Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Kuş kalesi denilen kasabada, şükreden zenginlerden hayır sahibi, ilmi ile âmil ve bir… — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 3 · s. 55

Kuş kalesi denilen kasabada, şükreden zenginlerden hayır sahibi, ilmi ile âmil ve bir mürşid-i kâmil olan iyman ve irfan sahibi Elhac Faruk Şinaverdi efendi namında bir zat yaşardı.

Bu mübarek zat, bulunduğu kasabanın nurlu bir kandili gibiydi. Sahip olduğu malın, kendisine emanet olarak teslim edilmiş bulunduğunu fark ve temyiz etmiş ve bu emaneti hayra sarfetmeğe memur bulunduğunun şu'ur ve idrakine erişmişti.

Onun için, malından daima hayra sarfeder ve insanlara maddeten ve mâ'nen yardımda bulunurdu. Oturduğu kasabaya cami, tekke, mektep, aşhane gibi hayırlı binalar yaptırmış ve civar köylerde de kuyular açtırmış, sular getirmiş ve benzeri türlü yararlı hizmetlerde bulunmuştu.

Her müslümanın yapması gerekli çok önemli bir vazife olan vasiyyetini de hazırlamış ve bu vasiyyetnâmesine de acayip bir madde de koydurmuştu. Herkese acayip görünen bu madde şu idi:

Hazret, öldüğü ve kabre konulduğu gece, kabirde kendisiyle bir gece kalacak ve sabaha kadar bekleyecek kimseye yüz altın verilmesini emrediyordu. Yüz altın lira, o zamanlar için büyük bir servet demekti. Yüz altınla neler alınmazdı? Fakat, itiraf etmek gerekir ki, verilen vazife de, pek küçümsenecek cinsten değildi.

Her ne hal ise, herkesi canlı veya cansız bütün mahlûkatı kovalayan ecel, nihayet onu da bulmuştu:

Ve li-külli ümmetin ecelün fe-izâ câ'e ecelühüm la yesta'hirine sa'aten ve lâ yestakdimûn..

El-A'raf: 34 (Her ümmetin takdir olunan bir ecell vardır. O ecel geldi mi ne bir saat geri kalır, ne de ileri gidebilir.)

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bir musibet gelip çattığında, mü'mine eziyyet veren bir hal vukubulduğunda ISTIRCÂ ediniz, yani: (INNÂ LILLAHÎ VE INNÂ ILEYHİ RACIUN) deyiniz, buyurmuşlardır. Meselâ bir cam kırıldığında, ışık söndüğünde istircâ etmeli ve fakat öfkelenmemelidir. Herşey için gerçekten bir ecel vardır.

Milletler ve ümmetler için de aynen böyledir. Fertler ve cemiyetler için de böyledir. Hattâ, cemadât için de ecel vardır, ölümü ve yok olması eceli iledir. Ruh sahiplerinin ecelleri ise, yok olmaları değildir, ölümü tatmasıdır. Bu tadış, tadan kişinin durumuna bağlıdır. Hasta bir insanın ağzının tadı olmadığından ne yedirilse, kendisine acı gibi gelir. Onun için kâfirlere ve zâlimlere de, bir nevi mâ'nevi hastalığa duçar olduklarından, aslında tath olan ölüm acı gelir. Buna mukabil, iymanlı, ihlâslı, ibadetli ve salih kişilere ölüm gayet tatlı gelir. Zira, ölümde VUSLÂT-I CEMAL vardır. Âşık-ı sadıka ölümde kemal vardır.

Tekrar ediyorum: Kâfirler, zâlimler ve hayvanlar ölürler. Âşıklar ise ölmezler, olurlar.

Faruk Şinaverdi hazretleri de, her fâni gibi bu fâni âlemden göçmüş, ecel şerbetini içmiş ve vuslât-ı cemal ile kendinden geçmişti. Kemale ermiş, yani olmuş bir kişi olduğundan, ölüm ona gülerek gelmiş, fakat yakınlarını ve çevresinde kendisini tanıyanları yasa boğmuştu. Kendisini yakından tanıyanların kalplerinde onulmaz yaralar açmıştı. Zira:

Mevt-ül alim ke-mevt-il alem (Bir âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir.)

Kaidesinin doğrulduğunu isbat etmiş ve kendisini tanıyanlara bunu Hakkal-yakin tattırmıştı.

