Ara
Menü
3 dakikalık okuma

Evvel zaman içinde bir karı koca vardı. — 2. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 430

olan da zenginleşirse, bu zenginlik de o kimse için belâ ve musibet olabilir.

Fakir veya zengin, hiç kimse kendisi için fakirliğin mi, yoksa zenginliğin mi hayırlı olacağını bilemeyeceğinden, her halinde Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerine sığınıp teslim olmalı, Rabbinin bahş ve ihsan buyurduklarından razı kalmalı ve Hakkın rizasını beklemelidir.

Fakir olanın fakirliğe razı olmaması ve fakirlik istememesi ne kadar büyük bir hata ise, zengin olanın da zenginliğinden razı olmaması ve zenginlik istememesi o kadar büyük bir hatadır. Kula varlıkta ve darlıkta, yoklukta ve çoklukta Rabbinden razı olması ve içinde bulunduğu durumdan ve şartlardan sızlanmaması gerektir. Bu, yalnız kulluk icabı değil, insanlık şi'arıdır.

Şeyh Ebül-Abbas-el-Mersî (Allah ondan razı olsun) şükreden zengini, sabreden fakire tercih ederdi. Zira, şükreden zengin Allahu teâlâ'ya karşı kulluk görevini şükriyle ifade ve izhar etmektedir. Oysa, sabreden fakirin elinde fırsat olmadığından henüz ne yapacağı belli değildir. Sabreden fakirlerden gibi görünen bir çokları, ellerine küçük bir fırsat geçince, bir çok zâlimlere taş çıkartmıştır ki, bunun günlük hayatımızda da çeşitli örnekleri gözlerimizin önündedir. İşte, Hazret-i şeyh bu ictihadıyla bunu açıklamak istemektedir.

Tırmezi-il-hakim, ni'mete şükür cennet ehlinin sıfatıdır.

Fakirliğe sabretmek ise böyle değildir. Zira, fakirliğe sabretmek, ateşe tahammül etmek gibidir. Ni'mete şükür cümlesinden olarak, cami-i şerifler, mektepler, medreseler, çeşmeler, sebiller, köprüler yapılır, açlar doyurulur, susuzlar kandırılır, çıplaklar giydirilir, ordular silâhlarla donatılır, din ve mukaddesat düş manları ile savaşılır ve bütün bunlar şükreden zenginlerin şü.

kürleri ile gerçekleşir. Onların yaptırdıkları cami-i şeriflerde sabreden fakirler namaz kılarlar, inşa ettikleri mektep ve medreselerde okur ve karınlarını doyururlar, şükreden zenginlerin kurdukları aşhanelerde sabreden fakirler yemek yerler. Şükreden zenginlerin yaptırdıkları çeşmelerden, sabreden fakirler su

içerler, inşa ettikleri köprülerden geçerler, onun satın aldığı silâhlarla savaşırlar, onların yaptırdıkları hastahanelerde tedavi olurlar, onların satın aldıkları ilâçlarla şifaya kavuşurlar.

Acaba, bütün bu ni'metlere nail olan sabırlı fakirlere böyle bir zenginlik verilse, şükreden zenginlerin yaptıklarını yapabilirler mi? Bunu, Allahu teâlâ'dan gayrı hiç kimse bilemez...

Malik olduğun mal ve servet, helâl ise hesabı var, haram ise azabı var dersek, bu hakikaten böyledir. Fakat, haramdan kazanılanın helâle sarfedildiği pek görülüp işitilmemiştir. Buna mukabil, hayra sarfolunan para mutlâka helâl maldır. Oyle bir kimse düşününüz ki, elinde bulunan helâl mala, bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek bir miktar haram karışmıştır. O kimsenin, hayır işlerine sarfettiği para, haram - helâl karışık servetinin mutlâka helâl olan bölümündendir. Zira, haramdan kazanılan mal ve para hayra aslâ sarfolunmaz, hayıra sarfolunan muhakkak helâl mal ve paradır. Haram malı ve parası olan bir kimse de, bu malını ve parasını hayra sarfedemez, o parayı ancak ve yalnız isyana ve sefahat yollarına harcar veya harcayamamışsa biriktirir biriktirir ve başkalarına bırakır gider. Sorulsa, kimin için biriktirdiğini de bilemez ve söyleyemez. Böylesine sefahat ve mâ'siyyet yollarına para harcayanlarla, başkaları için biriktirenler, toplayıp toplayıp hak yoluna bir türlü sarfedemedikleri haram mallarını beraberlerinde cehenneme götürürler ve onları zebaniler kızgın ateşte kızdırarak alınlarına, yanlarına, bellerine yapıştırarak azabı tadarlar. Ölümlerinden sonra kimin için biriktirdiklerini bilmedikleri mallarına ve paralarına kendileri vâris olurlar. Ataları-

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.