimiyetle bağlı olmasıyla kaim ve mümkündür. Çalışmak üzere Almanya'ya giden işçi kardeşlerimize, bir takım kanı bozuk ve nidüğü belirsiz kişiler sokulmakta ve on bin mark karşılığında onları dinden ve iyınandan mahrum bırakmağa çalışmaktadırlar. Bir çoklarını hristiyanlaştırdıkları maalesef bir vakı'adır. Daha acısı da şudur ki, tanassur eden bu gafillerden hiçbirisi (Ben Türk'üm!) diyemiyor ama, rahatlıkla (Ben, hristiyanım...) diyebiliyor. Hattâ, Türk olmaktan nefret edenler ve Türk olduklarını açıkça inkâra yeltenenler bile oluyor.
Tarihi bir gerçek vardır ve bütün dünyada denenmiştir:
Bir millet, hangi medeniyetin etkisi altında kalmışsa ve hangi milletin dinine girerse, o milletten olur. Bunun sayısız örnekleri vardır. On bin mark karşılığında hristiyanlığı kabul edenler ve gerdanlarına salibi altın zincirle asanlar da, hiç kuşkusuz hemen Alman oluveriyorlar, ya da bulundukları ülkenin milliyetini benimsiyorlar.
Denilebilir ki:
— Hristiyan da olsalar ne çıkar? Şeri'atimize göre, Hristiyanın kızı alınır ve usulüne uygun olarak kestiği hayvanın eti yenilir. Ne de olsa, bir din sahibi olmuştur. Ya, hiçbir dini kabul etmeyen, Allahu talâ'nın varlığını ve birliğini inkâr eden, ne mescide ne kiliseye ve hattâ ne de sinagona gitmeyen Allah'sız, dinsiz, iymansız güruha satılsalar ve katılsalar nice olurdu?
Biz de, buna âcizane cevap verir ve deriz ki:
— Hangi tarafa geçerse geçsin, hangi yolu seçerse seçsin, bunların bu tarzda yetişmelerine sebep olan kimdir veya kimlerdir? Okullarda, yavrularımıza bir çok dersler öğretilir ve eğitilirken, din derslerini ana ve babalar aile yuvalarında versinler diyen düşüncesizler mi? Toplumun zorlaması sonucu okul programlarına din eğitimi konulduğu halde, bunu öğrencinin veya velisinin keyfine ve ihtiyarına bırakan, dileyen din derslerine girer, istemeyen girmez diye sözüm ona özgürleştiren beyinsizler mi? Yıllar yılı, lâ'ikliği dinsizlik gibi yorumlayan ve uygulayan bahtsızlar mı? Din eğitimini savsaklayan, önemsemeyen bu zihniyet değil midir ki, bir çok gençlerimizi Allah'sız, dinsiz ve iymansız bırakan?
Unutmamalıdır ki, biz kâfirlerin dahi zatlarına değil, sıfatlarına buğzederiz, Allahu sübhanehu ve tealâ, âdemoğullarını en üstün ve şerefli mahlûk olarak yaratmıştır. Ama, siz içine tertemiz mâ'nevi hasletler konulması gereken bir kabı, meselâ kristal bir kâseyi boş bırakırsanız, eloğlu gelir ona pislik doldurur. Oysa, o kap nefis bal şerbetleri içilmek için halk ve icad olunmuştur.
Netice itibariyle, dinden ve iymandan mahrum bırakılan Allah'sız kalplere içeriden ve dışarıdan yapılan maddi ve mâ'- nevi tazyikler, telkinler ve tezvirler tesirini göstermeğe başlamıştır. Mâ'sum yavrularımızdan bir çoğu maalesef kendi dinine, kendi milletine ve kendi vatanına ve vatandaşına düşman kesilecek derecede şartlandırılmış, öz kardeşine silâh çekecek ve onu acımadan öldürebilecek, topluluklara yaylım ateşi açabilecek, banka soyabilecek kadar canavarlaştırılmıştır.
