Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Evvel zaman içinde bir karı koca vardı. — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 430

Evvel zaman içinde bir karı koca vardı. Kendi hallerinde, âbit ve zâhit kişilerdi. Hakkın verdiğine kanaat ve daima şükrederler, fakirliklerine sabreder ve her nefeste hamd-ü senâ eylerlerdi.

Bir gün, kapıları çalındı ve açtıklarında Allahu sübhanehu ve teâlâ nın kendilerine gönderdigi nebiyyi zişân, Hakkın emrini onlara tebliğ etti:

— Allahu azim-üş-şân sizlere selâm ediyor ve soruyor. Murad-ı ilâhisi size zenginlik ihsan buyurmaktır. Ancak, sizleri muhayyer bıraktı. Kırk yaşına kadar zengin olup sonra fakirliği mi, yoksa kırk yaşınıza kadar fakir yaşayıp sonra zengin olmayı mı dilersiniz?

Karı koca aralarında istişare ettiler. Erkek, ihtiyarlıkta fakirliğe tahammül etmenin zor olacağını, onun için kırk yaşından sonra zenginlik dilemelerini önerdi. Kadın ise tamamiyle aksi kanaatte idi. Kırk yaşından sonra gelecek zenginliğin hiçbir işlerine yaramayacağını, fırsat elde iken diledikleri gibi yaşayacaklarını, kırk yaşından sonra tekrar fakir düşseler bile Allahu tâlâ'nın rızıklarını elbette kesmeyeceğini, Rezzâk-1 âlem olduğunu savundu.

Uzun uzun görüşüp anlaştıktan sonra, gençliklerinde zenginlik istediklerini ve kırk yaşından sonra fakirliğe razı olduklarını bildirdiler ve sebeplere sebep halk ve icad buyuran Hâlık-ı zişâna bu yolda niyazda bulundular.

Dedikleri ve diledikleri gibi de oldu. Allahu sübhanehu ve teâlâ, gaip hazinelerinden kendilerine öylesine bir zenginlik bahş ve ihsan buyurdu ki, tam mâ'nasıyla refaha ve huzura kavuştular. Fakat, kendilerine bu zenginliği ihsan buyuran Allahu teâlâ'yı aslâ unutmadılar, servetleri arttıkça şükürlerini, rahatları yerine geldikçe ibadet ve tâ'atlerini artırdılar, her nefeste Rabbil-âlemiyne hamdü senâda bulundular, böyle olunca da servetleri ve ni'metleri arttıkça arttı. Zenginlik, kendilerine kulluklarını unutturmadı, refah ve saadet onlara zikirlerini ve şükürlerini ihmal ettirmedi. Açları ve muhtaçları doyuruyorlar, yoksulları giydiriyorlar, kimsesiz ve garipleri barındırıyorlar, ibadet ve t'atten de fariğ olmuyorlardı.

Yaşları kırkı aştığı halde zenginlikleri devam ediyor, ni'- metleri eksilmiyordu. Birgün, yine kapıları çalındı ve açtıklarında kendilerine hakkın bu sonsuz ni'met ve servetini tebliğ eden nebiyyi zişânı gördüler:

— Allahu tâlâ'nın selâmlarını ve rızasını tebliğe geldim, buyurdu. Onlara, bahş ve ihsan buyurduğum ni'met ve servetin süresi dolduğu halde, vaktiyle niyaz ettikleri gibi geri alınmamasının sebebini merak etmesinler. Biz, azim-üş-şân vâ'dimizden dönmeyiz. Kırk yaşından sonra ni'metimi geri alacaktım.

Fakat, şükredenlerin ni'metlerini artıracağımı da vâ'detmiş bulunduğumdan geri alamadım. Onlar ise hem şükrediyorlar hem de verdiğimiz ni'metten başkalarına nasip ayırıyorlar, rizayı ilâhimize uygun şekilde infakta bulunuyorlar. Onların bu şükür ve fikirlerine karşı kendilerini mahrum etmek elbet şânımıza lâyık değildir.

Bulan bulur, Hakkı kulluk yolundan;

Hüdâ kalb-i selim ister kulundan…..

Muhterem ihvan-ı din-i mübiyn:

Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri vâ'dedince, vâ'dinden aslâ dönmez. Bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlere şükredenlerin ni'metlerini artırır. Küfran-ı ni'met edenler ise, bu inkârlarının cezasını hem dünyada, hem de ukbâda çekerler.

Bundan önceki derslerimizden birisinde de açıklamıştık.

Rabbimizin bizlere bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlerin en yücesi Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizdir. En büyük NI'METULLAH Rahmeten-lil-âlemiyn olan Habib-i edib-i Kibriyâ' dır.

