Şeyh Abdullah-il Mübarek, hacca gitmişti. Hac farizasını ifa etmiş, Merve'de kalbi mürüvvete, Safa'da kalbi ve kalıbı sefaya ermiş, Arafat'ta nefsine ârif olmuş, Müzdelife'de mest-ü hayran kalmış, Minede nefsini kurbana getirmiş, şeytan taşlamak remzi ile mezmûm sıfatları terkeylemiş ve nihayet huzur-u Resûlüllah'a çıkabilmeğe liyakat kesbederek Medine-i münevvere yolunu tutmuştu.
Aşk-ı Resûl ile ciğeri büryân ve didesi giryân, aşk ateşi kendisine çöllerin hararetini unutturmuş konak konak yol alıyor ve âşıklar kâ'besine yaklaşıyordu. Pusegâh-ı Enbiyâ, kûy-i Habib-i Kibriyâ, makam-ı habgâh-ı Mustafa'ya dahil olmuş, huzur-u faiz-in nuru Resûlüllah'ta mest-ü hayran kalmıştı ki, Habib-i edib-i Hüda efendimiz kendisine hitap buyurdular:
— Yâ Abdullah! Bağdat'ta Behram mecusi namındaki zatı bul ve kendisine selâmlarımı tebliğ et..
Bu emr-i peygamberi üzerine Medine-i münevvere'den yola çıkarak burc-u evliyâ olan Bağdat şehrine vasıl oldu. Behram mecusi namındaki zatı aradı ve buldu ve kendisine:
— Yâ Behram! Ben, Medine-i münevvereden Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemin emr-i şerifleriyle sana geldim, dedi. Enbiyâ serveri, ins-ü cin peygamberi, sana selâmlarını tebliğ vazifesiyle beni gönderdi.
Behram mecusi, bu haber karşısında şaşırıp kaldı:
— Ben, bir ateşperestim dedi. Sizin dininize ve inancınıza göre, müşriklerdenim. Acaba, neden icabetti de peygamberiniz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem benim gibi bir insana selâm göndermek lûtfunda bulundu?
Arif-i billâh ve vasıl-ı ilâllah bir zat-ı âli-kadr olan Abdullah-ül Mübarek kaddesallahu sırrah-ul-âli kendisine şöyle cevap verdi:
— Yâ Behram! Sebebini sen kendinde ara... Herhalde, senden hayırlı bir iş zuhura geldi ve bundan Allahu teâlâ ve Resûl-ü müctebâ razı oldular ve iki cihan serveri bu sebeple sana selâm gönderdi. Bilmiş ol ki, onun selâmı Hakkın selâmıdır.
Çünkü, cenabı Fahr-i risalet vahiy olmayınca kendiliğinden bir söz söylemez ve iş işlemez. (VE MA YENTIKU AN-IL-HEVÂ IN HÜVE İLLA VAHYÜN YUHÂ = O, hevâsından arzusuna göre söz söylemez. O, ancak bir vahiydir ki, Allahu teâlâ tarafından vahyolunmuştur.) Onun her sözü bir mû'cize ve bize büyük bir lûtf-u ihsandır. Şimdi, sen bana söyle bakayım, şu son zamanlarda hayırlı bir işin oldu mu?
Behram, bir süre düşündü ve cevap verdi:
— Kendi dinimce inandığım bir iş yaptım. Büyük kızımı kendime eş edindim ve küçük kızımı da oğlumla evlendirdim.
— Olmadı, bu hayırlı bir iş değil...
— Evet, şimdi hatırladım. Öyle bir iş işledim ama, bunun için sizin peygamberinizin bana selâm göndereceğini sanmıyorum. Zira bu bizim dinimize ve inancımıza göre hayırlı bir iş aina, aslında müslümanları mahcup etmek maksadiyle yapmıştim.
— Söyle bakalım ne imiş o mes'ele?
— Uç kız evlâdı bulunan dul, fakir ve müslüman bir komşum vardı. Bir gece aç kalmışlar, anneleri kızlardan birisine:
«Git komşumuz Behram'dan biraz ekmek iste de, kardeşlerin yesinler.» demiş. Kız da kendisine: «Açlıktan ölürüm de, Allahü teâlâ'ya şirk koşan bir mecusiden ekmek istemem.» diyerek bu teklifini reddetmiş. Diğer kızlar da annelerinin benden ekmek istemeleri teklifini ablaları gibi reddetmişler. Oysa, gerçekten çok fakir olduklarını ve sık sık aç kaldıklarını biliyordum. Buna rağmen, kendilerinde mevcut islâm gayreti, benim gibi bir mecusiden ekmek istememelerine mâni oluyordu. Doğrusu, hem kel hem fodul kabilinden bu burun büyüklüklerine fena halde içerliyordum. Kendi kendime düşündüm, şunları mahcup edeyim, dedim ve mükellef bir sofra donattım, tepsiyi elime alıp kapılarına vardım ve sanki hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi karşıma çıkan annelerine tepsiyi uzattım.
