Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Mevla, garka-i garik rahmet eylesin, hocalarımdan Hacı Şakir Efendi Balkan harbinde, hristiyanların müslümanlara… — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 504

Mevla, garka-i garik rahmet eylesin, hocalarımdan Hacı Şakir Efendi Balkan harbinde, hristiyanların müslümanlara reva gördükleri zulümleri anlatırken, başta Serez katl-i ammı olmak

üzere bir çok kasaba ve köylerde işlenen vahşet ve cinayetleri, arkadaşlarımdan Haydar beye şöyle hikâye ediyor:

— Bunlar anlatmakla, saymakla tükenir gibi değildir ya, bazılarını nakledeyim. Düşman, bulunduğumuz şehre girerken, rahmetli anacığım bizi evin bodrumuna saklamıştı. Şehre giren her düşman askerinin süngüsünün ucunda, kundakta bir Türk çocuğunun saplanmış olduğunu bizzat gördügünü gözyaşları ile ve yemin ederek söylerdi. Gebe kadınların karınlarının deşildiğini, mini mini çocukların insafsızca süngülendiğini, annelerinin gözleri önünde genç kızların ırzına geçildiğini, fırınlarda odun yerine müslümanların yakıldığını, vahşi hayvanları ve hatta canavarları bile tiksindirecek sayısız cinayetlerin işlendiğini o acı çağları yaşayanların unutabilmelerine imkân ve ihtimal yoktur.

Birgün, nasılsa karşılaştığımız bir papaza bütün bunları sayıp döktükten sonra sordum:

— Ey rahip efendi, Hz. Isa aleyhisselâma nâzil olan Incil-i şerifte bu cinayet ve vahşetlere ruhsat veren bir hüküm var mıdır? İsa aleyhisselâm: (Sağ yanağınıza bir tokat vurulunca, sol yanağınızı çeviriniz) buyurmamış mıdır?

Papaz, tasdik etti:

— Evet doğrudur, dedi. Bizim dinimizde bu gibi vahşet ve cinayetlere cevaz yoktur.

— Şu halde, dindaşlarınızın işledikleri bu kanlı cinayetleri, katl-i âmları, barbarlıkları nasıl yorumlarsınız?

— Bak hoca efendi! Ben sana işin içyüzünü anlatayım. O zulmü, o vahşet ve cinayeti size revâ görenler aslında bizden değillerdir. Onlar, müslüman erkeklerin bizim kadınlarımız ve kızlarımızla zinâ etmelerinden doğan sizin çocuklarınızdır.

Kurt köpeği, kurda çok zarar verdiği gibi sizin gayri meşrû çocuklarınız da siz müslümanlara bu zulümleri ve cinayetleri revâ görmüşlerdir, dedi.

Merhum hocama Fatihâ-i şerifeler ithaf ederek düşünürüm de, papazın söylediklerinde gerçek payı bulunduğunu kabul ederim. Bazı sefih ırkdaşlarımızın ve dindaşlarımızın, hristiyan

kadın ve kızları ile zinâ ettikleri, şarap içtikleri, kutsal dinimizin kesinlikle yasakladığı menhiyyâtı işledikleri doğruydu. Zinâ mahsulü evlâtlarından da elbette kendilerine rahmet okumaları beklenemezdi. Bil'akis, analarının telkin ve teşvikleriyle bütün müslüman Türklere düşman kesilmeleri ve ellerine fırsat geçince intikam almağa kalkmaları tabii ve akla da uygundu. Kur'an-ı kerimin sarih hükümlerine rağmen sefahat ve fuhşiyyâta meyledenlerin dünyada böyle rezil ve zelil olmakla kalmayarak, âhirette de elim bir azaba uğrayacakları muhakkaktır. Binaenaleyh, bir kötülük işleyen hemen tövbe etmeli ve Allahu teâlâ'ya dönmelidir ki, af ve mağfirete mazhar olabilsin.

Kendini mizana çeksin Hak'tan ihsan isteyen, Tövbekâr olsun günaha, afvü gufran isteyen..

Allahu tâlâ'nın affetmeyeceği günah yoktur. Dilerse, şirkten gayrı bütün günahları bağışlayabilir. Cenab-ı Hakkın yasakladığı hususlardan kaçınmayan, münkir olmadıkça kâfir olmaz ama, o kötü ve çirkin hareketi de hiçbir zaman yanına kâr kalmaz.

Yunanistan'dan Yugoslavya'ya geçerken, sınır kapısında bizi karşılayan sert tavırlı ve asık suratlı memurlar arasındaki yaşlıca birisi, yanımıza kadar sokularak kulağımıza:

— Türk müsünüz? diye fısıldadı.

— Evet, deyince gözleri yaşararak.

— Bizi ne zaman kurtaracaksınız? diye sordu.

