Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Abbasi halifelerinden Harun Reşid, günlerden bir gün yanında nedimi olduğu halde tebdil-i kıyafet… — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 3 · s. 112

Abbasi halifelerinden Harun Reşid, günlerden bir gün yanında nedimi olduğu halde tebdil-i kıyafet ederek Bağdat şehri dışına çıkmıştı. Şehrin haricinde göçebe araplar çadırlarını

kurmuşlardı. Herbiri, servetine ve durumuna göre çadırlarını süslemişlerdi. Biraz dikkatle bakılınca kimin hali vakti yerinde ve kimin fakir olduğu anlaşılıyordu. Harun Reşid ve nedimi bu çadırlar arasında gezerlerken, eski ve yırtık bir çadırın önünde durdu ve içeriye seslenerek, Tanrı misafiri olarak kabul edilmelerini diledi. Çadırdan çıkan ihtiyar bir kadın, kendilerini güleryüzle ve büyük bir sevinçle karşıladı, onları içeriye aldı, halife ve nediminin altlarına hurma yaprağından örülmüş bir hasır serdi, dünya malı olarak elinin altında bulunan keçisini sağdı ve misafirlerine süt ikram etti ve özür diledi:

— Kusurımuza bakmayın, bu keçiden başka hiçbir şeyimiz yoktur. Onu sağarak size ikram ettim. Biz fakir kimseleriz, sizler gibi misafirleri ağırlayacak başka bir şeyimiz yok. Oğlum şehire gitti, neredeyse gelir. Siz şimdi biraz oturup dinlenin, inşâ'allah eli boş dönmez de bir şeyler getirir ve Allah ne vermişse birlikte yeriz, dedi.

Harun Reşid, kadının bu konukseverliği kadar açıkyürekliliğine de hayran kalmıştı:

— Işimiz gücümüz var, şehire gitmek zorundayız, akşam olup şehrin kapılanı kapanmadan girmeliyiz. Bahusus, senden ve ikramından çok memnunuz, bize müsaade et hemen yola çıkalım, dedi.

Kadıncağız, bu habere pek üzülmüştü:

- Olmaz, aslâ olmaz!.. diye diretti. Ben sizi doyurmadan kal'iyyen bırakmam. İşinizin acele olduğunu görüyorum, şimdi bir şeycikler hazırlar ve getiririm, dedi ve dünya malı bakımından gerçekten fakir ve fakat gönlü gani olan o yaşlı hatun hemen çadırın dışına çıkarak, aman zaman demeğe kalmadan dünyada yegâne mâlik olduğu o bir keçiyi hemen kesti, pişirdi ve misafirlerinin önüne koydu. Bir yandan sofra hazırlarken, bir yandan da:

— Misafire ikram etmek, Allahu tealâ'ya ve âhiret gününe iyman edenler içindir, me'alindeki Hadis-i şerifi tekrarlıyordu.

Harun Reşid, kendi cömertliğine mağrur idi. Fakat, o yaş- Envâr-ül-Kulub, Cilt 3 - F: 8

lı kadının bu emsalsiz cömertliği karşısında hayran kalmıştı.

Öyle ya, kendi cömertliği bu kadının cömertliği yanında hiç kahırdı. Kendisi, şanlı şöhretli bir padişah idi. Yüz bin altın dağıtsa, geride ve hazinelerinde daha milyonlarca altını vardı. Oysa, şu fakir kadıncağızın varı yoğu bir keçisi olduğu halde, yegâne geçim vasıtası olan oncağızı da misafirleri uğuruna feda etmişti.

Halife, vedâ ve teşekkür ederek ayrılırken, yaşlı kadına bir kâğıt uzattı ve:

— Ziyareti iade etmek vâciptir, dedi. Sen veya oğlun şehire geldiğiniz zaman sizler de bana misafir olunuz, mutlâka beklerim...

Yaşlı kadın, onları uğurladıktan sonra yine işiyle gücüyle uğraştı ve halifenin kendisine bıraktığı kâğıdı unuttu. Birgün, çadırı temizlerken o kâğıt nasılsa eline geçti ve oğluna:

— Sana sözünü ettiğim o iki misafir vardı ya, işte bu kâgıt parçasını bırakmışlardı. Şehre gittiğin zaman, sen de onlara bir uğra da üzerimizden hak sakıt olsun, diyerek Harun Reşid'in bıraktığı kâğıdı verdi. Kâğıtta şu cümleler yazılmıştı:

(Bu emrimi getiren kimse, hiç bekletilmeden huzuruma getirilecektir.)

