Meşhur bir vâ'iz, bir kasabaya gelmiş, halkı irşad ediyordu.
Hitabeti ve konuşmalarındaki belâğati o kadar ilgi toplamıştı ki, namı etrafa yayılmış ve ünü bulunduğu kasabanın sınırlarını aşmıştı. O günlerde, dağlarda gezen ve fırsat buldukça ibadullahı soyup soğana çeviren bir şaki, vâ'iz efendinin şöhretini
duydu ve kılık kıyafet değiştirerek kasabaya indi, mescide giidi ve ünlü vâ'izi dinlemeğe başladı. Cemaat, vâ'izin anlattıklarından heyecanlanmış, ah çekiyor, inliyor ve göz gözyaşı döküyordu. Eşkiya, buna bir türlü mâna veremedi ve kendi kendisine: (Acaba, bu adamlar neden ağlıyorlar?) diye sorarak hayret ve taaccüple etrafinı tetkike koyuldu. Ne kadar can kulağı ile dinlemeğe çalışsa da, vâizin veciz sözlerinden, teşbihlerinden, hikmetler dolu mesellerinden bir şey anlamıyordu. Sonunda ders bitti, Fatiha çekildi ve cemaat dağılmağa başlayınca, ünlü şaki ünlü vâ'izin yanına sokuldu ve hoca efendiye:
— Hocam, senin şöhretini duydum ve dersini dinlemeğe geldim. Çok tesirli konuştuğunu ve herkesi ağlattığını söylemişlerdi. Gerçekten, bugün de camaatin arasında ağlayıp sızlayanlar vardı. Fakat, ne yalan söyleyim ben senin anlattıklarından hiçbir şey anlamadım, bir sözün bile kafama girmedi ve bana hiç tesir etmedi, dedi.
Vâ'iz efendi, muhatabının durum ve davranışından, konuşuşundan kim olduğunu sezmişti. Ona sordu:
— Ağam, bana doğru söyle.. Sen, dağlarda gezerken yabani hayvanla karşılaştın mı? Meselâ, ömründe hiç ayı vurdun Eşkiyâ öğünerek cevap verdi ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:
— O kadar çok vurdum ki, sayılarını bile hatırlayamıyorum.
— Ayı için, yağlı hayvandır, kurşun bedenine kolay kolay girmez ve bir kurşunda devrilmez derler, doğru mudur?
— Evet, doğrudur. Iyi nişan almak ve üst üste bir kaç kurşun atmak lâzımdır.
— Öyle ise hiç darılma ağam... Çünkü, sorunun cevabını sen kendin verdin. Sen, şimdi bugünkü halinle dağda yaşayan o ayılara benziyorsun. Bir kurşunun, onun bedenine hiçbir tesiri olmadığı gibi, benim bir dersimin de sana hiçbir tesiri ve faydası olmaz. Zahmet et, bir kaç dersimize daha gel, sonra seninle tekrar görüşelim, dedi ve hoca efendi çekilip gitti.
Şaki, hoca efendinin ne demek istediğini bu defa anlamış- t1. O günden sonra, derslere muntazaman devam etmeğe başladı ve bir süre sonra gerçekten kalbi yumuşadı ve dinlediği sözler kendisine tesir etmeğe başladı. Günün birinde, ders bitince nemli gözlerle vâ'iz efendinin yanına yaklaşarak:
— Hocam, dedi ver ellerini öpeyim. Hani, o yağlı ayı vardı ya, üst üste yediği kurşunlarla şimdi devrildi...
Hoca efendi, kendisine özel bir ilgi gösterdi, önce ilim tahsiline ve daha sonra da ahlâkının tashihine yardım etti ve sonunda o şaki sa'idlerden olup çıktı.
Kişi, ne kadar günahkâr olsa da Rabbinin rahmet ve mağfiretinden aslâ ümidini kesmemelidir:
Nebbiy ibadly enniy en-el-gafur-ur-rahiym._ El-Hicr: 49 (Ey Nebiyyi zişân!.. Kullarıma haber ver ki, ben hakkıyle gafur ve rahimim, mağfiret isteyeni af ve tövbe edene rahmet ederim.)
Bu ilâhî tebşirata güvenerek işlediği günahlara tövbe etmeli, salih ameller işlemeli, Rabbine hüsn-ü zanda bulunmalı ve kulluk makamına baş koymalıdır. Evet, önce işlediği kötülük ve günahlara tövbe etmelidir ki, bu tövbesinden sonra ibadelerini ihlâs ile yerine getirebilsin. Tövbe sûre-i celilesinin 112'nci âyet-i kerimesinde (ET-TÂ'İBÛN-EL ÂBİDÛN = Şirk, nifak ve mâ'siyyetlerden tövbe edenler, tam bir ihlâs ile Hak teâlâ'ya ibadet edenler) tertibinden de bu görüşün doğruluğu anlaşılmaktadır.
