Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Bursa'da Hüseyin efendi namında bir demirci ustası vardı. — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 3 · s. 46

Bursa'da Hüseyin efendi namında bir demirci ustası vardı. Halk arasında kendisine HARABATÎ derlerdi. Köylüler, onun yaptığı oraklara ilgi gösterirler ve âdeta kapışırlardı. O oraklarla ot biçmek, gerçekten pek zevkli olurdu. Hüseyin efendi, aynı zamanda gayet mahir bir kasa ustası idi. En zor kasaları bile kolaylıkla açardı. Bu zenaat, kendisine dedesinden ve babasından kalma idi, yani bir bakıma baba ocağını sürdürüyordu. Zamanın gelenek ve göreneklerine göre, bir ustanın yanında yetişip kalfaliğa veya ustalığa yükselenlerin, büyük bir ziyafet vermeleri ve diğer meslektaşlarının önünde ustasından peştemal kuşanmaları âdet olmuştu. Bu ziyafet, yeni yetişenlerin eskilere takdimi ve tanıtılması gibi idi ve âdeta bir diploma törenini andırırdı. ( Bu törenlere, yalnız aynı meslekten olanlar değil, bütün esnaf kâhyaları ve her san'at dalının ustalarının mensup bulundukları tarikat şeyhleri, çarşı imamları çağırılırdı. Her san'at bir pir'e ve mürşide dayandığı için, o pirin ve mürşitlerin vârislerini dâvet etmek âdetti. Dini bir tören mahiyetindeki bu ziyafetten önce ustası kalfasına peştemal kuşatmakla, kendi ustasına karşı ölan borcunu da ödemiş olurdu. Ancak, ustalar kalfalarının ve çıraklarının iyi ahlâk sahibi olmalarına da gayret ve himmet ederler ve kötü huylu kişilere san'at öğretmezlerdi. Onun için, ustalar kendilerine farkettirmeden kalfalarını ve çıraklarını sık sık imtihan eder ve denerlerdi. Bu sebeple, usta - kalfa-çırak arasındaki ilgi ve ilişki, baba-oğul veya iki kardeş münasebeti gibi sürdürülürdü. Hattâ, çoğu zaman ustanın kalfa ve çıraklarına muhabbeti bir babadan fazla ve kalfa ve çırakların ustalarına hürmet ve riayeti de evlâttan ziyade olurdu. Zira, o günün ustaları, kalfaları ve çırakları ve bütün müslümanlar Hz. Imam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimizin: (BANA BİR HARF ÖĞRETENİN KÖLESİ OLURUM.) buyurmuş olduklarını bilirlerdi, bu veciz öğütle amel ederlerdi. Gerçekten atalarımız, yalnız tahsil hayatında değil, san'at ve zenaatte, her işte kendilerine bir şey öğretenlere karşı daima hürmet, minnet ve muhabbetle mukabele etmişler ve onları her hallerinde kendilerine rehber edinmişlerdir. O zamanın hocaları, şeyhleri ve ustaları da taleblerini, dervişlerini veya kalfa ve çıraklarını evlâtları gibi severler ve kendilerine evlât muamelesi yaparlardı. Onun için de, herkes birbirini sever ve sayar, karşılıklı hak ve menfaatlerine saygı duyar, ata geleneklerine her bakımdan uyardı. Aralarında, yolunu sapıtanlar bulunursa, onları nasihat ile yola getirmeye çalışırlar ve nasihatten anlamayanı gerekirse yatırıp döverlerdi. Fakat, bu dayak aslâ düşmanca ve zulüm için değildi, yolunu şaşıranı hak yoluna davet içindi:

Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir, Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir...

Bugünkü gibi, tabelâlı nizamnameli, kongreli, patırdılı, gürültülü dernekler ve kurumlar yoktu ama, vakit namazını kıldıktan sonra mescit kapısında başbaşa vererek fısıldaşan üç beş ihtiyar, bir yetim kızın çeyizini düzer ve onu babalı kızlardan daha parlak bir şekilde kocasının evine gönderirlerdi.

Kimsesiz dulların, muhtaç yoksulların, gözü yaşlı öksüzlerin ve yetimlerin, gurbet ellerde kalmış gariplerin dertlerine o üç beş ihtiyarın fısıldaşmaları derman olurdu, gözyaşları silinir, açlar doyurulur, çıplaklar giydirilir, muhtaçlar kayırılırdı. Hayır sahplerinin yaptırdıkları sebiller, imaretler, aşhaneler fakirlerin dertlerini unuttururdu. Islâmın, hattâ insanlığın gereği de buydu. Onlar, dinimizin bu müstesnâ emirlerini 'yerine getirmekle dünya ve âhirette saadet ve selâmete ulaşmışlardı.

