Abbasi halifelerinden Harun-er-Reşid, hac dönüşü bir kaç Diin inüf de ikamet etmişti. Bu sırada bir gün yoldan geçerken
— Yâ Harun!.. diye seslenerek, ismiyle kendisini çağırdığını duymuş, fevkalâde sinirlenerek bu cür'etin kimin tarafından yapıldığını soruşturmağa başlamıştı. Ona:
dhc7 tinr9
— Yâ Emir-el-mü'miniyn!.. Meczup Behlûl'den gayrı zât-1 emâretpenahilerine kim bu şekilde hitap edebilir? dediler.
Halife, bir mahfeye biner ve perdesini daima kapalı bulundurur ve gerektiğinde onun arkasından konuşurdu. Bu defa emretti ve perdeyi kaldırdılar. Behlûl ü yanına çağırttı ve ona:
— Bana ismimle nasıl hitap edebilirsin? Sen, benim kim olduğumu biliyor musun?
Hazret-i Behlûl sükûnetle cevap verdi ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:
- Evet, seni tanıyor ve kim olduğunu da bilivorum.
- Söyle bakalım ben kimim?
— Sen o kimsesin ki, bu yüce makamda bulunduğun süre içinde, doğuda herhangi bir kimseye zulmedilse ve sen de o ânda batıda bulunsan, Hak celle ve alâ kıyamet günü o mazlûmun hakkını senden sorar.
Harun-er-Reşid, bu cevap üzerine ağlamağa başladı ve sordu:
— Yâ Behlûl!.. Beni Allah ve Resûlüne lâyık ve hilâfete elyak buluyor musun?
Behlûl, hiç düşünmeden cevap verdi:
— Bunu bana neden soruyorsun, dedi. Kendini Kitabullah'a ve sünnet-i Resûlüllah'a, senden önce gelmiş geçmiş hulefây-ı râşidiynin siyretlerine arzeyle ve kendin bir hükme var.
Zira, Allahu teâlâ kitabında sana ve bana şöyle hitap buyuruyor:
Innel-ebrare lefiy naiym ve innel-fûccâre lefiy cahiym....
El-Infitar: 13-14
(Hiç şüphesiz, EBRÂR sınıfından olan salihler, müttekiler, Allah ve Resülüne itaat edenler, cennette ve ni'metlerdedirler.
Günahkârlar ve suçlular ise, yakıcı bir ateştedirler.)
Bu âyet-i kerime, sana seni ve senin gerçek kimliğini gösterir. Ayrıca, sünnet-i seniyye-i Ahmediyye'ye de bak... Kendini Resül-ü zişâna lâyık bir kimse olarak kabul edebiliyor musun? Hulefây-ı râşidiynin hal ve ahvallerine, o zevat-ı zevil-ihtiramın durum ve tutumlarına, yaşayışlarına, hilâfet anlayışla.
rna bak... Adaletle hükmedip etmediğini anlarsın...
Harun-er-Reşid, sordu:
— Yâ Behlûl!.. Bütün amellerimin, ibadet ve tâ'atimin taraf-ı ilâhiden kabule şayan olup olmadığını nasıl anlayabilirim?
"s i:
Behlûl, bu soruya da şöyle cevap verdi:
— Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri, zât-1 ülûhiyyetinden korkanların amellerini kabul buyuracağını beyan ve ilân etmiştir. Kur'an-ı aziymde şöyle buyurulmaktadır:
Kale Innema yetekabbelullahü min-el-müttekıyn...
El-Ma'ide: 27 (Allahu teâlâ, ancak müttekilerin amellerini kabul buyurur.)
Harun-er-Reşid, başka bir soru daha sordu ve dedi ki:
- Ben, Resûl-ü zişânın amca oğullarındanım. Habib-i edib-i Kibriyâ'ya karabetim var...
Behlûl, bu soruya da yine âyet-i kerime ile cevap verdi:
Fe-lza nüflha fis-sûrl fela ensabe beynehûm yevme'izin la yetesa'elon...
El-Mü minin: 101
(Sur üflendiği zaman, o gün hısım ve akraba arasında klınsenin kimseye faydası dokunınaz. Birbirlerinin hallerini sormağa da imkân bulamazlar.)
Harun-er-Reşid itiraz etti:
— Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemin şefaati haktır ve iki cihan serverinin ümmetine şefaat edeceği muhakkaktır, deyince Behlûl şu âyet-i kerimeyi okudu:
Yevme'izin la tenfa'us-şefa'atü Illa men ezine leh-ür-Rahmanû ve radıye lehu kavla...
TA-: 109 (O gün, kimsenin şefaati aslâ fayda vermez. Meğer ki, Allahu teâlâ'nı kendisine şefaat etmek için izin verdiğı ve sözünden hoşnut olduğu bir kimse olsun.)