Bir kimsenin, işlediği suçlara tövbe etmeden, isyanlarına ve günahlarına nedamet getirmeden yapacağı ibadetler, perhiz etmeden ilâç almağa benzer ki, bu ilâçlar çok defa insanın helâkine sebep olurlar.
Yapılan tövbelerin kabul olunup olunmadığı da şöyle anlaşılır. Evvelce, yani tövbe ve nedametinden önce nefsinin hoşlanarak işlediği kötülükleri ve günahları hatırladığında bunları çirkin görür ve kendi kendisine (Eyvah, yazıklar olsun bana..
Ne korkunç kötülükler işlemişim..) diyerek onları gayet çirkin ve kötü bulur, Allah korkusuyla kalbi titreyerek, gözlerinden yaşlar dökülürse, o suçları ve kötülükleri işlediğine gerçekten ve samimiyetle pişman olursa, bu haller onun tövbesinin kabul buyurulduğuna ve kendisinin rüşde eriştiğine işaret ve alâmettir. Iyınan edenlerin, iyman ve islâmı, Allahu teâlâ ve Resûl-ü müctebâ'yı seven kimselerin kalpleri bu nurlarla parladığı zaman, o kimseye Allah ve Resûlüne karşı küfür, günah ve isyan gayet çirkin görünür ki, bu âyet-i kerime bize bu gerçeği olanca açıklığı ile beyan buyurmaktadır:
Va'lem0 enne fiyküm ResOlallah lev yutiy-üküm fi kesirin min-el-emri le-anittum ve lâkin'Allahe habbebe ileyk-ümül-iymane ve zeyyenehu fi kulabiküm ve kerrehe ileyküm-ül-küfre vel-füsuka vel-ısyân ulâ'ike hüm-ür-râşidûn….
El-Hucurât: 7 (Ve bilin ki, aranızda Allahu tâlâ'nın Resûl-ü zişâm var.
Eğer, o bir çok işlerde size itaat etseydi, siz elbette mihnet ve helâke düşerdiniz. Fakat, Allahu teâlâ size iymanı sevdirdi ve kalplerinizde onu açık âyetler ve kesin delillerle süsledi. Ve size küfrü, günahları ve isyanı çirkin gösterdi. Işte, iymanlarını süsleyerek ve küfürden tamamiyle arınarak rüştünü bulanlar, bunlardır.)
Imanlarında rüşt sahibi olanların üstünlüklerini gördünüz mü? Onlar, Allahu. teâlâ'nın sevgilisi olmuşlar ve velileri
arasına girmişlerdir. Onun için de iyi ile fenayı, akla karayı, zulmetle nuru ayırdedebilecek erginliğe eriştiklerinden, eşyanın aslını aynen Allah ve Resûlünün gördüğü şekilde görürler, güzeli güzel ve çirkini çirkin bilirler ve hiçbir zaman güzele çirkin ve çirkine güzel demezler. Bu rüşte erişerek hak nazarı ile kâ'inata bakanların ise, Allahu teâlâ'ya karşı işlenecek küfrü, isyanı ve günahı çirkin görmeleri tabii ve âşikârdır. Zira, onların kalpleri hakka iyman ve iykan ile süslenmiş, aşkullah, şevkullah ve muhabbet-i Resûlüllah ile bezenmiş olduğundan güzeli ve çirkini rahatlıkla ayırdederler, nur ile zulmeti hiçbir zaman birbirine karıştırmazlar.
Dahası da var; tövbe ederek günah ve isyanlardan nefislerini arındıranlar, bir başka deyimle tövbeleriyle bâtınlarını pâk edenler, zâhirlerini de tathir ederek, salih ameller işleyerek Hakkın sevgilisi olurlar:
Innallahe yuhibbüt-tevvabiyne ve yuhibbül-mutatahhiriyn...
El-Bakara: 222 (Allahu teâlâ, günahlarından tövbe edenleri sever, kötülük ve kirliliklerden arınanları da sever.)
Allahu tâlâ'nın sevgilileri de, kendilerinin Rabbilerini ve Rabbilerinin de kendilerini sevdiğini bilerek, sevdikleri Allahu teâlâ'ya karşı isyan ve kendilerine bahş ve ihsan buyurulan bu ni'mete küfran edemezler.