Meşâyih-i kirâmdan rivayet olunmuştur ki; Magrib diyarında çalışkan, zâhid ve cömert bir şeyh vardı. Balıkçılık yaparak geçimini sağlardı. Zaten, islâmın şanlı devirlerinde şeyhler ve âlimler devlet hazinesinden para ve maaş almazlardı, herbiri bir işle meşgul olur ve kazançları ile hem kendi geçimlerini sağlar, hem de yoksul talebelerine, muhtaçlara, sakatlara, dul ve yetimlere yardımda bulunurlardı. Mahlûkat-ı ilâhiyye'ye şefkat ve merhamet ederek bütün insanlara örnek olurlar ve aynı zamanda halkı irşâd ederlerdi. Meselâ, Hanefi mezhebi müctehidi İmam-ı â'zam hazretleri manifaturacılık yapar ve devlet
hizmeti kabul etmezdi. Kazancını da okuttuğu talebelerine harcardı. Dedik ya, o çağlarda bütün âlimler ve şeyhler bir iş tutarlar ve kimseye yük olmazlardı.
Magrib diyarında balıkçılık yapan zat-ı şerif de bunlardan birisiydi. Avladığı balıkların bir kısmını yoksullara dağıtır ve kalanı ile de ailesini geçindirirdi. O devirlerde Ispanya bir islâm ülkesiydi. Bizim balıkçı şeyhin de dervişlerinden birisi Ispanya'ya gitmeğe karar verir ve efendisinden ruhsat ister.
Sözü edilmişken hatırlatmadan geçemeyeceğim: Her müslüman, mutlâka fırsat bulup Ispanya ve Endülüs tarihini okumalıdır. Benlik dâvasına düşen ve sen-ben çekişmeleriyle birbirleriyle uğraşan milletlerin başlarına neler geldiğini öğrenmelidir. Bu kıt ve kısır çekişme ve didişmeler, islâm devetlerine ve milletlerine çok büyük zararlar vermişlerdir. Kitab-ı kerimimiz açıkça birbirinizle çekişmeyiniz, kavga etmeyiniz, zayıflaşırsınız, korkaklaşırsınız, nusret ve devletiniz elden gider buyuruyor. Tarihten ibret alamayan ve iç çekişmelerle birbirlerine düşen milletler inkıraza, dağılıp parçalanmağa mahkûmdur. Sen -ben kavgalarından vazgeçmeli, birlik ve beraberlik içinde dinimizi, devletimizi ve milletimizi korumalı, millî ve mâ'nevî varlıklarımızı savunma uğrunda birleşmeliyiz. Kuvvet tevhiddedir, birlik ve beraberliktedir. Son yüz yıllık tarihimiz, bu iç çekişmelerin bize neler kaybettirdiğini açıkça göstermektedir. Aklımızı başımıza alalım, geçmişten ibret ve örnek alalım, son pişmanlık fayda etmez, bir çok misalini gördük, din ve millet düşmanları kimsenin gözünün yaşına bakmaz, derlenip toparlanalım, hak yolunda, tevhid yolunda toplanalım.
Şeyhi, o dervişe İspanya'ya gitmesi için izin verir ve kendisine:
— Ispanya'nın...... şehrine varırsan, orada bizim bir din ve yol kardeşimiz vardır, adı şeyh Abdullah'tır, duası reddolunmayan bir hak velisi ve mürşid-i kâmildir. Kendisini ziyaret et, selâm ve hürmetlerimi ilet, duasını niyaz ettiğimi de söyleyiver, der.
Derviş, Ispanya'ya gider ve yolu o şehre düşer, şeyhinin emrini yerine getirmek üzere o mübarek zatı araştırır, kendisine saray misali bir konak gösterirler ve orada oturduğunu söylerler. Konağa gider ki ne görsün!.. Bir hükümdar sarayı kadar muhteşem.. Ne ise, hazret-i şeyhi görmek istediğini söyler, hizmetçiler:
— Siz içeri buyurun ve istirahat edin, kendileri şimdi hükümdarla görüşmek üzere saraya gitti, neredeyse gelir, derler ve kendisine ikramda bulunurlar.