Cenazesinin kaldırılacağı gün Kuş kalesi matem içindeydi. Gözler yaşlı, kalpler malzun ve mağmumdu. Merhum, kasabaya kendi getirdiği su ile gasledilmiş, kendi yaptırdığı mescitte, kendi yaptırdığı musallâya yatırılmış, kendi tayin ettiği imam cenaze namazını kıldırmıştı. Ne büyük mürüvvet değil mi kardeşler? Mevlâyı müteal, bu neviden hayırları her kuluna nasip etmiyor. Bir kasabaya su getireceksin, hem bütün kasaba halkı muhtelif ihtiyaçlarını karşılayacak, hem de getiren son abdestini o su ile alacak ve sonra o abdestle kendi yaptırdığı mescidin, kendi yaptırdığı musallâsına konulacak, kendi tayin ettirdiği ve maaşını da vakfettiği imam tarafından cenaze namazı kıldırılacak ve sonunda da sorulacak:

— Merhumu, hal-i hayat ve sıhhatinde nasıl bilirdiniz?

Bütün cemaat, dil ve gönül birliğiyle, yalancı şahitlik etmediğinden emin insanların huzur ve rahatlığı içinde cevap vereceler:

— İyi biliriz!..

— Bu şehadeti, yarın mahşer yerinde ve huzur-u Kibriyâda da böylece te'yit ve tekrar eder misiniz?

— Ederiz!..

Takibeden cemaatin (Allah rahmet etsin, menzili mübarek, makamı âli olsun...) niyazı ile hazreti ebedi istirahatgâhına getirdiler. Orada, kadı efendi merhumun vasiyyetini okudu ve bir gece onunla birlikte kabirde geçirecek kimseye yüz altın verileceğini bildirdi ve talip olanların ortaya çıkmalarını istedi. Fakat, bu teklife müsbet cevap veren olmadı, cemaat susmuş önüne bakıyordu. Acaba, onun bu vasiyetini yerine getirebilecek vefakâr bir dostu yok muydu? Ortalığı derin bir sessizlik kaplamış, çıt çıkmıyordu. Teklif edilen bu görev belki biraz ağırca idi ama, karşılığında da o günler için büyük bir servet sayılabilecek yüz altınlık bir ödül vardı. Cemaat arasında, günlük nafakasını zorla temin eden fakirler de vardı ama, kimse talip çıkmıyordu. Değil yüz altuna, bin hattâ on bin altun verilse bu kabadayılığı göze alacak bir babayiğit zuhur etmiyordu. Herkes, merhuma karşı minnet borçlarını ödemek istiyor, fakat ellerinden hiçbir şey de gelmiyordu. Tam bu sırada, elinde baltası ve sırtında ormandan kestiği çalı çırpılar bulunan birisi göründü. Adem ağa adındaki bu fakirin Faruk Şinaverdi nin vefatından haberi yoktu. Cenazenin kim olduğunu ve neden beklediklerini sordu. Mes'eleyi kendisine anlattılar. Adem ağa, cidden çok üzüldü, zira merhum efendinin bir çok iyiliklerini görmüş ve sofrasında defalarca yemek yemişti.

Herkeste bir ümit belirmişti. Öyle ya, neden olmasındı? Adem ağa, pek âlâ bu fedakârlığı göze alabilirdi. Kadı efendi de dik dik onun yüzüne bakıyor ve âdeta lisan-ı hal ile:

— Adem ağa! Sen mert ve cesur bir insansın. Gel, bu hayır sahibi zatın son vasiyetini yerine getiriver, demek istiyordu.

Herkesin gözlerinin kendisine dikilmesinden Adem ağa işi anlar gibi olmuştu. Fakat, her ihtimale karşı kadı efendiden işi kendisine bir daha anlatmasını rica etti ve keyfiyeti bütün tafsilâtı ile öğrenince derhal bu görevi kabul ederek bütün kasaba halkını büyük bir mahcubiyetten kurtardı. Böylelikle merhuma karşı da sevgi, saygı ve minnetini belirtmiş oluyordu. Dünyada, baltası ile ipinden başka bir şeyciği bulunmadığından, onları da beraberine alarak hazretin kabrine girdi. Ertesi sabah, gelip kendisini çıkaracaklarını söyleyerek üzerini

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.