Soruyorum sizlere, asıl suçlu kimdir ve kimlerdir? Mâ'- sum yavrularımızın yalnız fizyolojik yapıları ile uğraşan, ana ve baba olmayı yalnız evlâtlarını temiz ve iyi gıdalarla beslemek, vitaminlerle desteklemek temiz pâk giydirip kuşatmak, dilediği gibi yaşatmak sayan ve sanan ve onların ruh ve mâ'- na yapıları ile hiç mi hiç ilgilenmeyen bizler değil miyiz? Onlara ellerini yıkamayı dahi öğretemedik ve üstelik kara boyaya batırdık, onlar da o kirli ellerinin karasını şimdi bizlerin yüzlerimize sürüyorlar. Belinde çift tabanca ile dolaşan bir genç, karşı gruptan bir kardeşinin kurşunlarına hedef olarak öldüğü zaman, cenaze törenindeki kalabalık arasında babasının da bir elini havaya kaldırmış olduğu halde gazetelerde intişar eden bir fotoğrafını görmüş ve o zaman kendi kendime düşünmüştüm:
— A efendi!. Allahu tealâ, hiçbir ana ve babaya böylesine evlât acısını tattırmasın ama, senin oğlun aylarca belinde çift tabanca ile dolaşırken, cenazesinin peşi sıra havaya kaldırdığın elin nerede idi? O elle, yavrunun üstünü başını arayıp:
(Oğul!.. Bu çift tabanca da ne oluyor? Bunları neden ve kime karşı taşıyorsun?) diye sormak aklına gelmedi mi? Oglun, o çift tabanca ile karga mı avlayacaktı? Tahsil çağındaki bir gencin beline silâh değil kitap, eline tabanca değil kalem vermek gerekmez miydi? Başkalarının, hattâ başkalarının da değil, arkadaşlarının, öz kardeşlerinin canlarına kıymak için aylarca belinde çift tabanca taşıyan bir gencin, serseri bir kurşuna hedef olması ne kadar tabiî ise, ana ve babasının da evlât acısı çekmesi o kadar normaldir. Eden bulur ve inleyen ölür.
Zâlim yine bir zulme giriftar olur âhir, Elbette olur ev yıkanın hanesi viran!..
Allah azze ve celle hazretleri kitab-ı mübiyninde açıkça:
(Birbirinizle döğüşmeyiniz, korkaklaşır ve zayıflarsınız, nusret ve devletiniz elden gider. Sabrediniz, zira Allahu tealâ sabredenlerle beraberdir.) buyuruyor. Resûl-ü müctebâ: (Bize karşı silâh taşıyan, bizden değildir.) buyuruyor. Bu ilâhi emirlere ve ihtarlara uymayanlar, daha bu dünya âleminde iken cezalarını görüyorlar ama bir türlü ayılamıyorlar. koca adamlar çıkıyor, kocaman kocaman beyanatlar veriyorlar:
— Şeri'atçiliğe de, Marksizm'e de karşıyız! diyorlar.
Şeri'at, baştan sona Kur'an-ı azim-ül-bürhan olup Allah kanunudur. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri de kendi kanununu elbette ve elbette yürütmeğe kadirdir ve muktedirdir.
Birinci meşrutiyettenberi kaç defa anayasa yahut teşkilât-ı esasiye kanunu değiştirdik. Oysa, şeri'at hükümleri ilâ yevm-il kıyam bâki ve pâyidardır. Siz, fâni insanlar sık sık değişen, degiştirilebilen kanunlarınızı yürütürsünüz de, yerlerin ve göklerin yaratıcısı kendi kanununu yürütemez mi sanıyorsunuz? Bir asır içinde insanlık âlemine felâketten, sefaletten, esaretten, azap ve ıztıraptan gayrı hiçbir şey getirmeyen Marks