Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Ebu-Mefâhir diyor ki: Yüzü örtülü bir şahsın, ağlayarak Kâbe-i muazzamayı tavaf ettiğini… — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 3 · s. 597

Ebu-Mefâhir diyor ki: Yüzü örtülü bir şahsın, ağlayarak Kâbe-i muazzamayı tavaf ettiğini gördüm. Gözyaşları arasında Rabbil-âlemiyne şöyle tazarrû ve niyaz ediyordu:

— Yâ Rab! Biliyorum, günahım affolunmayacak bir günahtır. Fakat, senin vâsi rahmet ve mağfiretin, elbette ve elbette benim günahımdan çok daha büyüktür, Rabbim beni affeyle, halime merhamet buyur, diye inliyordu.

Mekke-i mükerreme'nin ileri gelenlerinden onun bu haline muttali olanlar:

— Ey hakir günahkâr!.. Allahu talâ'nın rahmet ve mağfiretinden ümit kesmek küfürdür. Bu derece feryat ve figana ne lüzum var? diye sordular. O kimse cevap verdi:

— Ey Allah'ın kulları!.. Ben, öyle bahtı kara bir günahkârım ki, Kerbelâ'da şehid edilen ehl-i beyt-i Mustafa'nın ve bilhassa Hz. Imam-ı Hüseyin radıyallahu anh'ın mübarek başları Şam'a götürülürken, onların muhafazasına memur edilen yüzü karalardan birisi de ben idim. Arkadaşlarım olan zâlimler, Şam'a doğru giderken konakladığımız her yerde, içinde o mübarek şehidlerin mübarek başları bulunan sandıkları ortalarına alırlar ve böylece hem muhafaza vazifelerini görürler, hem de bir tarattan işret ederlerdi. Ben, içki içmezdiri. Bir konakta, aynı şekilde dinleniyorduk. Muhafız arkadaşlarımın hepsi serhoş olup sızdılar. Ben, içınediğim için ayık ve uyanık kalmıştım. Gecenin bir vaktinde, böylece otururken semadan nurani bir çadır indi, şehidlerin mübarek başlarının muhafaza edildiği sandığın karşısında kuruldu. O çadırdan, yüzleri ay gibi nurlu üç zât-ı şerif çıktılar ve şehid başlarını sandıktan çıkardılar. Bu nur yüzlü zevat-ı zevil-ihtiram, her şehit başını birer birer yüzlerine sürerek ziyaret ettiler. Büyük bir korku ve heyecan içinde, uzaktan olup bitenleri gözlüyordum. Birdenbire, karşımda nurani bir zat peyda oldu. Kendisine:

— Bu zevât acaba kimlerdir? diye sordum.

Bana cevap verdi:

— O gördüklerin, Dergâh-ı ilâhi mukarrebleri olan Cebra'il, İsrafil ve Mikâ'il aleyhimüsselâm'dır, dedi.

Bir süre sonra, Cebrail aleyhisselâm, gökten inen çadıra doğru seslendi:

— Yâ Adem!.. Yâ Şit!.. Yâ Idris!.. Hz. Adem, Şit ve Idris ' aleyhimüsselâm zâhir oldular ve her biri o mübarek şehid başlarını ziyaret ettikten sonra, Cebrail aleyhisselâm nida etti:

— Yâ Halilullah!.. Bu defa önde Hz. İbrahim olmak üzere İsmail, İshak, Yakub, Yusuf aleyhimüsselâm zâhir oldular

ve onlar da o mübarek şehid başlarını birer birer ziyaret ettiler. Cebra'il aleyhisselâm:

— Yâ Musa!.. Yâ Harun!.. diye seslendi. Bu defa da Hz.

Musa ve Harun aleyhimüsselâm zâhir oldular ve aynı şekilde mübarek şehid başlarını ziyaret ettiler. Cebra'il aleyhisselâm:

— Yâ Ruhullah!.. Yâ Meryem!.. diye seslendi. Hz. Îsa aleyhisselâm ile muhterem anneleri zâhir oldular ve onlar da şehid başlarını ziyaret ettiler. En sonunda, Cebra'il aleyhisse.

lâm:

— Yâ Habiballah lûtfen ininiz, diye seslendi. Baktım ki, ne göreyim? Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zâhir olur olmaz, Hz. Imam-ı Hüseyin'in mübarek başı bulunduğu yerden yetmiş adım kadar ilerleyerek iki cihan serverini istikbâl etti ve yüzünü Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin mübarek ayaklarına sürdü ve hazin bir sesle ağlayarak:

— Ey benim sevgili ve muhterem dedem!.. Vefasız ümmetinin bana ne cefalar ettiğini gördün mü? Yalnız beni değil, yâranımı, ehl-i beytimi ne hallere getirdiler, diye şikâyette bulundu.

