Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Hacca gitmekte olan bir din kardeşimiz, Bağdat'tan geçerken bir şi'a-i siyasinin dükkânına uğrar… — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 57

Hacca gitmekte olan bir din kardeşimiz, Bağdat'tan geçerken bir şi'a-i siyasinin dükkânına uğrar ve oradan ufak tefek bazı ihtiyaçlarını temin eder. Burada Şi'a-i siyasi diye bir lâbir kullandık, izninizle bu konuda biraz aydınlatıcı bilgiler sunmak isteriz:

Şi'a, iki kısımdır. Bir kısmı şi'a-i siyasiyyedir.

İkinci kısmı ise, şi'a-i muhlisindir. Sünnilere, şi'a-i ulâ ve şi'a-i muhlisin derler. Zira, sünniler âl-i Muhammed'e ve ehl-i beytine hürmetkâr ve islâm dâvasına hizmetkârdırlar. Resûl-ü zişâna, âline, ehl-i beytine, ashabına, ahbabına ve ensarına samimiyetle bağlıdırlar, ve hepsini candan ve yürekten severler ve sayarlar.

Şi'a-i siyasiyye ise, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selleme hürmetkâr gibi görünürler ama ashabina, ensarına ve ahbabına dil uzatırlar ve islâm dâvasına aslâ riayet etmezler.

Bu kısa açıklamadan sonra, hikâyemize devam edelim:

Bu alış-veriş sırasında, müşterisinin hacca gitmekte olduğunu öğrenen dükkân sahibi, hacı namedinin ricası üzerine bazı fazla eşyasını hac dönüşü almak üzere emaneten bırakmasına razı olduktan sonra ona der ki:

— Medine-i münevvere'ye vardığın zaman Resûlüllah'a söyle, mübarek türbesinde Ebu-Bekir ve Ömer yatmasaydı, gelir ben.de kendisini ziyaret etmek isterdim.

Hacı adayı, yoluna devam eder. Mekke-i mükerreme'ye varır, hac farizasını ifa ve ikmal eder ve dönüşünde Medine-i münevvere'ye uğrar, iki cihar serverini ziyaret eder. Bu ziyaretleri sırasındaki Bağdat'lı şi'i dükkâncının sözlerini huzur-u Resûlüllah'ta tekrarlamağa hayâ eder. Öyle ya; bu iki muhterem zat lâyık ve müstehak olmasalardı, höcre-i saadete dahil olabilirler miydi? Böyle azim bir lûtfa mazhar olmalarından, onların indallah ve inde Resûlüllah makbul ve mergup oldukları anlaşılmıyor muydu? Eğer, onlar Allah resûlünün evlâdına ve ehl-i beytine ihanet etselerdi, habib-i edib-i Kibriyâ'nın ravza-i pâk ve tırnâkine defolunabilirler miydi? Bütün bunları düşünerek, elbette o şi'inin hezeyanlarını huzurda söylemeğe «itanır. Sözü uzatmayalım, Medine-i münevvere'de misafir kaldığı yerde bizim hacı bir rü'yâ görür. Rü'yâsında Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizle müşerref olur. Efendimiz kendisine sorar:

— Sana tevdi olunan emaneti neden yerine getirmedin?

— Hangi emaneti yâ Resûlallah?

— Bağdat'ta alış-veriş ettiğin dükkân sahibinin emanetini.

— Huzur-u risaletpenahilerinde buna nasıl cür'et edebilirdim yâ Resûlallah! Utandım ve edeben arzedemedim.

Resûl-ü zişân, huzur-u saadetlerinde bulunan Hz. Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimize irade buyu- r'ur:

— Yâ Ali! Git, o kimseyi buraya getir ve katleyle...

Hz. Imam-i Ali, o şi'i tüccarı getirir, zülfikârını çıkarır ve o zâlimin boynunu vurur ve bu esnada da bizim hacı korkuyla uyanır ve bu rü'yâyı gördüğü tarihi defterinin bir yerine işaret eder.

Nihayet, Medine-i münevvere'deki ziyaretini de tamamlar ve Bağdat'a döner ve kendisine emaneten bıraktığı eşyalarını almak üzere o kimsenin dükkânına gider ki, kapalı ve kilitli...

Komşularından sorar:

— Şu tarihtenberi dükkânına gelmedi, ne olduğunu biz de bilmiyoruz, derler.

Söylenilen tarihle, defterine yazdığı tarihi karşılaştırınca, huzur-u Resûlüllah'ta cezalandırıldığı gündenberi ortada olmadığı meydana çıkar. Eşyalarını alabilmek için, o dükkâncının evini araştırırken, haber gelir ve bir viranede onun başı gövdesinden ayrılmış bir halde olü olarak bulunduğu anlaşılır. Bizim hacı, mes'eleyi misafir kaldığı handa anlatır ve keyfiyet halifenin kulağına kadar gider. Onu sarayına çağırtarak, hikâyeyi bir kere de kendi ağızından dinler ve emir verir bu olay Bağdat şehrinde bütün cami ve mescitlerde halka anlatılır. Ibret alan alır, alamayanlar da mahrum kalır.