Kadıncağız bu hareketime çok sevindi ve tepsiyi elimden alırken bana: «Allahu teâlâ sana hidayet buyursun, iyman ve islâm nasip etsin.» diye dua etti. İçimden kıs kıs gülerek ayrıldım, aklımca müslüman komşularımı mahcup etmiş ve onlara bir mecusinin yemeğini yedirmiştim. Fakat, şimdi sizden büyük islâm peygamberinin selâmını alınca, müslüman komşularımı utandırmak kasdiyle yaptığım bu iyiliğin dahi zayi olmadığını anlamış bulunuyorum. Bu kadarcık bir iyilikten dolayı beni selâmı ile taltif eden o nebiyyi zişân, dünyada böyle iltifatta bulunduğuna göre, ya gerçekten müslüman olur ve Allah rizasıyçün hayırlı amellerde bulunursam, elbette beni iki cihanda da mesrur Envâr-ül-Kul0b, cilt 2 — F: 4
edecektir. Onun için, şimdiden tezi yok, hemen müslüman oluyorum, bana islâmı telkin ediniz, dedi.
Evet, hidayet refik ve Hz. Muhammed şefik olmuş, zerre miktar hayır kaybolmamış ve o mecusi hak dinine ve hidayet joluna girivermişti. Behram mecusi, behre-i islâma nail oldu ve kelime-i münciyye-i mübarekeyi okuyarak dünyada islâma ve iymana ve âhirette de dâr-ül-cenâna dahil oldu.
Düşününüz, sevgili din kardeşlerim ve hak yoldaşlarım:
Bir müslüman aileyi tahkir diyemesek bile mahcup etmek kasıt ve niyeti ile onlara yemek götüren mecusinin bu iyiliği boşa gitmiyor ve o iyiliğine karşılık kendisine iki cihan serverinin selâmı tebliğ olunuyor ve bu sayede hidayete eriyor. Hal ve hakikat böyle iken, bütün malını ve varını Allah ve Resûlünün önüne döken, Resûl-ü zişânı canıyla, malıyla son nefesine kadar savunan, ona karşı son derece şefkat ve merhamet gösieren Hazret-i Ebu-Tâlib'i Allah azze ve celle cehenneme koyar mı? Aleyh-is-salâtü ves-selâm efendimize zerre kadar sevgi ve saygısı bulunan bir kimse, ondan hayâ etmeksizin (Hz. Ebu- Tâlip cehennemdedir.) sözünü nasıl dile getirebilir? Edep ya- Biliyorum, Abdullah-ül Mübarek hazretlerinin bu kıssasına rü'yâdır diyecek aklı evveller olacaktır. Böyle bir itirazda bulunacaklara âcizane cevap verir ve deriz ki:
Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi, rü'yâsında gören gerçekten onu görmüştür. Zira, şeytan Resûl-ü zişân şeklinde temessül edemez:
Verelab Men re'ani fil-menâmi fekad re'ani hakkan fe-innesseytane la yetemesselü bi..
(Her kim,, beni uykusunda görürse; gerçekten beni görmüş olur. Çünkü, şeytan benim şeklime giremez.)
Me'al-i âlisindeki Hadis-i şerif de bu görüşü isbat etmektedir. Sırası gelmişken arz edivereyim: Resûlüllah sallallahu
aleyhi ve sellemi ne şekilde görürsek görelim, mutlaka zât-ı risaletpenahilerini görmüşüzdür. Meselâ, iki cihan serverini sakalsız gören bir kimse, kendisinin sünnet-i seniyye-i ahmediyyelerine uymaktaki kusur ve noksanlığından dolayı efendimizi sakalsız olarak gördüğünü bilmeli ve bunu tashih ve telâfiye çalışmalıdır. Zira, Resûl-ü zişân cilâlı bir aynadır, ona bakan ister yahşi ister yaman kendisini görmüş demektir.