Gözleri kör ve fakat kalp gözü açık bulunan bir ârif-i billâha, yukarıda vasıflarını açıkladığımız zâlim kâfirlerden birisi istihza niyyeti ile sordu:
— Allahu tealâ, senin gibi âbid ve zâhid bir zatın gözlerini neden kör etmiş, acaba bunun sırrını ve hikmetini anlayabildin mi?
O zât-1 akdes, kendisine şu cevabı verdi:
— Elbette bilir ve Rabbime hamd-ü senâ ederim. Senin gibi kâfirlerin ve zâlimlerin yüzlerini görmemem için Allahu zül-celâl vel-kemâl hazretlerinin beni kör ettiğini bilirdim ama, senin bu sorun üzerine şimdi hakkal-yakin buna kanaat getirdim, dedi ve o zâlim kâfiri susturdu.
Muhterem din kardeşlerim:
Dersimizin başında me'al-i münifini açıkladığımız El-Hıcr sûre-i celilesinin 1-2-3. âyet-i kerimelerinde, Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri:
— Habibim!.. Kendini üzme, o inatçı münkirler ve kâfirler için kalbin mahzun olmasın. Artık onları islâma ve iymana davet etmekten de vazgeç ve onları kendi hallerine bırak...
Çünkü, onlar iyınan etmezler. Sana onların kaderlerini ilm-i ezelim ile haber veriyorum. Onları ne iyman ve islâm'a davet et, ne cennetle müjdele ve ne de cehennemle korkut! Bırak onları kendi hallerine, diledikleri gibi yesinler, içsinler, gezsinler, eğlensinler, şehvet ve şöhretlerini temin ve tatmin etsinler, mal ve para biriktirsinler, avuntular ve kuruntular içinde gönüllerince yaşasınlar. Bu isyan ve tuğyanlarının, bu gaflet ve hezeyanlarının cezasını pek yakın bir gelecekte çekecekler, Allah ve Resülüne karşı gelmenin ne demek oldugunu seçecekler, bir tuzak olan dünya dolabından önünde sonunda onlar da
göçecekler, küstahlıklarının kendilerine nelere mal olduğunu pek acı bir şekilde farkedecekler, gerçekleri o zaman görecek ve bileceklerdir. Haram-helâl demeden ellerine geçen herşeyle beslenen vücutlarını kabirlerinde yılanlar, çıyanlar ve böcekler kemirecekler, kimseye el sürdürmedikleri nazik bedenlerini cehennem ateşleri dağlayıp sömüreceklerdir. Dünya âleminde neş'e ve safa ile attıkları kahkahalar, pek yakın bir gelecekte feryat ve figâna, sofralarını süsleyen nefis yiyecekler zakkuma, içtikleri çeşitli içkiler mâ-i hamime dönüşecektir. Geceleri istirahat edebilmek için büyük fedakârlıklarla satın aldıkları konforlu yataklar, içi ateş dolu birer tabuta, milyonlar harcayarak yaptırdıkları lüks villâ, köşk ve konaklar, cehennemin derinliklerindeki barınaklara tebeddül edecek ve işte o zaman dünyaya yalnız yiyip, içmek, gezip tozmak ve hayvanlar gibi sevişip tepişmek için gelmediklerini anlayacaklar, kıt ve kısır akılları ile tasarladıkları hayal ve umutların ne kadar boş ve faydasız olduğunu, dünya hayatının bir rü'yâdan, basit ve âdi bir oyundan, avuntudan, kuruntudan, mal ve evlât çoğaltma yarışından ibaret bulunduğunu, sahibi olduklarını zannettikleri ve hiçbir zaman ellerinden çıkmayacağını sandıkları madde, servet, lüks, ziynet, mal ve mülk, masa, kasa, kese, rütbe, makam ve unvanın gözlerini kapatır kapatmaz ellerinden çıkıverdiğini, başkalarının hattâ hiç sevmediklerinin ellerine geçiverdigini, bunların hiçbirisinin âhirete yararı olmadığını farkedecekler, ömür boyu peşinde koştukları hayallerden hiçbirisini beraberlerinde getiremedikleri halde, hepsinden sorumlu tutularak hesap vermek zorunda kaldıklarını idrak ve iz'andan yoksul kafacıkları zebanilerin topuzları inip kalktıkça öğrenecek, ibretsiz gözleri o zaman gerçekleri görecek, Hak kelâmını bir türlü işitmeyen kulakları cehennemin öfkeli gürleyişini duyacaklardır. Hak kelâmını anlamaya tıkalı olan o gafil kulakların zarları, zebanilerin ürpertici sayha ve nâ'ralarının yanı sıra, cehennem ehlinin feryat ve figanları ile titreyecek, Allahu tealâ'- ya âsi olmanın, Kur'an-ı aziyme karşı çıkmanın, peygamberleri yalanlamanın, âlimleri ve salihleri hor görmenin, ehl-i iymana hakaret etmenin ne büyük bir cinnet ve cinayet olduğunu idrak edecektir. Yürekler püryân, dideler giryân, sineler uryan olduğu halde cehenneme doğru sürüklenirlerken, Allahu azim-üş-şânın o zamana kadar düşünemedikleri kudret ve azametini tefekkür edecekler, Allahu sübhanehu ve tealâ'yı zikretmeyen dilleriyle yanıp yakınarak: (Ah!.. Ben, ne yaptım?
