saç bırakırlardı. Zira, düşmanın âdetini bilirler ve şehitlik rütbesini ihraz ettikleri zaman, zâlimler kulak ve burunlarını keserlerken, kirli ellerini vücutlarına sürmemeleri için tepelerinde perçem bırakırlardı. Netekim, derviş Mehmed de bu âkibetten kurtulamadı. Kanıyla biçtiği kefenine bürünüp yatarken, korkak adımlarla yanına sokulan bir aşağılık düşman neferi, onun perçeminden tuttu ve mübarek başını keserek gövdesinden ayırdı ve insanlığın yüz karası bu alçak bir iş becermiş gibi atına atladı ve hayvanı mahmuzladı.
Kıssanın bundan sonrasını, dilerseniz olaya bizzat şahit olan kale kadı'sı ve Türk gazilerinin kumandan vekili olan zatın ağzından dinleyelim:
(Düşman askeri, derviş Mehmed'in başını kesmiş ve atına atlayarak uzaklaşmağa çalışırken, onunla birlikte Anadolu'- dan gelen arkadaşı derviş Deli Hüsrev korkunç bir nâ'ra attı:
— Mehmed!.. Canını dosta verdin, başını sakın düşmana verme!..
Bu tüyler ürperten sayha üzerine, şehit derviş Mehmed in yattığı yerden doğrulduğu ve dört nala kaçınağa çalışan düşman askerine yetişerek onu atından aşağı düşürdüğü, boğazını sıkarak onu geberttikten sonra elinden başını alıp eski yerine dönerek uzandığı hayret ve dehşet içinde görüldü.)
Vakit akşama yaklaşmış, ağır bir bozguna uğrayan düşman bütün ağırlık ve teçhizatını ve ölülerini bırakarak çoktan dağların ardında kaybolup gitmiştir. Düşman ölüleri sayıldı ve tam altmış dört kişinin cehennemi boylamış oldukları anlaşıldı. Türk şehitleri de toplandı ve bir kabre defnedildi, yalnız derviş Mehmet için ayrı bir kabir hazırlanmıştı ki, o ânda yeni bir keramet daha zuhura geldi ve kadı efendinin gözlerinden gaflet perdesi kaldırıldı. Derviş Mehmed'i melekler izzet ve ikram ile karşılıyor ve kendisini kutluyorlardı. Allahu tealâ, şehit derviş Mehmed'e bahş ve ihsan buyurduğu cennet derecelerini, huri ve gılmanları, kadı efendiye ayan beyan göstermişti. Gördüklerinden mest ve hayran kalan kadı efendi, savaş alanındaki görevini bitirip kaleye girerken, deli Hüsrev'in
kaldığı yerden ilâhi sesleri duymuş ve kendisine seslenmişti.
Derviş Deli Hüsrev:
— Lebbeyk!.. diye cevap verirken bir keramet de oracıkta zuhura geldi ve kadı efendi daha ağzını açmadan deli Hüsrev kendisine şunları söyledi:
— Ey kadı efendi!.. Gördün ya, bizim derviş deli Mehmed, canın! canana verdi ama, başını düşmanına vermedi. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretlerinin kendisine olan izzet ve ikramlarını, ihsan ve iltifatlarını da gözlerinle gördün. Aferin bizim deliye, iyi işler başardı, deyince kadı efendinin büsbütün aklı karıştı. Deli Hüsrev, nasıl oluyordu da arkadaşına yapılan ve kendisine gösterilen ilâhi ikram ve iltifatlara vakıf bulunuyordu? Dayanamayarak deli Hüsrev'e sordu:
— Bu ilâhi sırları, Allahu azim-üş-şân'ın hem sana ve hem de bana müşahede ettirmesinin hikmetini bana açıklayabilir misin?
Deli Hüsrev gülümsedi ve şu cevabı verdi:
— Bunu bilmeyecek ne var? dedi. Allah azze ve celle, sana da bana da şehitlik rütbesini bahş ve ihsan buyuracaktır da ondan bizi derviş Mehmed'in durumuna vakıf eyledi.
Aradan yıllar geçti ve Zgetvar kalesi önündeki savaşlarda derviş deli Hüsrev de şehit oldu ve arayanlar onun hemen yanı başında yeşil sarığı ile kanlara bulanmış yatan kadı efendinin de şehit düştüğünü anladılar.
