Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Hz. Musa aleyhisselâm, Fira'un ve kavminin helâki için dua etmiş ve Hz. — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 3 · s. 100

Hz. Musa aleyhisselâm, Fira'un ve kavminin helâki için dua etmiş ve Hz. Harun Aleyhisselâm da onun bu duasına (AMIN) demiştir. Yani, bir Nebiyyi zişân dua ettiği ve diğer bir Nebiyyi zişân da (ÂMİN) dediği halde, duaları ancak kırk yıl sonra kabul buyurulmuş, Fira'un ve kavmi ancak kırkıncı yılda malûm şekilde helâk olmuşlardır.

Hazret-i Kelimullah, niyazda bulunmuştu:

— Yâ Rab!.. Fira'un hakkındaki dualarımı kabul buvurdun. Kelim'in ve Nebin olan ben dua ettim, yine bir Nebi olan kardeşim Harun (Amin) dedi. Bu duamızın kırk yıl sonra müstecap olmasındaki sırrı ve hikmeti lûtfen ve keremen bizlere açıklar mısın?

Cenab-ı Vâcib-il Vücud şöyle buyurdu:

— Dualarınız, daha ilk gününden kabul ve müstecap olunmuştu. Fira'un ve kavmi, o ilk günü de helâk olunacaklardı.

Fakat, bildiğin gibi Fira'un gayet cömertti. Onun bu cömertliği, kendisi ve kavmi için hazırladığım azaba ve cezaya kalkan oldu, imhal ettim ama ihmal etmedim, yalnız cezayı sezâlarını te'hir ettim. Ne var ki, Fira'un, kendisinde yegâne güzel haslet olan cömertliği terkederek nekesliğe başladığından, azabım kendilerini buldu. Cömertlik siper ve kalkanı, onu ancak kırk yıl korudu. Cimriliğe dönünce, o siper ve kalkanı kendisi aradan kaldırmış bulunduğu için gazabım ve azabım onlara erişti ve cümlesi helâk oldu. Sen ise, dualarının kabul olunduğunu ancak o zaman müşahede edebildin...

Duaların kabulünün kırk sene sonra da olsa, tahakkuk edebileceği bu kıssa ile sâbit bulunmaktadır. Her ikisi de birer peygamber-i âlişân oldukları halde, tâ'cil olunmadığı ve vakt-i merhununa tâ'lik ve te'hir edildiği de bu vesile ile gayet güzel anlaşılmaktadır.

Sa'ad ibn-i Vakkas radıyallahu anh rivayet etmişlerdir ki:

— Yâ Resûlallah! Nasıl ve ne şekilde dua edeyim ki, Allahu tealâ duamı kabul buyursun ve reddetmesin?

Server-i kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyât efendimiz saadetle şöyle buyurdular:

— Yâ Sa'ad! Dualarının kabul olunmasını ve reddedilmemesini istiyorsan, haramdan kaçın ve sakın harama meyletme...

Bir mideye, bir lokma haram girerse, o kimsenin duası kırk gün reddolunur ve kabul buyurulmaz.

Resûl-ü zişânın, bu ihtarını dikkat ve ibretinize sunarım.

Basra halkı, tâbiıynin ileri gelenlerinden Hasan-ül-Basri radıyallahu anh'den sordular:

— Yâ Imam! Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, Kur'- an-ı aziyıninde biz kullarına dua etmemizi emr-ü ferman ve isteklerimizi yerine getireceğini vâd buyurduğu halde, dualarımız bir türlü şayan-ı kabul olmuyor. Allahu azim-üş-şân, vâ'dinden dönmeyeceğine göre dualarımızın ne hikmete binaen kabul buyurulmadığını bize açıklar mısınız?

Hasan-ül-Basri hazretleri, bu soruyu soranlara şöyle cevap verdi:

— Âyet-i kerimeyi dikkatle okusaydınız, bu suali sormanıza lüzum kalmazdı. Bakın, yerlerin ve göklerin ve yerlerle gökler arasında görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün âlemlerin mâliki, Rabbi ve mürebbisi: (Ey Nebiyyi zişân!

Kullarım, senden beni sorarlarsa...) buyuruyor. Kendi kendinizi tartıp ölçün bakalım, sizler gerçekten Allahu tealâ'ya lâyık kullar olabildiniz mi? Allahu tealâ, sizlere (KULUM) ve Resû-lü müctebâ (UMMETIM) diyor mu? Allahu tealâ, bir kimseye (KU- LUM) derse, o kula saadet, selâmet, cennet, cemal, hepsi bahş ve ihsan buyurulur. Allahu talâ'nın (KULUM) dediğine. Resûl-ü müctebâ da (UMMETIM) der. Böyle bir iltifata nail ve mazhar olan kulların da bütün duaları şayanı kabul olur. Oysa, sizlerde yedi kötü ve çirkin huy var ki, bunlar yüzünden dualarınız kabul buyurulmuyor. Bu kötü ve çirkin ahlâkınız, Al.

lahu tealâ ile aranızda perde oluyor ve dualarınız Hak tealâ hazretlerine arzolunmuyor, buyurdu.

