Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Cebrail aleyhisselâm, taraf-1 ilâhiyyeden nüzul ile Resûl-ü zişâna selâm-ı Rabbaniyyeyi tebliğ ettikten sonra… — 2. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 3 · s. 266

Iki cihan serveri saadetle şu cevabı verdiler:

— Ey ashabım ve ümmetim!.. Bir kişinin üzerinde gaza alâmeti bulunmaksızın âhirete intikal etse, yarın rûz-i cezada ve mahkeme-i kübrâda huzur-u Rabbil-âlemiyne öylece varmak, o kul için büyük bir noksanlık olur. Üzerimde, gaza alâmeti bulunmaksızın huzur-u Kibriyâ'ya varmak istemediğim için bizzat cihada iştirak ediyorum.

Muhbir-i sadık aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Hâlık efendimiz buyurmuşlardır ki:

— Ey benim ashabım! Bilmiş olunuz ki, Uhud gazasında şehit olan kardeşlerinizin mübarek ruhlarını, Kadir-i Kayyûm olan Allah azze ve celle, bir takım yeşil kuşların sırtlarına yükledi ve o kuşlar onların mübarek ruhlarını cennetin ırmaklarına götürdüler, cennet ağaçlarının meyvelerinden ikram ettiler ve daha sonra götürüp arş-ı â'lânın altında asılmış bulunan altun kandilleri kendilerine köşk edindiler ve orada sâlin oldular.

Bu ilâhi ikram ve iltifata nail olan şehit ruhları niyaz ettiler:

— Yâ Rabbel-âlemiyn!.. Bu ikram ve iltifatını, dünya hayatında kalan kardeşlerimize de lûtfen bildir ki, harpte şehit olmaktan çekinmesinler ve korkmasınlar.

Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri buyurdu:

— Ey benim yolumda ve benim rizam için canlarını ve başlarını feda eden şehit kullarım!.. Habib-i edibime bir âyet-i kerime inzâl ederek sizlerin nail oluğunuz saadeti, gördüğünüz ikram ve iltifatı dünya hayatındaki kardeşlerinize duyuracağım. Sizlerin mazhar olduğunuz ilâhi ihsanlarımın yüceliğini ve niceliğini bütün cihana ilân ve beyan buyuracağım.

Al-i-Imran sûre-i celilesinin 169. âyet-i kerimesi olan, yukarıda me'al-i münifini açıkladığımız: (Allah yolunda ölenleri, ölüler zannetmeyiniz. Onlar, Rableri indinde diridirler ve cennet ni'metleriyle rızıklanırlar. Allahu talâ'nın mahzâ fazl-ü kereminden onlara bahş ve ihsan buyurduğu şeref ve ni'metlerden sevinç içindedirler. Ve henüz şehit olmamış, kendilerinden sonraya kalan arkadaşlarına, nail oldukları saadetle kat'- lyyen korku ve üzüntü olmadığını müjdelemek ve tarif etmek isterler) hükm-ü kerimi nâzil oldu.

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

(Şehit olan kimse, katlolunmanın elem ve acısını, bir çimdik acısı kadar duyar.) buyurmuşlardır.

Diğer bir Hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardır:

(Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri buyurur ki: «Şehit olan kulumun halifesi olarak, onun geride bıraktığı ehl-i iyâline ve evlâdına tekeffül eder ve onları rızıksız ve nafakasız bırakmam. Her kim, bir şehidin geride bıraktığı ailesini razı kılarsa, muhakkak ki beni de razı eder. Şehidin aile ve evlâdına ihanet eden, inciten ve darıltan da bana ihanet etmiş ve beni incitmiş ve darıltmış olur. Beni kıran ve darıltan ise gazabıma uğrar ve gazabıma uğrayanın yeri de cehennemdir.)

Ey âşık-ı sadık!..

Allahu tealâ ve Resûl-ü müctebâ'ya, kıyamet ve âhirete iyman eden ehl-i aşka yakışan ve lâzım olan, malıyla, canıyla, diliyle ve kalemi ile din ve millet düşmanları ile, son meteliğine, son damla kanına kadar mücadele ve mücahede etmek, mâ'neviyyât ve mukaddesâtı uğrunda ve insanlık ideali yolunda onlarla korkmadan ve çekinmeden çarpışmaktır.

Mü'minler, ölümden aslâ korkmazlar. Sırası gelince ölmesini bilmeyenlerin yaşamaya da hakları olmadığı bir gerçektir.

