Binaenaleyh, makam sahibi olanlar Allahu tâlâ'nın rizasına, rahmet ve mağfiretine, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemin şefaatine, salihlerin iltifatlarına nail olurlarsa, iki cihanda aziz olurlar, daha bu âlemde gönüller sultanı, ebedî âlemde de cennet sultanı makamına erişirler, sonsuz ebedî ni'metlere, cennete, rıdvana vasıl ve mazhar-1 zat olurlar.
Nice erler gitti bezm-i cihandan, Bir vefa görmedi kevn-ü mekândan, Hep gelenler göçtü bu hânümandan, Bâki değil, bu makama güvenme!..
Nefsin kötü ve çirkin sıfatlarından ve hastalıkların birisi de HUBBU MAL dediğimiz MAL SEVGISÎ'dir demiştik. Bu illet de, bundan önceki makam sevgisi gibi korkunç ve tehlikeli bir marazdır. Kişiyi cennet ve cemalden uzaklaştırır ve tedavi edilmezse nâra attırır. Mali sevip, o malı kendisine bahş ve ihsan buvuranı unutmak ve sevmemekten büyük bir musibet olabilir mi?
Mal sahibi olmayan kişilerin nefisleri, kış uykusuna yatan Kobra yılanlarına benzer. Yaz güneşi, nasıl yılanın uyanmasına sebep olursa, mal güneşi de nefis yılanını uyandırır. Onun içindir ki, bir çok kimseler fakir iken, nefis yılanları uyuduğundan ibadet ve tâ'atle meşgul olur, kendi hallerinde halim - selim insanlar gibi görünürler. Fakat, ellerine biraz mal, biraz para ve hele hele bir de makam geçti mi, yılan gibi nefisleri hemen uyanır, ne ibadet ve tâ'at, ne şefkat ve merhamet, ne gayret ve himmet hiçbirşeyleri kalmaz. O halim - selim görünen zat, bakarsınız korkunç bir zâlim kesilivermiş, o yumuşak baş- Iı ve alçak gönüllü, kendi halinde insan gitmiş, yerine kibirli, azametli, dediğim dedik bir ne oldum delisi gelivermiştir.
Zâlim ve fırsat düşkünü bir kimse de, emekliye ayrılınca elinde tesbihi, dilinde tevhidi eksilmeyen Hak erenler hüviyetine bürünüverir. Oysa, kendisine herhangi bir sebeple tekrar vazife verilecek olsa, bakarsınız birdenbire elindeki tesbih kamçıya veya silâha ve dilindeki zikir küfür ve kötü söze dönüşür de, gerçek kimliği hemen meydana çıkar, yumuşak başlılıkları hiddet ve şiddete, alçak gönüllülükleri kibir ve azamete tahavvül eder.
Nefsinin aczini bilmeyen kimselerin ellerine mal ve makam geçince —Ne'ûzü billâh— kulluklarını dahi unuturlar, Allahu teâlâ'ya âsi ve hasım, kullarına amansız bir hışım haline geliverirler.
Düşünmez ve akıl edemezler ki, kendilerini Allahu tâlâ'nın gazabından ve azabından ne çok güvendikleri makamları, ne de mal ve paraları kurtaramayacaktır. Bu zavallı bahtsızlar, makamları ile öğünür, mal ve paraları ile böbürlenirler. Fakirleri görürler ama, evvelce kendilerinin de fakir olduklarını, ölenleri görürler ama bir gün kendilerinin de öleceklerini hesap etmezler, ibret almazlar. Bir gün, o pek güvendikleri makamlarının ellerinden çıkacağını, övünüp böbürlendikleri mallarının ve paralarının sevmediklerine kalacağını düşünemez, akıl edemezler. Zira, bunlar bakarlar ama görmezler, işitirler ama duymazlar, duysalar da anlayamazlar. Çünkü, makamları ve malları, hak ile aralarında perde olmuştur. Daha açık bir deyimle, bunları makamları ve malları, Haktan ve hakikatten uzaklaştırmıştır. Onların bildikleri ve güvendikleri bir şey vardır:
— Bu makam, benimdir, bu mal ve para benimdir. Bu beden ve ruh benimdir, derler ve aslında hiçbirisinin kendilerinin olmadığını, hepsinin eğreti ve elden çıkıcı olduğunu düşünemezler.
Evet, o gafiller düşünemezler ki, mal Allah'ındır, şan Allah'ındır, ruh ve beden Allah'ındır ve herşey Allah'ındır. Düşmeyen ve kalkmayan yalnız Allahu teâlâ'dır. Birgün, zenginler fakir ve fakirler zengin olabilirler. Sağlıklı olanlar hasta, ve hastalar sıhhatlerine kavuşabilirler. (Benim) diyenler yerlerde sürünebilir. Mal ve para, hangi zenginin canını kurtarabilmiş, hangisini bu dünya denilen mihnet evinde beş dakika fazla yaşatabilmiştir? Makam sahibi olduğunu zanneden ve kaftan kafa hükmeden nice hükümdarlar cellât elinde can vermişlerdir.
