Aşere-i mübeşşereden yani dünya hayatında iken cennetle müjdelenilen on mutlu ve kutlu kişiden birisi olan Sa'ad ibn-i Vakkas radıyallahu anh rivayet ediyor:
Uhud savaşında, Abdullah bin Cahş radıyallahu anh, ba:
na:
— Yâ Sa'ad!.. Neden dua etmiyorsun? Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri gazada bulunan gazilerin dualarını mutlakâ kabul buyurur. Bu, bizim için büyük bir mâ'nevi devlet ve ni'- mettir, en büyük ganimettir, dedi. Gerçekten de öyle idi, başta âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûl-ü Kibriyâ olmak üzere ashab-ı kirâmdan Ebu-Bekir, Ömer ve Allah'ın arslanı Ali, Resülullah'ın arslanı Hamza ve diğer büyük islâm müca.
hitleri hazır bulunuyorlardı. Abdullah bin Cahş ile bir kenara çekildik, gözlerimiz düşmanda ve ellerimiz kılıç ve oklarımızda olmak üzere gönüllerimizi ve dillerimizi dua ile Rabbimize bağladık ve niyazda bulunduk. Ben:
— Yâ Rab!.. Bu savaşta karşıma öyle kuvvetli ve mahir bir kâfir silâhşörü çıkar, onunla çarpışayım, onu yenerek pis vücudunu dünya yüzünden kaldırayım ve ganimetini alayım, diye yalvarıyordum. Abdullah bin Cahş, benim bu duama (AMIN) dedikten sonra şöyle dua ediyordu:
— Ey kudret, kuvvet ve azamet sahibi Allah'ım!.. Beni de, kâfirlerin en iyi döğüşen, en iyi silâh kullanan birisiyle karşılaştır. Senin yolunda onunla savaşayım. O kâfir, beni şehid etsin kulağımı, burnumu kessin. Yarın, kıyamet günü huzur-u izzetine çıkarak sana kavuştuğum zaman: (Ey Abdullah!.. Burnun ve kulakların nerede? Onları kim kesti?) buyurduğunda:
(Yâ Rab!.. Herşeyi hakkıyle ve lâyıkıyle bilen, gören ve işiten ancak sensin. Burnumu ve kulaklarımı, senin dinin olan din-j mübiyn-i islâm uğurunda ve Resûl-ü zişânın yolunda savaşırken kâfirler kestiler.) diye cevap vereyim, bu mâ'ruzatımı o zaman tasdik buyurarak bu âciz kulunu iltifat-ı ilâhiyyene mazhar kıl ve bu duamı kabul ve müstecâb eyle, diyordu.
Gerçekten, Abdullah bin Cahş'ın (Radıyallahu anh) duası kabul buyuruldu ve öyle. anladım ki benim duamdan da daha hayırlı oldu. Aynı gün akşama doğru onun mübarek cesedini gördüm, şehid edilmiş kanlar içinde yatıyordu ve burnu ile kulakları da kâfirler tarafından kesilmişti. Bu hale şahit oluncaya kadar kendi kendime hep düşünür: (Ne hikmete mebni
kâfirler, islâm şehidlerinin uzuvlarını keserler? Bu alçaklığı neden işler?) derdim, bir türlü bu denaate akıl erdiremezdim.
Fakat, Abdullah bin Cahş'ın duasının kabul buyurulmasının sonucu olduğunu bu vesile ile el-hamdü lillâh öğrendim.
Ey âşık-ı sadık!..
Hiç kuşkun olmasın ki, yarın Hz. İmam-ı Hüseyin radıyallahu anh ile ehl-i beytinin erkekleri, huzur-u ilâhiyyeye kesik başları koltuklarının altında olarak cem'u haşrolacaklar ve günün Hâkim-i mutlâkı olan Allahu tealâ ve tekaddes hazretlerinin:
— Yâ Hüseyin! Ey sevgili Muhammed'imin sevgili torunu ve onun yakınları!.. Ey benim arslanım olan Hayder-i Kerrâr'ın ve Habib-i edibimin (O, BENIM PARÇAMDIR) dediği Fatıma'tüz-Zehra'nın sevgili oğulları ve torunları!.. Başlarınız neden kesildi? sorusuna karşılık:
— Yâ Rab!.. Senin yolunda ve Resûlulünün şeriati uğurunda başlarımız zalimler tarafından kesildi, cevabını vereceklerdir.
O büyük gün, elbette ve elbette bütün zâlimler yaptıkları zulmün cezasını çekeceklerdir. Habib-i edib-i Kibriyâ'nın gözünün nuru, kalbinin süruru olan Hz. İmam-ı Hüseyin Radıyallahu anh ve yakınlarına böylesine bir vahşet ve zulmü revâ gören zâlimler ve yardakçıları da, gazab-ı ilâhiyye uğrayacaklar ve azabın en şiddetlisini mutlâka tadacaklardır. Onlar da her zâlim gibi, yaptıkları bu zulmün cezasını ebediyyen çekmek üzere cehenneme sevk olunacaklardır.
Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
(Kıyamet günü, Arasat meydanında bütün insanlar hesaba çekilmek üzere toplanacaklardır. O büyük hesap gününün şiddet ve dehşetinden, kafa tasları içinde beyinler kaynayacak, gözler korkuyla yuvalarından fırlayacak, bütün peygamberler korkuyla dizüstü çökecekler, mahşer halkı tiril tiril titreyecekler ve hesaplarını vermek üzere sıralarını bekleyeceklerdir. Işte o zaman, arş-ı âlânın örtüsü altından bir ses yükselecektir:
— Ey hesap vermek üzere bekleşenler!.. Başlarınızı önünüze eğin ve gözlerinizi kapatın. Habib-i edib-i Kibriyâ'nın sevgili kızı, bütün kadınların efendisi Fatıma't-üz-Zehrâ, Hazret-i Betül geçecektir. Ona ihtiram ediniz, denecektir.
Bu emri işiten bütün malışer halkı, başlarını önlerine eğecek ve gözlerini kapatacaklardır. Seyyide't-ün-nisâ Hz. Fatıma't-üz-Zehrâ radıyallahu anha validemiz, bir elinde büyük oğlu Hz. Hasan radıyallahu anh'ın zehirlenmesinde kullanılan tas ve diğer elinde Hz. Hüseyin radıyallahu anh'ın Kerbelâ'da dökülen mübarek kanına bulanmış gömleği olduğu halde, büyük bir vakar ve sükûnetle malışer halkının arasından geçecek ve Arş-1 ilâhinin önünde duracak ve mübarek ellerini kaldırarak niyazda bulunacaktır:
— ilâhi!.. Şüphe yok ki, âdil ve Cebbar'sın, azizün zülintikamsın. Oğullarıma bu zulüm ve vahşeti revâ gören zâlimlerle dâ'vamızı hallü fasleyle, diye yalvaracaktır.
Allahu zül-celâl vel-kemâl hazretleri, mutlâk adaleti ile tecelli buyurarak zâlimler hakkındaki hükm-ü ilâhisini tebliğ buyuracak ve sonra Hazret-i Betül tekrar tazarrû ve niyaz edecektir:
— Yâ Rab!.. Oğullarırın bu musibetine samimiyetle mahzun olarak ağlayanlara, nezd-i ilâhinde şefaatte bulunabilmek hakkını bana bahşeyle!..
Allah azze ve celle hazretleri, onun bu dileğini de is'af buyuracak ve evlâtlarının musibetlerine ağlayanlara şefaat etmek hakkını bahş ve ihsan edecektir.
Haseneyn-il-ahseneyn'in mâ'ruz kaldıkları zulüm ve haksızlıklara için için ağlayan ehl-i iymana Fatıma't-üz-Zehrâ validemiz bu sayede şefaat edebilecektir.
Bir diğer Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:
(Cebra'il aleyhisselâm kardeşim bana haber verdi. Hüseyn'im, muhakkak Fırat nehrinin kenarında katlolunacaktır.)
Bir Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:
Ehabbü ehl-i beyti ileyye El-Hasan-ü Vel-Hüseyn...
(Ehl-i beytimden bana en sevgili olanlar, Hasan ile Hüseyin'dir.)
Nihayet, bir Hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır:
Şebab-ü ehl-il-cenneti El-Hasan-u vel-Hüseyn...
(Cennet ehlinin gençleri, Hasan ile Hüseyin'dir.)
Resûl-is-sakaleyn, Imam-ül-Haremeyn ve Ceddül-Haseneyn-il-ahseneyn efendimiz dua ederlerken:
— Yâ Rab!.. Ben, Hüseyin'i severim. Hüseyin'imi sen de sev ve onu sevenleri de sev, diye niyazda bulunmuşlardır.
Resûl-ü zişânın Hz. Imam-ı Hüseyin'i ne kadar sevdikleri bu niyazlarından da açıkça anlaşılmaktadır. Netekim:
- Hasan benden, Hüseyin Ali'dendir, buyurdukları rivayet olunmaktadır.
Cennet ehlinin gençleri olarak tarif ve tavsif buyurdukları sevgili torunları için:
— Yâ Rab!.. Hasan ile Hüseyin'i severim. Sen de onlari sevenleri sev, buğzedenlere buğzeyle, niyazında bulundukları bilinmekte ve söylenmektedir.
Bir Hadis-i şeriflerinde de:
(Rabbim bana bu iki oğluma Hasan ve Hüseyin isimlerinl vernemi emrü ferman buyurdu.) denilmektedir.