Bu ve buna benzer karşılaşmalarımız, bu gezimizin bence en dikkate değer özellikleriydi. Trende, kendisinden iki kâse sütlâç aldığımız bir diğer dindaşımızın da, Türk olduğumuzu öğrenince para almak istememesini ve:

- Helâl.. Helâl be!.. diyerek hakkını helâl etmesini hatırlarım.

Üsküp'e doğru yol alırken geçtiğimiz Köprülü'de cami-i şerifler ile minarelerinin bize âdeta: (Hey nereye gidiyorsunuz?

Biz de islâmız!..) diye seslendiklerini duyar gibi oldum.

Nihayet Üsküp'e vardık. Şehri dolaşırken girdiğimiz müslüman mahallelerinde yollar bozuk, sokaklar çamurlu ve kirliydi. Bir fesçi dükkânının vitrinine bakarken, sonradan adının Abbas olduğunu öğrendiğimiz bir zat seslendi:

— Hoş gelmişsiniz! Türkiye'den mi gelirsiniz? Buyurun çay içelim.

Hiç tanımadığımız bu misafirsever dindaşımız ve ırkdaşımız, bizi civardaki bir kahveharıeye götürdü, çay ve kahve ikram etti, başka bir arkadaşına da haber saldı ve o da gelerek bizimle sohbet etti. Kendilerinden, bize Usküp'ü gezdirecek paralı bir mihmandar bulmalarını rica ettik, Hüdâyi efendi namında bir zatı bize rehber olarak verdiler. Üsküp'te yetişmiş bazı büyük zevatın ve bu arada şair Yahya Kemal Beyatlı'nın yetiştiği Rüfa'i dergâhına götürdü, dergâhın şeyhi olup aynı zamanda öğretmenlik de yapan Şeyh Haydar efendi ile tanıştık.

Bu zat, islâm, Türk ve tekke görgüsüyle bize karşı büyük bir ilgi ve konukseverlik gösterdi, evinde yemek pişirterek ikramda bulundu ve Üsküp'ten ayrılana kadar hizmetimizde bulundu.

Evet, islâmiyyet muhakkak ki çok yüce, çok ulvî bir din-i mübiyndir. Fakat, müslüman Türklerin bu kutsal dine hizmet yolundaki himmet ve gayretlerini ne dille anlatmağa ne de kalemle yazmağa bence hiç kimsenin gücü yetmez.

Eski Usküp, tam mâ'nasıyla bir Türk - Islâm şehriydi. Bana, Bursa'yı andırıyor gibi geldi. Üzülerek ilâve etmek zorundayım ki, ölü bir Türk ve müslüman cesedine, ruhsuz bir bedene de benziyordu. Gerçi, her tarafı cami, mescit, tekke, türbe, han, hamam ve benzeri islâmı eserleriyle süslü idi ama, bu arada yıkılan ve tamamiyle kaybolan eserler de pek çoktu. Şehre, uzaktan şöyle bir bakılınca şanlı mazisi içinde uzanıp yatan bir şehit gibi, sessiz ve vakur yatıyordu gibime geldi.

Bu şehrin sâkinleri olan Türklerin çoğunluğu Türkiye'ye ve İstanbul'a hicret etmişlerdi. Bu bakımdan, cemaati hayli azalan cami-i şerifler, düşman ordusunda askerlik yapan ihtiyar bir Türk gibi başlarını dik tutmağa çalışsalar bile, hüzünlerini gizleyemiyorlardı. Son zelzele esnasında yıkılan ve onarılmayan belki de bir daha da onarılmayacak olan cami-i şerifler,

minareler ve şadırvanlar, ıssız bir dağ başında ölüme terkedilmiş bir müslüman yaralısı gibi, kaderlerine razı olmuş, mütevekkilâne bekleşiyorlardı.

Usküp'te Türk ve müslüman azdı ama, Türklük diğer milletlerde de kendisini gösteriyor ve âdeta onlarla yaşıyor gibiydi. Meselâ, bir tekke'de tek kelime Türkçe bilmeyen Arnavut dervişlerin Yunus Emre'den, Seza'den, Kuddusi'den ilâhiler okuduklarına şahit olduk.

Altıyüz yıl idaremiz ve hâkimiyetimiz altında yaşamış, taşı, toprağı, ağacı ve yaprağı ve her şeyi ile Türk olan, şehit kanlarıyla yuğurulan, gazi terleriyle sulanan bu mübarek yerler nasıl olmuştu da gerçek benliklerini kaybetmişler, asıl sahiplerinden koparılıp alınmışlar ve bu feci âkibete düşmüşlerdi?

Hemen cevap verelim: TEVHÎD'den ayrılmamız, SEN - BEN çekişmeleri içine düşmemiz, birlik ve beraberliğimizi koruyamamamız ve saflarımıza yabancıların ve yabancı emellerin sızmalarına ve yerleşmelerine fırsat ve imkân hazırlamamız, bu korkunç sonucu doğurmuştur.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.