os ozon i.
Ve lâ tahsebennelleziyne kutilü fi sebiylillâhi emvâten bel ahyâ'ün ınde Rabbihim yürzekun...
Âl-i İmran: 169 (Allah yolunda, Allah için ölenleri ölüler sanmayınız. Onlar, Rableri indinde diridirler, cennet ni'metleriyle rızıklanırlar.)
Diğer bir âyet-i celilede de şöyle buyrulmaktadır:
Kıyl'edhulil cenneh kale yâ leyte kavmiy yâ'lemûn bimâ gafereliy Rabbiy ve ce'aleniy min-el-mükremiyn...
Yâ-Sin: 26 - 27 (Şehit olarak âlem-i cemale intikal edenlerin ruhları henüz cesetlerinden ayrılmadan, kendilerine Allahu talâ'nın vâ'dettiği ni'met ve iltifat ikram ve ihsan olunur ve onlar cennete girerek kendilerine tahsis olunan saraylara otururlar. Bu ni'- met ve iltifatı gördükleri zaman şehitler: «N'olaydı dünya hayatındaki mü'min kardeşlerimiz de, bu büyük ni'metten haberdar olsaydı, hiçbirisi savaştan sağ dönmek istemez, bu yüce ikram ve iltifata nail olabilmek için can atarlardı.» derler. Allahu zül-celâl vel-cemal hazretleri de kendilerine bu ni'met ve saadeti hayatta olanlara tebliğ buyuracağını vâ'dederek bu âyet-i celileyi inzâl buyurur.)
Rivayet olunur ki, bu zat Habib-ün-Neccâr'dır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin risalet ve nübüvvetinden altıyüz yıl kadar önce iki cihan serverine iyman etmiş âlim ve fazıl bir zattı. Şehrin kenarındaki bir mağarada ibadet re tâ'atle meşgul olurdu. Mensup bulunduğu kavmin, Allahu tealâ tarafından gönderilen peygamberleri yalanlamaları ve hatta üldürmeyi tasarlamaları üzerine koşarak onların yanlarına gitmiş ve kendilerini uyarmak istemişti. Fakat, kavmi'ona kızdı, dinlerine ve kendilerine ihanet ettiğini ileri sürerek üzerine saldırdılar ve kendisini taşlarla öldürmeğe kasdettiler. Habibün-Neccâr, kendisine taş ve sopalarla vurulmağa başlanıldığı sırada (KIYL-ED-HULIL CENNEH...) emr-i celilini almış re hiç acı duymamıştır.
Demek oluyor ki, kâfirlerin hücumuna uğrayan bir mü'mine vurulmağa başlanılınca: (Ey kulum, cennetime gir!) emrini alır ve bu iltifat-ı ilâhiyye'ye mazhar olan şehit, kendisine vurulan kılıç ve kurşun yarasının acısını hiç duymaz. Zira, o ânda Rabbi ile vuslât ve sohbeti vardır. Bunun için, şehit o ânda öyle bir haz ve zevke erişir ki, bunu tarif ve tavsife imkân ve ihtimal yoktur.
Şehitlik rütbesine erişemeyenlerin, bu zevki ve hazzı tadabilmeleri de mümkün ve muhtemel değildir. Şu kadarını söyleyebiliriz ki, âhiret âlemine intikal eden mü'minler, bir daha bir mihnet ve meşakkat diyarı olan bu dünya âlemine dönmek istemezler. Yalnız, Allaha ibadet etmek için ve şehitler şehit oldukları ân duydukları haz ve zevki tekrar tekrar tadabilmek için Allahu tealâ dan tekrar dünyaya gönderilmelerini, tekrar din ve millet düşmanları ile savaşarak şehitlik zevkini tadmalarina niyaz ederler.
Habib-ün-Neccâr, Allahu tealâ'dan: (Ey kulum, cennetime gir!) emrini alınca, kendisine vurulan öldürücü darbeler ona sıcak bir yaz günü susuzluktan bunalmış birisine ikram edilen soğuk bir bardak su gibi tatlı geldi ve ruhu cennete doğru götürülürken (Ah n'olaydı, kavmim Allahu tealâ'nın bu ikram ve iltifatından haberdar olsaydı, beni nasıl af ve mağfiret buyurduğunu, cennete giren ve ebedi ikramlara eren mükrim kullarından kıldığını bilselerdi...) diye hayıflandı.
Al-i-Imran sûre-i celilesinin 169. âyet-i kerimesi olan (VE LÂ TAHSEBENNELLEZİYNE KUTİLÜ...) hükm-ü ilâhisine de müfessirler şöyle mâ'na vermektedirler:
I'lâyı kelimetullah için, mâ'neviyyat ve mukaddesatın korunması, hürriyet ve istiklâlin savunması uğrunda din ve millet düşmanlarıyla savaşırken, şehitlik rütbesine erişenleri, zâhiren cesetlerinin mecruh ve bedenlerinin bi-ruh olduğunu görür ve onu ölü sanırsınız. Fakat, sakın o aziz şehitlere ÖLÜ demeyiniz, onlar ölü değillerdir. Şehitler, Allahu talâ'nın huzur-u mâ'neviyyesinde hayat-ı hakiki ile diridirler, ebedi hayattadırlar. Cenab-i Hakkın kendilerine bahş ve ihsan buyurduğu
büyük ve sonsuz ni'met ve saadetleri görmüşler, kerim bir rızık ile rızıklandırılmışlardır.
Ilâhi sırlara vakıf bazı zevat, bu âyet-i kerimede şehitlik rütbesine erişerek Allahu talâ'nın ikram ve iltifatlarına nail olanlar, kendilerinden sonra şehitlik makamını ihraz edeceklere de aynı ikram ve iltifatı tebşir etmektedirler, buyurmuşlardır.
Bu âyet-i celile, Uhud şehitleri hakkında nâzil olmuştur.
Fakat, hiç şüphe yoktur ki hükmü kıyamete kadar Allah yolunda ve Allah için gaza edecek bütün mü'minlere şâmil ve râcidir.