Pek sevdiğim ve babam makamında saydığım üstâdım, hocam, veli-ni'metim Sâmiyyi Saruhani hazretleri ile cuma naazlarından sonra hanelerinde otururduk. Birgün, yemekten sonra fakire şöyle buyurdu:
— Oğlum, öldüğün zaman nereye defolunmak isterdin?
Cevap verdim:
— Efendim, nasibolursa Edirnekapı haricinde Halebi merhumun civarında defolunmağı arzu ederdim. Zira, oraya İstanbul âlimlerinden pek çoğu defolunmuşlardır, dedim.
Merhum hocam içini çekerek:
— Sakın beni oraya defnetmeyiniz, buyurdu. Zira, ben hem günahkâr ve hem de ilmen zayıf bir insanım ve kendimi oraya lâyık göremem. Beni Edirnekapı'da Mısır tarlasının kenarına gömüverirsiniz, olur biter.
Meğer, hazret bu sözleriyle bana vasiyyet ediyormuş. Üç gün sonra, yatsı namazını kılarken ve namaz arasında vâsıl-1 didâr oldular. Fakir, o zaman Arapçayı yeni öğrenmeğe başladığımdan, okuduğum âyet-i kerimelerin mânalarına vakıf ve âşina değildim. Fakat, nasıl olduysa bilemiyorum cenazesinde sûre-i Fecr'in son âyetlerini okuyuverdim.
Bilindiği gibi, bu âyet-i kerime: (Yâ eyyetühen-nefs-ülmutma'inne ircı'ıy ilâ Rabbiki radiyyeten merdiyyeh fedhuliy fi ibâdiy vedhuliy cennetiy - Ey emin ve mutma'in olan nefis!
Ondan razı olarak ve rizasını kazanmış bulunarak Rabbine dön. Gir salih kullarımın arasına, gir onlarla birlikte cennetime...)
Bugün, ancak bu âyet-i celilenin mânasını ve Allahu tealâ' nın hakkıyle iyman eden kullarını hitab-ı izzetiyle nasıl taltif ve tatyip buyurduğunu, denizlerden bir katre ve güneşten
bir zerre miktarı idrak ve ihata edebilmekteyim. (Rahmetullahi aleyhi ve rahmeten vasi'a...)
Evet, gaybı ancak Allahu azim-üş-şân bilir. Fakat, Allahu tealâ'nın bildirdiği bazı kullar da gaybı bilebilirler. Kerametin evveli KEŞF-İ KUBUR, yani kabir ehlinin ahvalini bilmek ve âhiri ise KEŞF-İ KULUB'tur, yani kalplerden geçeni bilmektir.
Kullar, bu iki ilme de, ancak ve yalnız Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinin kendisine ikramı kadar olan kerametler ile vasıl olabilirler.
Ey âşık-ı sadık!..
Keramete talip olma, istikamete talip ol ki, Allahu tealâ da sana kerameti ihsan ve inayet buyursun. İstikamet'siz keramet olmaz. İstikamet olmadan zuhura gelen harikulâde şeyler, keramet değildir. Onlara İstidrâc denilir ki, deccâl ve deccâla önder olan bazı kişilerde öylesine olaganüstü hadiseler zuhura gelmiştir. Sihir veya istidrâc nevinden olan harikulâde şeyler, Allahu tealâ ve Resûl-ü müctebâ katında aslâ makbul değil hattâ, merduttur.
Keramet, ancak kitaba ve sünnete tamamen uyan kutlu ve mutlu kişilerde zuhura gelen harikulâde hallerdir.
Daha öncede belirtmeğe çalıştığımız gibi, peygamberlerden zuhura gelen harikulâde hallere MÛ'CİZE ve Hak velilerinden zuhura gelen harikulâde hallere de KERAMET denir, her ikisi de Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinin lûtf-u keremi, inayet ve ihsanı ile zuhura gelir. Meselâ, Hz. Musa aleyhisselâmın elindeki alelâde bir ağaç olduğu halde, yere bıraktığında emr-i ilâhi ile büyük bir ejderha olurdu. Yanlış anaşılmasın, gözlere ejderha şeklinde görünmez, bizâtihi yılan oluverirdi. Allahu tealâ, Fira'unu dine davet etmeğe gönderdiği zaman, bunu Hz. Musa aleyhisselâma mû'cize olarak bahş ve ihsan buyurmuştu.
Diğer peygamberlerde de, buna benzer ve ayrı ayrı mû'- cizeler zuhura gelmiştir. Sultan-ı Enbiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehâya efendimize de bütün peygamberân-ı izâma verilen mû'cizelerin tamamı bahş ve ihsan buyurulmuştur.
