Her nefes bu nüh felek çarh üzre devran eyleyen, Künbed-i arş-ı Muallâ gizlidir, Adem'dedir...
Cümle eşyayı bir yüzden musannâ gösteren, Aks-i mir'at-ı mücellâ gizlidir, Âdem'dedir...
Hilmiyâ gel âdemi bil, âdemisin âdemi;
Fâtem ile mühr-ü ulyâ gizlidir, Adem'dedir...
Ey ehl-i aşk!..
Duymadın mı? Oğrenmedin mi? Sana, hiç kimse söylemedi mi? Sultan-ı serir-i din-i mübiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Mu'iyn efendimiz hazretleri:
— Ey benim ashabım ve ümmetim!.. Sizlerden biriniz:
Bana, benim âl ve evlâdıma muhabbet üzere vefat etse, şehitlik rütbesine ererek âhiret âlemine göçmüş olur. Bana ve âl-ü evlâdıma muhabbet üzere vefat edenlerin bütün günahları affolunmuş bulunduğu halde irtihal-i dâr-ı beka etmiş bulunur, buyurmuşlardır.
Allah ve Resülünü seven, ehl-i beyt-i Mustafa'ya, âline ve evlâdına muhabbet eden kutlu kişiler, esasen her türlü günahlardan kaçınırlar. Bakınız, iki cihan serveri daha ne müjdeler veriyor:
— Bir kimse; beni, âl ve evlâdımı severek vefat etse, tövbe ve istiğfar edicilerden olduğu halde teslim-i ruh eyler.
— Bir kimse; beni, âl ve evlâdımı severse, son nefesini iyman-ı kâmil üzere verir, kâmil ve mütekâmil bir mümin olarak âhiret âlemine intikal eder.
— Bir kimse; beni, âl ve evlâdımı severse, son. deminde Azra'il aleyhisselâm ile Münker ve Nekir hazerâtı kendisini cennet ile müjdelerler.
— Bir kimse; beni, âl ve evlâdımı sevdiği halde vefat ederse, o kimsenin kabrine cennet-i â'lâdan iki pencere açılır.
— Bir kimse; beni, âl ve evlâdımi severek vefat ederse, kimsenin kabri rahmet meleklerinin ziyaretgâhı olur.
— Bir kimse; beni, âl ve evlâdımı severse, o kimse ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı üzere vefat eder.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin bu müjdelerinden sonra bazı ihtar ve ikazlarını da ilâve edelim ki, bazı gafiller ve cahiller de nasiplerini alsınlar, hak ve hakikati anlasınlar. Habib-i edib-i Kibriya şöyle buyuruyorlar:
— Bir kimse; bana, âl ve evlâdıma buğz ve adavet ederek yani düşman olarak mürd olsa, o kimse alnında (RAH-
MET-İ İLÂHİYYEDEN MAHRUMDUR) yazısı bulunduğu halde mahşer yerine sürülür. (Ne'ûzü-billâh!..)
— Bir kimsenin kalbinde bana, âl ve evlâdıma karşı zerre miktarı düşmanlık bulunduğu halde mürd olsa, o kimse iymansız olarak can verir ve kâfir olarak âhirete intikal eder.
— Bir kimsenin kalbinde bana, âl ve evlâdıma karşı zerre miktarı düşmanlık bulunsa, o kimse ebediyyen cennetin kokusunu duyamaz.
Aziz kardeşim:
Şu kıt'ayı def'alarca tekrarladık ve bir daha tekrarlıyoruz:
Muhabbetten Muhammed oldu hasıl, Muhammed'siz mühabbetten ne hasıl?
Resûl-ü zişânı, ehl-i beytini, âlini, evlâdını, ashabını, ahbabını candan, yürekten, bilerek ve inanarak sevmekte büyük yararlar vardır. Bir kimse, iki cihan serverinin ehl-i beytine, âline ve evlâdına herhangi bir iyilik etse, bu ihsanının mükâfatını bizzat Habib-i edib-i Kibriyâ'dan alır, Rahmeten-lil-âlemiyn olan Resûl-ü müctebâ ona ihsanda bulunur.
Biraz önce, kâfirlerden söz etmiştik. Peki, kâfir kimdir ve nedir?
Kâfirler, belli başlı üç kısımdır:
I. Bu nevi kâfirler, kendileri inanmazlar ama, bir mü'- minin iymanına ve müslümanların ibadetlerine de karışmazlar. Resûl-ü Kibriyâ'ya hiçbir şekilde tasallût ve tecavüz etmezler. Hattâ, kendileri iyman etmedikleri halde, iyman edenlerin inançlarına imrenirler ve Resûl-ü zişâna saygı duyar, hiç degilse saygısızlıktan kaçınırlar.
Bu gibilerin, âkibetlerinin hayırlı olması mümkün ve muhtemeldir.
II. Allahu tealâ'ya, Resûl-ü müctebâ'ya, âhiret ve kıyamete inanmazlar ve üstelik inananların bu inançlarına mâni
olmağa, ellerinden gelirse câmi ve mescit gibi ibadethanelerin yollarını keserek mü'minleri ibadetlerinden alıkoymağa çalışırlar. Fırsat ve imkân buldukça, mü'minlere sataşır ve hattâ zulmederler. Bu zulüm, tecavüz ve tasallûtlarını âdeta kendilerine şi'ar edinirler. Onlar için hayat yiyip, içmekten, gezip eğlenmekten, cinsi münasebette bulunmaktan, mal ve para toplamaktan ibarettir. Gönüllerince yaşayabiimeleri için akla hayale gelmeyecek rezalet ve dena'ati rahatlıkla irtikâp ederler, kötü ve çirkin yaşayış tarzlarını sürdürebilmek uğurunda, insanı insanlığından utandıracak her türlü vahşet ve hattâ cinayeti mübah görürler. Onların, inançlarına göre âhiret diye bir şey yoklur, kendilerinden hiçbir şekilde hesap sorulmayacaktır, ne yaparlarsa yanlarına kâr kalacaktır. Bu bedbaht gafillerin bütün düşünceleri, günlerini gün etmek ve diledikleri gibi yaşamlarını sürdürmektir. Kendilerine bu durum ve tutumlarının yanlış olduğu anlatılsa, dünya hayatında bile bir hesap sorma sistemi mevcut bulunduğu hatırlatılsa, bu gerçekleri anlatan ve hatırlatanlar ister bir peygamber-i zişân, isterse onların mirasçıları olan ulemayı kirâm olsa, yine de inanmazlar ve üstelik doğru yolu göstermeğe çalışan bu zevatı susturmağa çalışırlar. Gönüllerince ve diledikleri gibi yaşayabilmek için katlanamayacakları hiçbir fedakârlık, göze alamayacakları hiç bir aşağılık ve bayağılık yoktur. Bunlar en azılı ve en korkunç kâfirlerdir.
Bu güruhtan olan kâfirlere kıyamette soru bile sorulmayacak ve hepsi zebaniler tarafından perçemlerinden yaklanarak yüzüstü cehenneme atılacaklardır.