Harun-er-Reşid, Behlûl'ün cevapları karşısında âciz kaldığını anlayınca, gönlünü almak için sordu:
— Yâ Behlûl!.. Benden bir isteğin var mı?
— Var yâ Emir-el-mü'miniyn!.. Benim günahlarımı affet ve beni cennete koy.
— Bu istediklerin benim elimde değil, ancak ve yalnız Rabbimin kudretindedir. Benden yapabileceğim bir şey dile, meselâ duyduğuma göre borçların varmış, istersen onları ödeyebilirim.
— Borç alınarak borç ödenmez. Halktan zulümle aldıklarını yine halka ödemeğe çalış, çünkü sen halka borçlusun...
— Dilersen sana ölünceye kadar geçimini sağlayacak iaşe temin edeyim. Bununla ömrünün sonuna kadar rızıklanır, hiç olmazsa geçim sıkıntısı çekmezsin...
— Yâ Emir-el-mü'miniyn!.. Allahu teâlâ, rızık bahsinde seni unutmaz da, beni unutur mu sanırsın?
s'âo, Fe-haraoû Rabbike hayrün vo hüve hayr-ür-râzıkıyn....
El-Müminin: 72 (Rabbin celle şânenin verdiği nzık daha hayırlıdır. O nak verenlerin en hayırhısıdır.)
Kolay mı zannettin Hak Ilmini sen, Mahvolur bu şehrin bâbmdan giren, Ona cahil derler her bir cihetten, Bir alim Ilmiyle amll olmazsa...
Ey Hakka talip ve cemale ragıp olan âşıklar!..
Bazı insanlar vardır ki, onlar yalnız kendi nefisleri için hesaba çekilmekle kalmaz, fâni âlemde işgal ettikleri mevki ve makamdan dolayı da ayrıca kendilerinden hesap sorulur. Mevki ve makamını, sıfat ve salâhiyyetini kötüye kullanmayarak, adaletle idare edenler, Kitabullah'a ve sünnet-i seniyye-i Resûlullah'a ittibâ ve iktidâ edenler, kıyamet gününün c dehşet ve vahşetini görmezler ve yukarıdanberi izaha çalıştığımız gibi arşın gölgesinde ağırlanır ve safa sürerler. Bunun aksine hareket edenler ise, o müthiş günde korkunun her çeşidini tadar ve sonunda da ebedi azaba lâyık ve müstehak olurlar.
Hiç duymadın mı, mû'teber kitaplarda okumadın mı? Resül-ü zişânın kayın pedeni olup dünyada iken cennetle müjdelenen mutlu ve kutlu kişilerden Hz. Ömer İbn-il-Hattâb radıyallahu anh, hilâfet makamında bulunduğu sırada sık sık ağlar ve:
— Ah nolaydı, keşki anam beni doğurmamış olsaydı!..
diye işgal ettiği makamın ne büyük bir yük olduğunu açıklardı. Alem-i cemale intikal buyuracağı günlerde, yerine oğlu Abdullah'ı namzed göstermesini tavsiye edenlere verdiği cevap ne kadar veciz ve mâ'nalıdır:
— Bir evden, bir kurban yéter!..
Bir cemaatin, bir cemiyetin ve hele bir milletin ve ülkenin sevk ve idaresini yüklenmek, gerçekten büyük bir yüktür. Böyle bir sorumluluğu üstlerine alanlar derin derin düşünmelidirler. Bu ağır mâ'nevî yükü dünya hayatında yalanla dolanla taşır gibi görünmek belki mümkün olur ama, o mahkeme-i kübrâda, Allahu tâlâ'nın huzurunda bunun hesabını verebilmek sanıldığı kadar kolay değildir.
Biz, bu küçücük uyarmayı âhirete ve kıyamete inananlar için yaptık. Allahu teâlâ'ya ve Resûl-ü müctebâ'ya iyman eden ve gönül veren kimseler, bu safanın bir de cefası olacağını aslâ unutmamalıdırlar. Bir milleti ve devleti idare kasdiyle işbaşına gelenler, yalnız o yüksek makamın adına ve câzibesine kapılır ve halkı zâlimlere ezdirirlerse, daha kötü bir ihtimalle göevlerini kötüye kullanarak bu makamlarından şahısları lehinde fayda sağlamağa yeltenirlerse, vazifelerini hakkıyle ve lâyıkıyle yapamazlar, günlerini gün etmeğe çalışırlarsa, kiyamet günü başlarına gelecekleri Kur'an-ı azim-ül-bürhan hiçbir kuşkuya yer vermeyecek kesin hükümlerle beyan ve muhbir-i sadık efendimiz de olanca açıklığı ile ilân buyurmaktadır.