Mû'cize üç kısımdır:
1) Mû cize-i kevniyye 2) Mû'cize-i ilmiyye 3) Mû'cize-i vücudiyye Işte bu üç kısım mû'cize, Hak velilerinde keramet olarak zuhura gelir. Onun için, keramet haktır ve gerçektir. Hak veilerinde zuhura gelen kerametlerin şerefi, o velinin tâbi olduğu Nebiye ve Resûl-e aittir. Meselâ, Süleyman peygamber aleyhisselâmın ümmetinden olan Asaf-1 Berhayâ, Belkıs'ın tahtını üç aylık yoldan göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zaman içinde Süleyman aleyhisselâmın huzuruna getirdiği, Kur'an-ı aziymde Neml sûre-i celilesinde beyan buyurulmaktadır. Netekim, Yâ-Sin sûre-i celilesinde de, Hz. Isa aleyhisselâmın velilerinin, Allahu tealâ'nın izniyle ölüleri dirilttikleri açıklanmaktadır. Demek oluyor ki, Veli'lerde zuhura gelen kerametler, tâbi oldukları Nebeyyi zişânın şerefiyle mütenasiptir. Böyle olduğuna göre de, bütün peygamberlerde ve gelmiş geçmiş bütün velilerde zuhura gelen mû'cizelerin ve kerametlerin şerefi Hâtem-ül-Enbiyâ efendimize aittir. Sultan-1 serir-i din-i mübiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-Mu'iyn efendimiz, bütün peygamberlerin serveri ve velilerin rehberi olduğu gibi gelmiş ve geçmiş bütün peygamberler ve veliler de dahil olmak üzere, bütün âlemlerin peygamberidir, efendisidir, rahmeten lil-âlemiyn'dir.
İleride cihad bahsinde zikrolunduğu gibi, başını vermeyen şehidin bu fiil ve hareketi, elbette bir keramettir. Bu keramet de; Hz. Circis'e bahş ve ihsan buyurulan mû'cizenin, ümmet-i Muhammed'de keramet olarak zuhura gelmesidir. Bu keramet, kâtirle savaşan bir şehide verilen derecenin yüceliğine işaret olup, bu ve benzeri daha yüzlerce hadise irfan ve basiret sahiplerinin görüp, bildikleri ve haber verdikleri bir gerçektir. Allah ve din düşmanları tarafından kesilen başlarıni' geri almakla da kalmayan bu yüce şehitler, başsız gövdeleriyle o zâlimlerin canlarını cehenneme göndermişlerdir.
Binaenaleyh, birer aşk şehidi olan ve nefis savaşında canlarını feda eden Hak velilerine, Allahu talâ'nın bahş ve ih.
san buyurduğu bazı kerametleri çok görmemeli ve bunları onlara Hakkın birer ikramı olarak kabul etmelidir. Din ve millet düşmanları ile yapılan savaşların küçük cihad ve nefis ile mücadelenin ise büyük cihad olduğunu, iki cihan serveri Hadis-i şerifleri ile beyan buyurmuşlar ve biz gafilleri irşâd ederek büyük savaşın kıymet ve ehemmiyetini duyurmuşlardır.
Kaldı ki, Israil oğulları peygamberlerine bahş ve ihsan buyurulan mû'cizelerin, kâ'inatın efendisi olan Habib-i edib-i Kibriyâ'ya, onun velilerine, şehitlerine ve âlimlerine fazlasıyla ikram olunacağı tabii ve âşikârdır.
Atâdır Evliyâ'ullah'a asâr-1 Risâletten, Velâyet tahtgâhında tasarruf yâ Resûlallah...
Aziz kardeşim:
Mü'minlerin ruhları, mübarek günlerin gecelerinde izn-i ilâhi ile dünya semasına gelirler ve evvelce içinde oturdukları evlerin hizasında dururlar. Her ruh, geride bıraktığı yakınlarına ve sevdiklerine acıklı bir sesle yalvarıp niyaz ederler:
— Ey, hayatta olduğumuz müddetçe bize dost görünen eşlerimiz, çocuklarımız, kardeşlerimiz, yeğenlerimiz, oğullarımız, kızlarımız, damatlarımız, torunlarımız... Size bıraktığımız evlerde oturuyor, binbir zahmetle çalışıp didinerek tedarik ettiğimiz eşyaları kullanıyor, tarlalarımızı ekip biçiyor, diktiğimiz ağaçların meyvelerinden yiyor, paralarımızı ve kıymetli mallarımızı dilediğiniz gibi kullanıyorsunuz. Aranızda, acaba bizleri hatırlayıp ananlar var mı? Ne halde olduğumuzu ve neler çektiğimizi düşüneniniz oluyor mu? Evvelce bizler de sizzin gibi idik, yer, içer, güler, söyler, günümüzü gün ederdik. Fakat, günlerden birgün ölüm ansızın geliverdi ve bizleri evlerimizden, barklarımızdan, sevdiklerimizden, tanıdıklarımızdan ayırıverdi. Bugün, berzah âleminde ve âdeta bir hapishanede gibiyiz. Yakın bir gelecekte ölüm sizi de bulacak, sizin de kapınızı çalacak ve sizi de bu zevk ve sefadan ayıracaktır. Sizler de, önünde sonunda bir kale kadar sağlam ve bir hapishane-