Din ve millet düşmanları ile cihad etmeden, onlarla çarpışıp savaşmadan vatanını, milletini, ırz ve namusunu düşmanlara teslim edip kendi topraklarında esir gibi yerlerde sürünerek yaşamaktansa bu uğurda ölmek elbette evlâdır. Kaldı ki Allah için Allah yolunda din ve millet düşmanlarıyla savaşırken şehit olanlar ölmezler, olurlar.

Bir milletin fertleri, yurtları için can vermesini bilirlerse vatan sağ olur. Bu uğurda cihaddan kaçarlarsa vatan ölür ki, Allahu tealâ kişiyi dünyada vatansız ve âhirette iymansız bırakmasın. Biz müslüman Türkler tarih boyunca dinimiz, milletimiz, istiklâl ve hürriyetimiz için, din ve millet düşmanları ile savaşmış kahraman bir milletin evlâtlarıyız. Fetih gazileri, Istanbul surları önünde kan ve ter dökmeselerdi, bizler şimdi bir belde-i tayyibe olan İstanbul şehrinde yaşayabilir miydik?

Unlü Fransız şairi ve münekkidi Théophile Gautier, bakınız Türkler ve İstanbul hakkında neler diyor:

(Bence, Istanbul şarkın centilmenleri olan Türkler için yaatılmıştır. Bu centilmenlere kendi bahadırlık ve kibarlık destanlarını milyonlarca halka dinletmek için iki büyük kıt'anın kulak kulağa geldiği, dudak dudağa verdiği böyle bir yer lâzımdı. Tabiat bu yeri yarattı ve Türkler asırlar boyu araya araya kendisi için yaratılan cennet köşesini buldu. İstanbul, bütün güzelliğiyle, bütün haşmetiyle Türk'e yaraşır. Zarf ile mazrufun bu kadar uygun düştüğü bir yer, kürenin başka hiçbir tarafında görülemez.)

Yine Fransız şairi ve siyaset adamlarından olup 1834 yıllarında İstanbul'a gelerek devrin padişahı Abdülmecit Han tarafından kabul edilen Lamartine de, düşüncelerini şöyle özetliyor:

(Türkler, bir ırk ve bir millet olmak haysiyeti ile, yeryüzünün en şerefli insanlarıdır. Seciyyeleri pek necip ve yücedir.

Şecaatleri, bozulmaz bir kudret halindedir. Dini ve vatani faziletleri her tarafsız ruha hürmet ve hayranlık verir. Necabetleri, alınlarında ve amellerinde yazılıdır. Yurtları, efendiler diyarı ve kendileri insanlığın şerefidir.)

Şimdi, bir de Fransız edibi Pierre Loti'ye kulak verelim, bakalım neler diyor:

(Türk, asillerin asilidir. Yapma olmayan, gösterişi bulunmayan bu pek yüksek asalet ona tabiatın hediyesidir. Sadelik içinde ihtişamı, sükûnet içinde belâgati, zarif bir durgunluk içinde duyduğu bir hayatiyeti ve pırıltılı bir hayat içinde kibar bir hakikati hissettiren yegâne mevcut Türk'lerdir. Şark, hülya ve efsaneler âlemidir. Türk, o rengârenk âlemin gözüdür, dilidir, ışığıdır ve yaşayan hakikatidir. Türk'ü anlamamak için tarihe göz yummak gerekir. Haksız hücumlar ve pespaye iftiralar karşısında Türk'ün vakur kalışı, şüphe yok ki körlerin eşyanın hakikatini idrak edemediklerini düşündüklerinden ve körlere acıdıklarındandır. Bu asil davranış, o zelil iftiralara ne beliğ bir cevap oluyor!..)

Bunları niçin sıraladığımı belki merak etmişsinizdir, hemen arzedeyim. Yabancıların, bizim için ne dedikleri ve ne düşündükleri aslında pek önemli değildir. Asıl önemli olan, bizim kendi kendimizi bilmemiz ve bulmamızdır. Kendimizi bilir ve bulursak, Rabbimizi de bilmiş ve bulmuş oluruz ki, o zaman dost veya düşman isteseler de, istemeseler de gerçekleri kabul etmek zorunda kalırlar.

İstanbul şehri, Théophile Gautier'nin, Lamartine'in veya Pierre Lotinin Türkü övmeleri için değil, âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlü Kibriyâ'nın (KONSTANTİNİYYE,

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.