Delikanlı, kâğıdı aldı ve Bağdat'a vardığında muhafızlardan birisine bunu gösterdi. Kale muhafızları derhal kendisini aldılar ve halifenin huzuruna götürdüler. Genç adam, çadırlarına gelen misafirin halife olduğunu o zaman anladı.

Saraya girdiklerinde, Harun Reşid de namaz kılmak üzere huzur-u izzette bulunuyordu. Genç adam, sessizce bir kenara ilişti ve halifenin namazını tamamlamasını bekledi. Namazını kılan Harun Reşid, ellerini bârigâh-1 ahaddiyyete açmış dünyevi ve uhrevi, sûri ve mâ'nevi dileklerini âlemlerin Rabbine arzediyordu, arz-ı hâcet eyliyordu.

Genç adam, kendi kendisine düşüncelere dalmıştı:

— Halife hazretleri, anacığımın kendilerine yaptığı ikrama mukabele etmek, aklınca bizi mükâfatlandırmak için davet etmiştir. Oysa, kendisi koskoca bir hükümdar olmasına rağmen, görüyorum ki Allahu tealâ'ya muhtaçtır ve şu ânda da arz-1 hâcet etmektedir. Namazdan kalkınca bana bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soracak, ben de muhtaç olduğumuz şeyleri kendisine bildireceğim, bir bakıma isteyeceğim. Halbuki, kendisi Hakka muhtaç olandan istemekten ve beklemektense, doğrudan doğruya onun da muhtaç olduğu Allahu tealâ'dan istemem hakkımda jüz bin defa daha hayırlıdır, dedi ve ne halifeye ne de muhafızlarına görünmeden saraydan uzaklaşarak şehri terketti ve çadırına döndü. Annesine, kendilerine misafir gelenlerin kimler olduğunu ve başından geçenleri anlattı.

Evet, delikanlı tam bir ihlâs ile böyle düşünmekte haklıydı. Harun Reşid halife idi ama, o da kendileri gibi Allahu tealâ'dan isteyen ve bekleyen bir dilenci değil miydi? Ona avuç açarak, ondan yardım beklemektense, onun da avuç açıp istediği zât-i kerimden, padişahlar padişahından istemek elbette daha hayırlı idi.

Yâ Rab!.. Ne esir-ü taht-ü tâc olayım;

Ne de muhtacına muhtaç olayım, Muhtacına muhtaç etme beni yâ Rab!..

Muhtaç isem ancak sana muhtaç olayım...

Kulun verdiği tükenir, Allahu talâ'nın bahş ve ihsan buvurduğu ise aslâ tükenmezdi. Oğlunu büyük bir dikkat ve alâka ile dinleyen kadıncağız, ciğerpâre evlâdını bağrına basarak yerinde ve isabetli bir karar vermiş olduğunu, bu hareketini çok beğendiğini söylemek suretiyle yavrusunu takdir, tebrik ve teşçi etti.

Genç adamın, kalben Allahu azim-üş-şâna olan bu bağlılığı ve hüsn-ü zannı, Hak'tan gayrı kimseye el açıp bir şey istememesi, Rabbil âlemiynin rizasına sebep oldu. O gece rü'yâsinda:

— Mademki, benden istemeği kulumdan istemeğe tercih ettin, işte sana ihsan ediyorum. Tarif olunan yeri kaz, orada bir define bulacaksın. O define, bize ait bir definedir. Benden isteyen kulumu, aslâ mahrum ve mahzun etmem. Sana öyle

bir zenginlik ihsan ediyorum ki, servet-ü sâman bakımından halife Harun Reşid'den daha zengin olacaksın, denildi.

Delikanlı ve annesi uyandılar, kendilerine tarif olunan yeri kazdılar ve gerçekten harcamakla tükenmeyecek kadar zengin bir define buldular. Yumruk büyüklüğünde zümrütler, pırlantalar, yakutlar ve daha sayılamayacak kadar çok kıymetli eşya ve altın gümüşle dolu olan bu define, onların sıdk-u ihlâslarının mükâfatıydı. Devletin hakkını ödediler, kendilerine saray misali büyük bir çadır yaptırdılar, içerisini nâdide eşyalar ve ziynetlerle donattilar, köle ve cariyeler satın aldılar, sultanlara lâyık şâhane bir hayat sürmeğe başladılar.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.