Ne var ki, daha sonraları bu güzel âdetler ve gelenekler tamamiyle unutulmuş, vakıfları yıkmışlar, hayır ve hasenâtı ortadan kaldırmışlar, herkes kendi derdine düşmüş, kendisinden gayrısını düşünemez olmuş, bir benlik ve bencillik başlamış ve gün bugüne ulaşmıştır. Zamanımızda, fakir ve yoksul kapılardan koğulmakta, yetimlerin ve kimsesizlerin hakları elerinden alınmakta ve kimse kimseye merhamet etmemektedir. Hiç kimse, hakkına ve haline razı değildir, herkes birbirine hased etmekte, komşu komşusunun elindeki ni meti çekememektedir. Birbirimize refahı, huzuru, saadeti çok görür hale geldik. Birbirimize düşman kesildik. Adalet yerine zulüm hakim oldu. Parasına güvenen rüşveti verince, haklı veya haksız dilediğini yaptırabiliyor. Rüşvetsiz iş gören pek az kaldı denilse yeridir. Rüşveti, verenin de alanın da hattâ aracılık yapanın da lânetlenmiş olduğu çoktan unutuldu. Yalnız bu mu unutuldu? Hayır, eski ve güzel âdetlerimiz, gelenek ve göreneklerimiz de unutuldu, tarih unutuldu, Türklük unutuldu, müslümanlık unutuldu, insanlık unutuldu. Babalarına ve dedelerine sövüp sayan evlâtlara rastlıyoruz. Yediyüz yıl kan dökerek fetettiğimiz bir çok ülkeleri, yetmiş gün içinde gözyaşı dökerek terkettik, hâlâ aklımızı başımıza alamıyoruz. Hâlâ birbirimizle uğraşıyoruz, birbirimizle boğuşuyoruz. Düşmanlarımızın kıs kıs güldüklerinden, keyifle ellerini uğuşturduklarından haberimiz bile yok.

Allahu zül-celâl vei-cemal hazretleri inayet-i Rabbaniyyesi ile tecelli buyurarak şehitlerin kanları hürmetine, gazilerin döktükleri terler izzetine, ak sakallı dedelerin ve ak saçlı ninelerin gözyaşları rifatine bağışladığı şu mübarek Anadolu yarımadasında, mazimize, dinimize, milli an'anelerimize, mâ'neviyyat ve mukaddesatımıza sahip hür ve müstakil bir millet olarak yaşamayı nasip ve müyesser eylesin, iç ve dış düşman- Jarımızı kahr-ü perişan eylesin, müslüman Türk milletine tuzaklar hazırlayanları, kendi kazdıkları tuzaklara düşürsün ve helâk etsin, dinimizi, ırzımızı, canımızı muhafaza buyursun.

Hikâyemize devam edelim:

Harabati Hüseyin efendi, iki çırağına kendi ustalarından öğrendiği san'atı öğreterek borcunu ödemeğe çalışmıştı. An-i cak, çıraklarından birisine ustalarından öğrendiklerinin tamamını öğrettiği halde, diğerine kasa açmaktan başka herşeyi öğretmiş, kasa açmayı öğretmemişti. Birinci çırağına dua ile peştemal kuşatmış ve müteakip hayatında başarılı olması niyazında bulunarak ikinci çırağını çağırmışti. Ikinci çırak, peştemal kuşanmadan, herkesin önünde hürmet ve minnetle ustasının ellerinden öpmüş ve ona şöyle demişti:

— Ey veli-ni'metim olan ustacığım!.. Bana, san'at öğrettin, Allahu tealâ senden razı olsun. Bana altun bir bilezik taktin...

Elde altun bileziktir san'at, KI verir ehline feyz-ü rif'at...

Beni ekmek sahibi ettin ama ben de sana yirmi yıl hizmet ettim. Senin, benim üzerimde hakkın olduğu gibi, benim de senin üzerinde hakkım vardır. Üzülerek ve sıkılarak söylemek zorundayım ki, sana hakkımı helâl edemeyeceğim.

Hüseyin efendi, şaşkınlıkla kendisinden sordu:

— Oğlum, bana neden hakkını helâl etmiyorsun? Sebebini söylersen, belki hakkını helâl ettirmeğe çalışırım, dedi. Çırak cevap verdi:

— Ey benim veli-nimetim ustacığım! Arkadaşıma kasa açmasını öğrettiğin halde bana öğretmedin. O nasıl sana hizmet ettiyse, ben de sana aynı sadakatle hizmet ettim. Beni, niçin böyle mahrum ve eksik bıraktın?

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.

Bursa'da Hüseyin efendi namında bir demirci ustası vardı. — 1. bölüm — Menâkıbnâme — tarikat.org