Seyyid-ül-Enâm aleyhi ekmel-üt-tahiyyete ves-selâm efendimiz hazretleri gözü nuru sevgili Hüseyn'inin mübarek yüzünü vech- saadetlerine sürerek ağladılar ve orada hazır bulunan bütün peygamberler de ağlaştılar. O sırada, Cebra'il aleyhisselâm huzur-u fâiz-in-nuru cenab-i Fahr-i risalete gelerek:

— Yâ Resûlallah!.. Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerinin ferman-ı sübhanisi budur ki, eğer rizayı şerifiniz olursa, Kûfe şehri Lût kavminin oturduğu şehire döndürülecektir.

Zir-ü zeber edilecek, hâk ile yeksan kılınacaktır, emr-i ilâhisini getirdi.

Seyyid-ül-Ebrâr aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Gaffâr cevaben şöyle buyurdular:

— Ey Cebra'il kardeşim!.. Bilirsin ki, sabrım ve hilmim diğer bütün peygamberlerden ziyadedir. Onun için, şimdilik

sabrederim ve kıyamet günü o zâlimlerden elbette azab-ı şedid ile intikam alınır.

Cebra'il aleyhisselâm bunun üzerine:

— Hükm-ü celil-i ilâhi odur ki, zâlimlere hizmet eden şu muhafızlar, azap meleklerine teslim olunacaklar ve azab-ı râr ile cümlesi yakılacaklardır, buyurdu.

Biz muhafızlar elli nefer bahtsız kişiler idik. İçki içerek orada sızan kırk dokuz muhafızı, hemen o saatte azap melekleri ateşte kızdırılmış süngülerle helâk ediverdiler. Sıra bana gelince yalvardım:

— Aman... El-aman!.. Meded yâ Resûlallah!.. dedim. Ben, diğer muhafızlar gibi içki içmediğim ve şehidlerin mübarek başlarına hürmette kusur etmediğim için, diğer muhafızlarla birlikte katlolunmadım. Fakat, zâlimlere hizmet ettigim için, Resûlullah sallallahu alcyhi ve sellemin şefaati ile azaptan kurtuldum ama, Sahib-i Makam-ı Mahmud aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Vedûd efendimizin:

— Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri seni affetmesin, buyurduklarını da kulaklarımla duydum.

Bütün mü'minler inanıp iyman etmişlerdir ki, Habib-i edib-i Kibriyâ'nın duasının ind-i ilâhide kabul buyurulacağı muhakkaktır. Hal böyle iken affı ilâhiden mahrum kalacağımı bile bile bu makam-ı kudside affımı niyaz etmekteyim. Ola ki, rahmet-i ilâhiyye tecelli ederde, ruh-u Nebi benim üzerimden azabın kaldırılması için şefaatini esirgemez. Zira, o Kerim ve Rahiym olan Allah azze ve celle hazretlerinin Kerim ve Rahiym olan habibidir. Amcası Hz. Hamza radıyallahu anh'ı şehid edeni ve Resûlullah'ın arslanı olan o bahadırın ciğerini çiğ çiğ çiğneyenleri, Uhud şehidlerinin ağızlarını ve burunlarını kesenleri dahi affetmedi mi? Ümidim oldur ki, ben günahkârı da affeder, dedi.

Ey ehl-i iyman!..

Uhud şehidlerine bu çirkin ve gayri insani tecavüzlerde bulunanlar, onlara bu hakareti revâ görenler o zaman kâfir idiler. Sonradan islâmı kabul ederek affı ilâhiyye ve affı Nebiyye mazhar oldular. Oysa, İmam-ı Hüseyin radıyallahu anh'ı, yakınlarını ve sevdiklerini şehid eden zâlimler ise, islâm nimetini görmüşler ve böylesine ulu bir ni'mete ermişlerdi. Binaenaleyh, fâni dünya hayatına tamah ederek ebedi âlemlerini yakıp yıkan bu bedbahtlar, bu zalimler ve canavarlar, Habib-i edib-i Hüdâ nın mübarek omuzlarında gezdirdigi, boynundan öperek saçlarını okşadıgı ve sevgili torunlarının gözü nuru mesâbesinde olduğunu her fırsatta açıkladığı ve: (Yâ Rab!.. Ben, Hüseyin'imi seviyorum. Sen de onu sev ve Hüseyin'imi sevenleri de sev...) buyurduğu sevgili torunu Hz. İmam-ı Hüseyin radıyallahu anh'ı ve Ehl-i beyt-i Mustafa'nın bütün erkeklerini hunhârca şehid ederek kanlı başını mızrakların ucuna takan ve mübarek cesedlerini kefensiz kara topraklar üstünde bırakan ve Ehl-i beytin geri kalan erkânını çıplak develere bindirerek onlara kâfirlerin dahi revâ göremeyecekleri hakaret ve zulmü lâyık gören bahtı ve gönlü kara mahlûklara müslüman demek şöyle dursun, insan demek bilmem caiz olur mu?

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.