Ömrümü hevâya verdim, kendime yazık ettim. Nolaydı dünva âlemine bir hayvan olarak gönderilseydim, nolaydı bugünleri görmeseydim, kısacık ömrümü zevk-u sefa ile eritip çürüteceğime, yük taşısaydım, şimdi de kara toprak olsaydım...)
diye hayıflanacaklardır. Ne var ki, bu yakınmaların ve bu pişmanlığın onlara hiçbir yararı olmayacaktır:
Yevme yanzur-ül-mer'ü mâ kaddemet yedahü ve yekul-ülkâfirü yâ leyteni küntü türâba..
En-Nebe: 40 (O gün, herkes ellerinin ne takdim ettiğine, o güne kadar hayır ve şer neler yapmış olduğuna bakacak ve kâfirler keşke dünyada toprak olaydım, hiç yaratılmasa idim, bu hesap ve azabı görmese idim, diyeceklerdir.)
Ey ehl-i iyman:
Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. El-hamdü lillâh, bizleri ehl-i iyman, tâbi'i Kur'an ve ümmet-i Habib-i Rahman olmak şerefiyle müşerref kılmıştır. Bu büyük ni'metin kıymetini bilelim, her nefes hamd-ü senâ edelim, Allah ve Resûlünün emir ve irade buyurduğu yoldan gidelim. Zira, kadr-ı kıymeti bilinmeyen ni'metler, şükrü edâ edilmeyen servetler, maddi veya mâ'nevi bütün ziynetler kulun elinden alınır. Şükrün arurlması, ni'meti artırıp çoğalttığı gibi, şükretmemek de o ni'- metin zevaline sebep olur. Bahş ve ihsan buyurulan ni'metlere şükretmemek, yani bir bakıma küfran-ı ni met eylemek, azapların en şiddetlisini seçmekten farksızdır. Allah azze ve celle:
(Ihsan eylediğim ni'metlere şükrederseniz, size ni'metlerimi çoğaltırım. Küfran-ı ni'met edenlere karşı ise, azabım gayet şiddeîlidir.) buyurmuştur.
Bizler için en büyük ni'met; iyman'dır. Kur'an-ı azim-ülbürhandır, Habib-i edib-i Rahman'dır. Resûl-ü müctebâ, bize Hakkın en yüce ni'metidir. O yüce ni'metin kıymetini bilenler, iyman ve islâm ile müşerref ibadet ve tâ'at ni'meti ile mükellef olurlar, zühd-ü tekvâ sahibi bulunurlar, aşk ve ihlâs ile kulluk görevlerini yerine getirirler. Bunun için ehl-i iymana bahş ve ihsan buyurulan bu ni'metlerin, fâni dünya hayatında kadrini ve kıymetini bilmeli, şükrünü eda etmeli, rizayı ilâhiyye varacak tek yol olan sırat-ı müstakiymde sadakat ve samimiyetle gitmeliyiz ki, Rabbimiz ni'metlerini artırsın, iymanımızın nurunu ziyadeleştirsin ve bizleri sevdiği kullar zümresine dahil etsin. Rizayı ilâhiyyeye mazhar ve vâsılı didâr olmanın sırrı ve çaresi ancak budur. Kur'an-ı mübiynin zevkini ve şevkini ruhumuzda duymak, onun emirlerine ve hükümlerine aynen ve harfiyyen uymaktır. Kendilerini, Kur'an-ı kerim aynasma arzetmeyen bahtsızlar, bu dünya hayatından elleri ve yüzleri kapkara olduğu halde ebediyyet âlemine göçerler. Kur'- an aynasına sık sık bakabilmek bahtiyarlığına erişenler ise, ellerindeki ve yüzlerindeki kiri pası seçerler, arınıp paklanarak tertemiz âhiret âlemine geçerler.