Hz. Adem aleyhisselâmdan bu âna gelinceye kadar din ve millet düşmanları ile Allah için ve Allah yolunda savaşırken şehit olan yiğitlerle gazilerin ve özellikle son Kıbrıs barış harekâtında şehit düşen yiğitlerin ruhları için birer Fatiha-i şerife okuyalım kardeşlerim.
Ey âşık-ı sadık!..
Rumeli'de, Edirne'den Viyana'ya kadar uzanan geniş saha içinde yeşeren her ot, bir Türk gazisinin saçı veya bir Türk şehidinin sakalının kıllarıdır. Akan nehirler, dereler ve çaylar da zâlimler elinden zulme uğrayan sırma saçlı Türk kızlarının, kundağından sıyrılarak süngülenen mâ'sum Türk yavrularının,
parmakları kınalı Türk gelinlerinin, beyaz saçlı beli bükülmüş Türk ninelerinin, ak sakallı kahır görmüş Türk dedelerinin kanları ve gözyaşlarıdır:
Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar?
Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar;
Bembeyaz saçları al kanlara batmış dedeler, Göğsü baltayla kesilmiş memesiz valideler, Meriç'in çağlayışı, göklere ser çekmiş ağaçlar;
Bana Türk'ün o büyük geçmişini anlatıyor, Bakma düşkünlüğüne sen o büyük tarihin, Onda hâlâ atamın ruhu dirilmiş yatıyor...
Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, Arnavutluk, Karadağ, Romanya, Bosna Hersek, Buğdan, Macaristan ve Kırım'- da avuçlarına alacağın ve şöyle bir sıkacağın topraktan şehit dedelerinin kanlarının döküldüğünü, gözlerinde birazcık ibret varsa mutlaka görürsün...
Zulümle söndürülen ocaklar, canavarca öldürülen canlar milyonlara varır. Her adımında ya bir şehidin veya bir mâ'sum Türk'ün tertemiz ve mübarek meşhedine basmış olmanın ezâsını ve burukluğunu duyarsın.
Bastığın yerleri (TOPRAK) diyerek geçme, tanı!..
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı, Sen, şehit oglusun incitme yazıktır atanı, Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı!..
Buralarda yaşayan müslüman Türk halkı, kahpece ve kalleşçe katledilmiş, çoluk, çocuk, yaşlı, sakat, kadın, erkek barbarca şehit edilmiş, genç kızların ve taze gelinlerin ırzlarına tecavüz edildikten sonra ateşe atılarak yakılmış, bir gecede yirmi beş bin mâ'sum insan Ozü kalesinde kılıçtan geçirilmiştir.
Türk ve müslüman düşmanlığı, Hristiyanların iliklerine, kemiklerine sinmiş, kinlerini din haline getirmekten hayâ etmejen Batı dünyası ise bütün bu katl-i-âmlara ve facialara bir
put gibi seyirci kalmıştır. Size bunu bir misalle anlatmağa çalışayım:
Rumeli hâkimiyetimiz altında bulunduğu devirlerde, aynı köyde oturan ve birbirleriyle gayet iyi geçinen biri müslüman ve digeri Hristıyan ıki aile arasında cereyan eden bu olay, haylı mâ'nidardır. Türk askeri malûm bozgundan sonra bölgeden çekilince, o zamana kadar kardeş gibi karşılıklı sevgi ve saygı içinde güvenlikle yaşayan bu iki aileden Hristiyan olanı, müslümanın kapısını çalıyor ve aralarında aynen şöyle bir konuşma geçiyor:
— Mehmet ağa, çık dışarıya bakalım.
— Hayrola Dinko çorbacı, bir şey mi var?
- Yahu,
- Yaru, insan pom susu na bir merhaba demez mi?
— Bundan sonra artık merhaba filân yok...
— Anlayamadım? Biz seninle yıllardır kardeş gibi geçinir giderdik. Bugüne kadar benden bir kötülük gördün mü?
— Hayır, hiçbir kötülüğünü görmedim.
— Bilmeyerek bir haksızlık mı yaptım?
— Öyle bir şey de yok...
— Şu halde?
— Ne demek şu halde, Türk değil misin, müslüman değil misin?