- 432.— Bunu böylece bilip belledikten sonra, şu öğüdümü de sakın unutma! Allahu azim-üş-şân, düstur-u mükerremimiz olan Kur'an-ı azim-ül-bürhanında şükreden zenginle, sabreden fakiri aynı şekilde, aynı derecede zikretmekte ve her ikisini de aynı üslûp ile medh-ü senâ eylemektedir. Buna misal olarak, biz âciz ve gafil kullarına Hz. Süleyman ile Hz. Eyyub aleyhimüsselâmı göstermiştir. Bilindiği gibi Hz. Süleyman aleyhisselâm, insanlara, cin ve şeytanlara ve rüzgârlara hükmetmiş, nübüvvet ile emareti yani peygamberlik ile devlet başkanlığı makamlarını nefsinde cem'eylemişti. Kuşların lisanlarına vâkıf ve rüzgâra dilediği gibi hükmederdi. Uç aylık yolu, öğle ile ikindi arası seccadesiyle kat'eder ve bütün yaratılmışların dillerinden anlardı. Onun için, Kur'an-ı kerimde şöyle buyurulmuştur:

Ve vehebna li-Davude Süleymân ni'm-el-abdü inneh evvâb...

Sâd: 30 (Biz, Davud'a Süleyman'ı bahşettik. O, ne güzel kuldu, her halinde Allahu teâlâ'ya tevbe ve rücû ederdi.)

Buna mukabil, Eyyub aleyhisselâm gerek fakirlik ve gerekse malıyla, canıyla ve evlâdıyla mâ'ruz kaldığı musibetlere en güzel bir sabırla tahammül ederdi. Onun içinde aynı sûre-i celilede şöyle buyurulmuştur:

Innâ vecednâhü sâbiren nim-el-abdü inneho evvâb....

Sad: 44 (Biz, Eyyub'u cidden nefsine, ehline ve malına erişen musibetlere sabreder bulduk. O ne güzel kuldu, daima Allahu tealâ'ya tövbe ve rücû ederdi.)

....

.MT 0 Görülüyor ki, Allah azze ve celle Süleyman peygamber aleyhisselâmı mazhar olduğu ni'metlere şükreden, ona tövbe

ederek sığınan bir kul olarak tarif buyurduğu gibi, Eyyub aleyhisselâmı da bütün musibetlere rağmen sabreden bir kul olarak tavsif buyurmakta ve her ikisi hakkında da (O, NE GÜZEL NE IYİ KULDU...) tâbirini kullanmaktadır.

Eskilerin, ağniyâyı şâkiriyn (Şükreden zenginler) dedikleri kullar ile fukarayı sâbiriyn (Sabreden fakirler) dedikleri kulların bu suretle müsavi tutulmaları, ni'metlere şükredenlerle, musibetlere sabredenlerin Allahu teâlâ katında eşit olduklarını bu âyet-i kerimelerle isbat etmek mümkündür. Zira, fukarayı sâbiriyn zengin olunca ağniyâyı şâkiriyn'den ve ağniyây-ı şâkiriyn de fakir düşünce fukarây-ı sabiriynden olurlar. Eğer, Süleyman aleyhisselâma, o mülk ve saltanat yerine, Eyyub aleyhisselâma verilen musibetler verilseydi, elbette o da sabredenlerden olacaktı. Netekim, Eyyub peygamber aleyhisselâma da o musibetler yerine, Süleyman aleyhisselâma bahş ve ihsan buyurulan mülk ve saltanat verilseydi, elbette o da şükredenlerden olacaktı. Bu sebeple her iki Nebiyyi zişân haklarında da (NÎ' MEL-ABDÜ ENNEHÜ EVVÂB = O, ne güzel ne iyi kuldu. Her halinde Allahu teâlâ'ya tevbe ve rücû ederdi...) âyet-i kerimesi nâzil olmuş ve her ikisi de medh-ü senâ edilmişlerdir.

Onun için, bu âyet-i kerimenin sırrına dayanarak tanınmış bazı âlimler: (Şükreden zengin ile, sabreden fakirin dereceleri aynıdır.) demişlerdir. Ilimleriyle âmil olan bazı Evliyâyı ârifiyn de: (Bize taraf-ı ilâhiden zenginlik ve refah verildiği zaman bu ni mete şükretmemiz, isabet edecek belâ ve musibetlere sabrederek erişeceğimiz dereceden daha sevgilidir.) buyurarak, Cenab-ı hakkın celâlinden kaçmayı ve cemaline sığınmayı evlâ bulmuşlardır.

Gerçekten, belâ ve musibetleri ni'metlere tercih etmek, her babayiğitin kârı değildir. Zira, musibetlere sabredebilmek ne kadar zor ise, ni'metlere şükredebilmek de o derece zordur.

Bazı kimseler için fakirlik ve bazıları için de zenginlik hayırlıdır. Hakkında zenginlik hayırlı olan fakir düşerse, o fakirlik kendisi için bir belâ ve musibet olur. Hakkında fakirlik hayırlı Envâr-ül-Kulûb, cilt: 2 — F: 28

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.