Kuştüyü yataklarda, ipek çarşaflarda yatarken belleri ağrıyan, muhallebi yerken dişleri kırılan nazlılar ve nâzeninler birgün taş üzerinde kıvrılıp yatabilirler, başkalarının artığı kuru ekmeği boğazları yırtıla yırtıla yutabilirler, gözyaşlarını ağu gibi aşlarına katabilirler. Hem de bunlar, makamları ve malları ellerinde iken dahi başlarına gelebilir. Gören gözleri görmez, duyan kulakları işitmez, yürüyen ayakları yürümez, tutan elleri tutmaz olabilir. Bülbül gibi şakıyan dilleri tutulur ve kendileri loş ve karanlık bir hücrede unutulur. Füzelerle gökyüzüne çıkmayı tasarlayan akıllar kafa taslarından alınır da sahipleri akıl hastahanesine kapatılır. Malına ve parasına başkaları sahip olur, hattâ kendisinin olduğunu sandığı malı ve parası, bir cinayetle hayatının son bulmasına yol açabilir.
Etrafınıza dikkat ve ibretle bakınız aziz mü'minler:
Fakir iken müslüman olan çok kişiler, biraz zenginleyince, ellerine biraz mal ve para geçince kâfir oluvermişlerdir. Yoksulken sofu görünen çok kişi, eline birazcık ni'met geçince âsi ve sefih oluvermiştir. Fakir iken elleri öpülenlerin, zenginleşince yüzlerine tükürülmüştür.
Halbuki, fakirin belki dünyası haraptır ama, âhireti mâ'- murdur. Böyle olmasına rağmen, zenginleşince hak ve hakikati unutanların belki dünyaları mâ'mur olur ama, âhiretleri harap ve perişandır. Onun için kendilerine akıl ni'meti bahs ve ihsan buyurulan kişiler, Hakkın tevfikiyle bütün bunları düşünürler ve ellerine biraz mal ve para geçince azmazlar. hak volundan sapıtarak kendi kuyularını kendileri kazmazlar. kendilerine o mal ve parayı eğreti olarak veren Allahu teâlâ'yı aslâ unutmazlar, ona şükürlerini artırır, ibadet ve t'atlerini ve kulluk görevlerini çoğaltırlar. Böyle olunca, Allahu azim-üs-şân da, kendilerine bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlerini artırır, o mal ve parayı hayır yollarına harcattırır ve böyle yapanlara hak ve hakikati düşünecek bir kafa, görecek bir göz, Hak kelâmı işitecek bir kulak ihsan buyurur. Özünü, sözünü, gözünü zât-ı Kibriyâsından ayırmaz. Onu fakir ve muhtaç kullarını koruvup kollayan bir mu'temed, bir vekilharç makamına yükseltir, kullukta kaim, ibadet ve tâ'atte daim olanlardan yani kul iken sultan ve makbul-ü Rahman olanlardan eyler.
Zira, zenginler Allahu tâlâ'nın mû'temedi, vekilharçları ve fakirler de IYALULLAH'tır. Nasıl ki, herhangi bir devlet dairesinde âmir-i itâ olan zat, mû'temed tayin edilen kimseye bazı masraflar yapması için bir miktar avans verdirir ve onu emrettiği yerlere sarfettirirse, zenginler de böylece Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerinin mû'temedleridir, ellerindeki para Hakkın kendilerine bu maksatla sarfedilmek üzere ihsan buyurduğu bir avanstan başka bir şey değildir. O mû'temed, aldığı paranın hesabını âmir-i itâ olan zata verdiği gibi, zengin de malının ve parasının hesabını mahşerde Allahu sübhanehu ve teâlâ'ya verecektir.
Görevini kötüye kullanmayan ve kendisine emanet edilen avansı yerli yerinde kullanan mû temed, memuriyetinde nasıl terfi eder ve yükselirse, bu zenginler de öylece üstün derecelere terfi ettirilir, âlemlerin rabbi ile buluşur, onunla sevişir, onunla sohbet ve ülfet ederler.
Bir çoklarının zannettikleri gibi, zenginlik Allahu teâlâ'ya kavuşmağa mâni değildir. Bilakis, Allahu tâlâ'nın emrine ve rizasına uygun yollarda kullanılan bir zenginlik, sahibinin nefsini bilmesi ve mutma'inneye ermesi sayesinde, Hakla buluşmağa ve sevişmeğe vesile bile olur. Yeter ki, kul Allahu teâlâ'- nın hududunu gözetsin, ona hürmet ve riayet etsin ve: (Mal benim, makam benim!) sevdasına düşmesin, kendisine o zenginliği bahş ve ihsan buyuran asıl Gani'yi unutmasın ve onu gücendirmesin. Benlik iddiasına yeltenenlerin malları ve makamları elbette kendileri için fitne olur ve o mal ve makam Rabbiyle arasına bir perde haline gelir.
Mal ve para, şükreden zengin için hakka vasıl olmağa yararlı en güzel bir vasitadır.
Mal ve para, münkirlerin ve kâfirlerin ellerinde ise ne büyük bir musibet ve felâket ne azim bir belâdır.