Hazretin bu debdebe ve saltanatını, kendi şeyhinin fakir ve mütevazi yaşayışı ile mukayese eden derviş, bir mürşid-i kâmilin böylesine bir servet ve ihtişama nasıl sahip olabildiğine şaşar, kalır ve muammayı çözemez. Bir süre sonra, cins bir arap atının üzerinde, pırıl pırıl giyinmiş, atının özengileri altundan, murassâ eğer takımları velhasıl her haliyle vekar ve ihtişam içinde ve hükümdarlara mahsus bir debdebe ile şeyh konağına döner. Fakir derviş, bir aralık kendisine hiç görünmeden ve görüşmeden çekip gitmeyi bile düşünür ama, sonra bu zatı kendi hesabına değil, şeyhinin emrini yerine getirmek üzere ziyaret ettiğini hatırlayarak bu fikrinden cayar ve Şeyh fazla bekletıneden ziyaretçisini huzuruna kabul eder.
Bizim fakir derviş, orada daha büyük bir sürprizle karşılaşır. Şeyhin etrafında gayet süslü elbiseler giyinmiş hizmetçiler elpençe divan durmaktadırlar. Ziyaretçilerini kabul ettiği yer de, hükümdarların elçileri kabul ettiği salonlar kadar müzeyyen ve muhteşemdir, yerlerde gayet kıymetli halılar, pencerelerde ipekli ve sırmalı perdeler, yumuşacık sedirler, bir hal ki görülmeğe değer..
Şeyh hazretleri, dervişe iltifat eder, halini, hatırını ve ziyareti sebebini sorar. Derviş maksadını anlatır:
— Efendim fakiriniz Magrib diyarından geliyorum. Orada sizin hak kardeşiniz ve aşk yoldaşınız olan Şeyh Abdülvehhâb efendi zât-i ârifanelerine selâm ve tâ'zimlerini arza ve duanızı niyaza beni memur eyledi. Mübarek yüzünüzü görmek, ayaklarınıza yüz sürmek ve şeyhimin emirlerini yerine getirmek üzere huzurunuzda bulunuyorum, der.
— Demek kardeşimiz Şeyh Abdülvehhâb'tan geliyorsunuz, şu halde dönüşünüzde kendisine bil-mukabele selâmlarımı iletiniz ve lûtfen sorunuz. Bu dünya ile daha ne kadar meşgul olacak? Hâlâ, dünyaya teveccüh ve rağbetini kesmeyecek mi?
meşgale arasında Allahu teâlâ'ya vakit bulup muhabbet edebilir mi? Kendisinden rica ediyorum, artık dünya'ya olan meylini kessin, dünya ikbaline teveccüh ve iltifat etmesin, deyince dervişin aklı fikri allak bullak olur. Öyle ya, bu kadar debdebe ve saltanat içinde yaşayan bir şeyh efendi, balıkçılık ederek geçimini sağlayan ve kendisinin yüzde biri kadar bile refaha kavuşamayan kendi şeyhi aleyhinde nasıl böyle konuşabilir? Dünyaya meyil ve rağbet kendisinde, debdebe ve saltanat kendisinde, üstün hayat seviyesi, refah ve huzur kendisinde, hâlâ da fakir bir balıkçı şeyhine dünyaya rağbet etmesin diyor, diye düşünür, bu irşâda hiçbir mâna veremez, hayret ve ta'accüb içinde kendi ülkesine döner.
Şeyhi, kendisine verdiği vazifeyi yerine getirip getirmediğini sorunca, Endülüs'teki şeyhin sözlerini tekrarlamağa utanır ve:
— Hiçbir şey söylemedi efendim, diye geçiştirmek ister ama, şeyhi de diretir:
— Haydi haydi beyhude inkâr edip saklama, mutlâka bir şeyler söylemiştir, deyince mes'eleyi olduğu gibi anlatır.
Balıkçılıkla geçinen şeyh efendi, bu sözler üzerine ağlamağa başlar ve gözyaşları arasında:
— Evet, doğru söylemiş diye tasdik eder. Hiçbir şey anlayamayan dervişine de, şeyhin ne demek istediğini açıklar:
— O zât-1 akdes, bizzat gördüğün o debdebe ve saltanat içinde nefsini dünya muhabbetinden, dünya heveslerinden ve dünya rağbetinden temizlemeğe muvaffak olmuş bir merd-i ilâhidir. Senin gözlerini kamaştıran o dünya nimetlerini yalnız eline ve zâhirine vermiş, kalbine ve bâtınına ise Allah ve Resûlüllah aşkından gayrı bir şey koymamıştır. Ben ise, dünya ni'- etlerinden hiçbirisine sahip bulunmadığım halde, dünya rağbet ve muhabbetini kalbime doldurmuş bulunuyor ve hâlâ dünya ile uğraşıyorum, buyurur.
Geç bu gafletten, yeter gel gayrı insan ol gönül;