Basra halkı, Hazret-i imamdan rica ettiler:

— Lûtfedip bize dualarımızın kabul buyrulmamasına sebebolan yedi kötü ve çirkin ahlâkın neler olduğunu da açıklar mısinız?

Hasan-ül-Basri hazretleri, bu sorularını da şöyle cevaplandırdı:

— Bu kötü huylarınızın birincisi, Allahu talâ'nın kesinlikle men'ettiği mâ'siyyetleri işleyerek Rabbinizi gazaplandırıyor ve darılıyorsunuz. Hergün, yeni bir günah işlediğiniz halde, birgün pişman olup tövbe ve istiğfar etmek aklınıza bile gelmiyor. Oysa, Allahu talâ'nın rizasını kazanabilmek için, yapılan kötülüklere ve günahlara pişman olmak ve hemen tövbe etmek lâzımdır. Perhize riayet etmeyen hastaya hiçbir ilâcın şifa verebilmesi mümkün olamayacağı gibi, pişman olmadan ve tövbe etmeden yapılan ibadetler de mâ'siyyet illetine devâ olamaz. Allahu tealâ'ya kurbiyyet etmek isteyen herşeyden önce yaptıkları masiyyete samimiyetle pişman olmalı, ağlayıp sızlanmalı, tövbe ve istiğfar etmeli, bir daha o kötülüğü işlememeğe söz vermeli ve bu arada ibadet ve tâ'atine de devamda kusur etmemelidir.

Üzülerek itiraf etmek zorundayız ki, günümüzde de durum maalesef aynıdır. Bir çok kardeşlerimiz, ibadet ediyorlar ama, kötülüklerden de kaçınamıyorlar. Bu sebeple de, perhiz etmeden ilâç alan ve bundan şifa uman gafiller gibi kendilerini helâke sürüklüyorlar. Perhiz yapılmadan alınan bazı ilâçlar, yarar yerine zarar verebilirler. Meselâ, namaz dinin direği ve mü'- minin mirâcıdır. Kulu, Rabbine yaklaştırır. Fakat, kötülükleri terketmeksizin kılınan namazların ise, kişiyi Rabbinden uzak aştıracağı Hadis-i şerif ile sabittir.

Bilindiği gibi; tevhidde önce LA ILÂHE kelimesi gelir ki, kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak Hak mâ'bud yoktur, dedikten sonra İLLÂLLAH kelimesi söylenir ve böylece (Ancak Allahu tealâ vardır) tasdik ve isbatına geçilir. Daha açık bir deyimle, evvelâ tahliye ile kalp temizlenir ki, bu bir (PERHIZ)

dir ve daha sonra kalbe iyman tahmil olunur ki, bu da bir, (İLÂÇ) tir.

Bir kalpte, hem iyman, hem islâm ve hem de küfür aslâ bir araya gelemez. Gelir sanılırsa, iyi bilmek gerekir ki Allahu tealâ katında makbul ve mûteber olmaz. Bir yandan, günah ve isyanlara devam etmek ve diğer taraftan ibadet ve tâ'at göstermek, ne iyman ile ne de islâm ile bağdaştırılamaz. Tevhid, bunun delili ve isbatıdır. Binaenaleyh, iyman ve islâma girmiş kullara lâzım ve lâyık olan, önce günah ve isyanlara samimiyetle pişman olmak, bütün kötülüklerden vazgeçmek, bir daha işlememek üzere hepsini terketmek ve ondan sonra ibadet ve tâ'ate yönelmektir. Gusülsüz ve abdestsiz namaz olamayacağı gibi, nedametsiz ve tövbesiz itaat da olamaz. Namazın ve bütün ibadetlerin başı gusül olduğu gibi, Allahu tealâ'ya ibadet ve tâ'atin başı da isyan ve günahlara nedamet ve tövbedir. Tövbe ve nedamet bahtiyarlığına erişenler, ibadet ve t'atlerinden zevk duyarlar. Günah ve isyanlara devam ederek ibadet ve tâ'at gösterenler ise, ecir alabilirlerse dahi bunu haklarını yedikleri kimselere kaptırarak müflis kalırlar.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.