Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Cennet-mekân, Üçüncü Sultan Mustafa Han aleyh-ir'rahmeti vel-gufran, bir gün sadrazam Koca Ragıp Paşaya… — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 420

Cennet-mekân, Üçüncü Sultan Mustafa Han aleyh-ir'rahmeti vel-gufran, bir gün sadrazam Koca Ragıp Paşaya:

— Paşa! dedi... Senin bir Haşmet'in varmış, zeki ve akıllı bir zattır diyorlar. Şunu huzuruma getir de bir göreyim.

Sadrazam paşa, tereddüt etti:

— Padişahım, dedi. Haşmet, gerçekten akıllı ve zeki bir

kimsedir. Fakat, biraz arsızcadır. Şevketlû padişahımı rahatsız etmesinden endişe ederim.

Sultan, diretti:

— Hiç zannetmiyorum, dedi. Huzur-u şahanemizde arsızlık edecek bir kimse, medhedildiği kadar akıllı ve zeki olamaz.

Sen şunu bana mutlâka getir.

Koca Ragıp paşa, hükümdarın bu emri üzerine Haşmeti saraya götürmekten ve huzura çıkarmaktan başka çare kalmadığını anladı ve konağına dönüşünde kendisini çağırtarak abdest alıp gelmesini söyledi. Haşmet, merakından çıldıracaktı.

— Allah aşkına lûtfedip söyleyiniz paşa hazretleri, ne oluyor?

Paşa, mes'eleyi anlattı ve talimatı da vermeyi unutradı:

— Padişahımız seni görmek istiyor. Seni, hünkârın huzuruna çıkaracağım. Orada, bir gevezelik, bir münasebetsizlik yaparsan hem sen rezil olursun hem de ben çok utanırım. Şimdi, Kur'an-ı azime el basıp yemin edecek ve huzur-u padişahide arsızlık ve yüzsüzlük etmeyeceğine ve zât-ı şahanelerinden hiçbir şey istemeyeceğine dair and içeceksin, tamam mı?

Haşmet, emrolunduğu gibi yemin etti ve birlikte saraya gittiler ve huzura kabul edildiler. Uçüncü Sultan Mustafa, Haşmet'in sohbetinden, şiirlerinden, nüktelerinden pek hoşlandı ve sadrazam paşaya onu sık sık huzura getirmesini irade eyledi. Huzur-u şahaneden çıkmalarına müsaade edildiği sırada Haşmet'in aklına padişahın mutâd hilâfına kendisine atıyye vermediği geldi, birden döndü ve:

— Devletlû padişahım! dedi. Zât-1 şahanelerinden bir şey sormama acaba müsaade buyurulur mu?

Padişahın muvafakati üzerine, boynunu bükerek divan durdu:

— Sadrazam paşa kulunuzun günahına girmek istemem şevketlû padişahım ama, sû-i-zan altında kalmasina da gönlüm razı olmadığından sormağa cür'et ettim, affımı niyaz ederim.

— Sadrazam paşanın neden günahına giriyor ve ona niçin sû-i-zan ediyorsun?

— Çünkü efendimiz sadrazam paşa hazretleri kulunuzu huzuru hümâyununuza getirirken, zât-ı şahanelerinden hiçbir şey talep etmeyeceğime dair Kur'an-ı kerime el bastırarak yemin ettirdi. Kulunuz da bu yeminime sadık kalarak şevketlû hünkârımızdan bir şey talep etmedim. Birden aklıma geldi, acaba sadrazam paşa, kulunuza bir şey istemeyeceğime yemin ettirdiği gibi, zât-ı şahanelerine de bu âciz bendelerine hiçbir şey vermemeniz için yemin mi ettirdi ki, atebe-i aliyyelerine yüz sürmek bahtiyarlığına mazhar olanlar gibi ihsan ve atiyyede bulunmadınız?

Başta padişah olmak üzere huzurda bulunanlar kahkaha ile güldüler ve padişah Haşmet'e bol bol ihsan ve atıyyeler verdi.

Mâ'rifet iltifata tâbidir, Müşterisiz mal zâyidir..

Makam muhabbeti ve bu aşırı muhabbetten ileri gelen ihtiras. günümüzde övlesine yaygınlaşmıştır ki, uzak doğudan pasifik kıvılarına kadar hemen her ülkede, bu korkunc ve mes' um illete müptelâ kişiler, bulundukları makamlarını koruvabilmek bahasına akla ve havale gelmez cinavetler ve rezaletler plânlamakta, kanlı darbeler hazırlamakta, ihanetler ve irtikaplar birbirini kovalamaktadır. Rüşvet olavları günlük olacan işlerin başına geçmiştir. Oyle makam sahipleri duyuluyor ki, yurt savunması için alınan uçaktan, toptan, silâhtan körolası nefislerine pav çıkarmağa çalışmakta, komisvon namı altında resmen rüşvet almaktadır. Beri tarafta, açlıktan ve kıtlıktan kaditleri çıkmış minicik yavruların boy boy resimleri. gazete sütunlarının, televizyon ekranlarının süsü haline gelmiş bulunmaktadır. Yetimlerin, öksüzlerin ve dulların haklarını korumak şöyle dursun, makam sahipleri fırsat bulurlarsa bu zavalliların ırz ve iffetleri ile oynamaktan çekinmemekte, fakirin ve voksulun gözyaşı dinmemekte, geçim sıkıntısı, pahalılık, darlık, kıtlık hergün binlerce mâ'sum genç kızı fuhşun iğrenç kucağına itmektedir.