Ey âşık-ı sadık:

Insaf ile dinle ve düşün! Bir insan, kızını rastgele herhangi birisine verebilir mi? Bahusus, o kızın babası sebeb-i hilkat-i âlem, ulûm-u evveliyn ve âhiriyn'e âlim ve rahmeten lilâlemiyn olan Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem olursa, elbette ve elbette lâ'alettayin bir kimseyi kendisine damat edinemez. Şu halde, yekdiğerini takiben Resûl-ü zişânın iki sevgili kızını nikâhlayarak (ZİN-NÜREYN = iki nura sahip)

mahlâsına hak kazanan Hz. Osman İbn-i Affan'da bir çok mümtaz ve meziyyet ve hasletler bulunduğu ve iltifat-ı Resûlüllah'a nail ve mazhar olduğu gün gibi âşikârdır. Diğeri ise, nesl-i pâk-i Muhammedi nin tarlası olan Hayr-ün-nisâ (Kadınların en hayırlısı) Hz. Fatıma't-üz-Zehra radıyallahu anhanın zevci Aliyyin, Radıyyın, Sahiyyin hazretleridir ki, bu iki muhterem zata dil uzatmak, Resûl-ü müctebâ'ya tecavüz değil de nedir? Damad-ı Peygamberi olmak şeref ve bahtiyarlığına nail olan bu iki kutlu ve mutlu zata ihanet, Allahu. tealâ'ya ve Resûlüne hıyanet değil midir? Iki cihan serverinin sevdiklerine düşmanlık beslemek, bil-vasıta efendimize düşmanlık olmaz mı?

Ümmül-mü'miniyn Hz. A'işe radıyallahu anhaya suç isnad etmek cür'etinde bulunan bahtsızlar, bu fiil ve hareketleriyle bizzat kendilerini suçlamış olurlar. Akıl ve iz'an cevherinden, düşünce ve im'an gevherinden mahrum olan bu beyinsiz alçaklar, insan şeklindeki bu canavarlar hiç düşünmezler mi ki, mü' minlerin anasına isnad edilen suç sabit idiyse, Resûl-ü zişân onu nikâhında tutmakla bizzat iki cihan serverini ağır bir töhmet altında bırakmış olmaktadırlar ki, böyle bir sıfat ancak ve yalnız bu gibi sakat görüşlü kimselere lâyıktır.

Evet, din ve islâm düşmanları böylesine şu'ursuz ithamlarla saldırmışlar, tarihi ve gerçekleri tahrif etmişler ve kitleleri yanıltıp aldatmışlardır. Ilk islâm tarihi, hicretin 140. incı yılında yazılmıştır. Kaldı ki, tarih insanların gördükleri ve yazdıkları bir kitaptır. Kur'an-ı azim-ül-bürhan ise, yerlerin ve göklerin ve yerlerle gökler arasındaki herşeyin müstakillen maliki ve mutasarrıfı, bütün mahlûkatın mürebbisi, âlemlerin Rabbi Allahu azim-üş-şânın görüşü ve sözüdür. Binaenaleyh, ashab-ı kiram rıdvanullahi tealâ aleyhirn ema'ıyn efendilerimiz hakkında hüküm ancak Kur'an-ı azim ile verilebilir. Hz. Ömer-ül-Faruk radıyallahu anh, İran'ı ve Roma'yı bir hamlede yıkan ve

deviren ve bu itibarla da Iran, Suriye ve Mısır fatihi olarak anılan ve tanınan, hamaset ve adaleti ile yalnız islâm dünyasında değil, gayr-1 müslimler tarafından da örnek alınan, Resûl-ü zişâna kaim-peder olmak şeref ve bahtiyarlığına kavuşan ve bu haslet ve meziyetleri ile halifeliğe gerçekten hak kazanan mümtaz ve müstesnâ bir şahsiyettir. Ona muhalefet eden ve aleyhinde bulunan zavallı nasipsizler, hasetlerinden çatlasalar da, hırslarından patlasalar da Hz. Ömer radıyallahu anh, bilâ tefrik-ü cins-ü mezhep insanlık âlemine bir darb-ı mesel gibi ün salmış, insanlık tarihinde lâyık olduğu mevki ve makamı almıştır ve mübarek ismi kıyamete kadar rahmet ve minnetle yâd olunacaktır. Aynı sevgi ve saygı, aynı minnet ve muhabbet, diğer bütün ashab-ı kiram için de ebediyete kadar devam edecek, din ve islâm düşmanları ne kadar çırpınsalar ve zorlansalar, onların temiz ve nezih isimlerini insanlığın şu'urundan silemeyeceklerdir.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.