Eba-Cehil, bir gün huzur-u saadetlerine gelerek:
— Yâ Muhammed! Senden acı sözlü, senden ekşi yüzlü bir kimse görmedim, dedi. Fahr-i kâ'inat ona şöyle cevap verdiler:
— Doğru söyledin yâ Eba-Cehil!
Biraz sonra, Hz. Eba-Bekir-is-Sıddıyk radıyallahu anh, huzurlarına dahil oldular ve:
— Yâ Resûlallah! Senden güzel yüzlü ve senden tatlı sözlü bir kimse görmedim, dediler. Efendimiz, ona da aynı cevabı verdiler:
— Doğru söyledin yâ Eba-Bekir!
Huzur-u hazret-i risaletpenahilerinde bulunan ashab-ı kiramdan birisi sordu:
— Yâ Resûlallah! Eba-Cehil, sizi zemretti ve Eba-Bekir cie medhetti. Oysa, siz her ikisine de doğru söyledikleri şeklinde cevap lûtfettiniz. Acaba bunun sırrı ve hikmeti nedir?
Efendimiz, saadetle şöyle buyurdular:
— Evet, ben bir ayna gibiyim. Bana bakan kendisini görür. Eba-Cehil bana baktı ve kendisini görerek öyle söyledi.
Eba-Bekir de keza kendisini görerek öyle söyledi. Onun için, her ikisini de doğruladım.
Her ne gözle baksa göz, âyinede kendin görür;
Vechini pâk eyle kim, mir'ata bühtân olmasın...
Ehlüllâh buyurmuşlardır ki:
Kişi, ger yahşi ger yaman görür, kendi özün görür. Kişi, ger yahşi ger yaman söyler, yine kendi özün söyler.
Evet, iki cihan serveri bir cilâlı ayna gibidir. Onu, her kim Ebu-Tâlib'in yetimi gördü ve öyle bildi, kâfirlerden oldu. Onu
her kim Allah resûlü bildi ve ona iyman etti, gönül verdi, iki cihan saadetine erdi.
Hatırıma gelmişken söylemeden geçemeyeceğim: Resûl-ü zişânı rü'yâsında görmek saadetine erenlerin, bu rü'yâları âhirete iymanla göçeceklerine işarettir. Bunun kadrini kıymetini ve ehemmiyetini bilmelidir.
Dersimize devam ediyoruz:
Hz. Ebu-Tâlip, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selleme sahip çıkmış, ona öz evlât muamelesi etmiş, onun uğrunda gözünü budaktan sakınmamış, her zaman ve her yerde onu himaye ve muhafaza etmiş ve ömrü boyunca kendisine bir zarar erişmemesi için ne mümkünse yapmıştır. Resûl-ü zişâna fenalık yapmağa yeltenenler, daima karşılarında Hz. 'Ebu-Tâlib'i bulmuşlardır. Hatta, onun âhirete intikal ettiği yıla iki cihan serveri HÜZUN YILI buyurmuşlardır. Bu kısa ve veciz tabir dahi, Resûl-ü zişânın muhterem amcasını ne kadar sevdiğini ve onun ölümünden dolayı ne kadar üzüldüğünü anlatmaya kâfi değil midir? Yukarıda bilvesile bir kerre daha izaha çalışmıştık. Iymandan nasibi bulunmayan Ebu-Leheb'i bile, Allah azze ve cellenin Tebbet sûre-i celilesinde zemmettiğinden ziyade zemmetmek caiz görülmemiş ve terbiyesizlik sayılmıştır.
sûre-i celilenin nüzulüne sebep, suretâ Ebu-Leheb'i zemmetmek ise de, hakikatte Resûl-ü zişâna karşı hürmet, muhabbet ve itaata dâvettir. Okuyup geçmeyelim, okuduğumuzu anlamağa, anayamadığımızı ehlinden sormaya alışalım ve çalışalım. Işin aslını ve hakikatini öğrenelim:
Ebu-Leheb ve eşi, Cenab-i fahr-i risaletin geçeceği yollara dikenler dökerek Habib-i Hüda'ya eziyyet ettiklerinden ötürü, suç âletleriyle birlikte kızgın cehennem ateşine atılacakları beyan ve ilân buyrulmaktadır. Peki, ya aleyhisselâtü ves-selâm efendimizi dilleriyle, konuşmalarıyla kalemleriyle, yazılarıyla incitenler, onun sevgili ve muhterem anne ve babasına, sevgili ve muhterem amcasına — Hâşâ — küfür isnad ederek cehennemlik olduklarını ileri sürenler ve özellikle bunu din namına ve makam-ı Muhammed olan kürsilerde tekrarlamağa cür'et ve
cesaret edenler, acaba bu suçlarından dolayı nasıl bir azaba duçar olacaklarını hiç düşünmüyorlar mı? Yarın, kıyamet gününde ve mahşer yerinde o zât-ı akdesin mübarek yüzüne nasıl bakacaklarını, kendilerini nasıl savunacaklarını, nasıl bir mahcubiyyete duçar olacaklarını hatırlarına getirmiyorlar mı?
Onu, sözle veya yazı ile incitirken, Ebu-Leheb ve eşinin başlarına gelenleri gözönüne getirmiyorlar mı?
Allahu azim-üş-şân, cümlemizi gaflet uykusundan uyandırsın...