Oysa, dünya etme - bulma dünyasıdır. O makam sevgisiyle gözleri dönmüş kişiler düşünemiyorlar ki, yarın kendi evlâtları da aynı âkibete düçar olabilirler. Makam, hiç kimseye bâki değildir. İşgal ettikleri makamları, şahsî hırs ve emellerine âlet edenlerin çoğu bu dünyadan gayet kötü ve çirkin bir nam bırakarak ayrılmakla kalmamış, çoluk çocukları da babalarının günahlarını yaşadıkları sürece omuzlarında taşımışlardır:

Iyi - kötü herkes bulur âlemde elbet ettiğin, Kendi bulmazsa ceza miras kalır evlâdına...

Abbasi halifelerinden Mansur, birgün nedimi Rebi ile konuşurken:

— Şu ölüm denilen şey olmasaydı, dünya hayatı ne güzel, ne tatlı olurdu, dedi. Rebi, hemen cevap verdi:

— Dünyanın iyiliği ve güzelliği ölüm sayesindedir.

— Bu sözünü isbat edebilir misin?

— Elbette sultanım, eğer ölüm olmasaydı hilâfet ve saltanat nöbeti size gelir miydi? diyerek onu ve bizleri uyardı.

Evet, hiç kimsenin ikbal ve devleti daimi değildir. Makam denilen emanet de hiç kimseye ebediyyen mal olmaz. Bir gün, çocuklar ihtiyar, kuvvetliler kuvvetsiz oluverirler. Dünyaya gelenler mutlâka ölürler ve pek sevdikleri makamları bir başkasına devredilir. Makam sahibi, bir süre işgal ettiği koltuğunda, Hakka ve halka hizmet ederse, makamını olmasa bile namını ebedileştirir. Hakka ve halka hizmet ise, Allah'ı bulmakla mümkündür. Rabbini bulan, kendini bulur, insan olur, insan-ı kâmil olur, yalnız ona kulluk eder, Allah adı dilinde, korkusu kalbinde, muhabbeti gönlünde, lezzeti bedeninde, nuru fiil ve hareketlerinde zuhura gelir. Bunları nefsinde cem'eden mutlu kullar, makamlarını değil, Allahu teâlâ'yı severler, makamlarına değil, Allahu teâlâ'ya sarılırlar, Allah azze ve celle de onları her türlü musibetlerden, felâketlerden, âfetlerden korur ve kurtarır. En büyük âfet şöhrettir. Hakkıyle ve lâyıkıyle kul olanlar, kendilerini tamamen silerler ve şöhret âfetinden de emin olurlar.

Makam sahiplerinin unutmamaları ve o makamda oturdukları sürece her ân hatırlamaları gereken bir gerçek daha vardır: Yalnız işgal ettikleri makamları değil, o makamda kendilerine hizmetle mükellef bulundukları halk da onlar için bir Allah emanetidir. Bir makam sahibi ihmali yüzünden onarılmayan bir köprüden geçerken bir keçinin ayağı kırılırsa, bunun hesabını Allahu teâlâ'ya vermek zorunda olacağını hiç unutmamalıdır. Bir keçinin ayağının hesabı sorulacağına göre, hasta bir insanın tedavisinde gösterilen ihmal veya lâ'übaliliğin, haksızlığa uğrayanın korunmamasının, zulme mâ'ruz kalanın hakkının aranmamasının hesabını nasıl vereceğini derin derin düşünmelidir. Bayramdan bayrama bir nutuk çekmekle, milletin parasını ödediği lüks arabalara kurulup caddelerden debdebe ile geçmekle makam sahibi olunmaz. Alınan maaşta, saçı bitmedik yetim hakkı bulunduğunu bilmeli, karşılığını halka hizmetle ödemelidir. Zâlimlere destek olanlar, mahşerde onlarla birlikte ve suç ortağı olarak hesap vereceklerdir. Makam sahibi olanlar, Şeddâd'lar, Nemrud'lar ve Fira'unlar, Yezidler gibi olmağa özeneceklerine Hz. Ebu-Bekir, Omer, Osman ve Ali (Ridvanullahi teâlâ aleyhim ecma'ıyn) gibi davranrağa heves etmelidirler. Bu dünyanın bir de âhireti vardır, orada yaptıklarının ve ettiklerinin hesabını vermek vardır. Halka adaletle muamele edenler, orada ilâhi adaletin tecellisine şahit olacaklardır. Zulmedenler de cezayı sezâlarını bulacaklardır.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.