Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Gazi Kanunî Sultan Süleyman Han aleyh-ir rahmeti vel - gufran devrinin gafil âlimlerinden… — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 41

Gazi Kanunî Sultan Süleyman Han aleyh-ir rahmeti vel - gufran devrinin gafil âlimlerinden hoca Sait efendi namında birisi, ebeveyn-i Resûlüllah'ın küfür üzere âhirete intikal ettiklerini iddia eder. Mes'ele büyür, ehl-i iyman ve iymanda kemale eren, imanlarını ilim ve irfan ile süslemesini bilen bazı zevat bu haddini bilmez, nasipsiz ve kabiliyetsiz, edep ve terbiyesi kıt hocaefendiye Allah rizasıyçün itiraz ederler. İş, padişah hazretlerine kadar intikal eder. Kanunî Sultan Süleyman Han, Fatih cami-i şerifinde ve kendi huzurunda münazara yapılmasını irade eyler. Tayin edilen gün, devrin bütün ünlü âlimleri cami-i şerifte toplanır. O kadar kalabalık olur ki, oturulacak yer kalmaz. Padişah-ı âlem-penah maiyyetinde damadı Hırvat dönmesi Rüstem Paşa olduğu halde sadrazam maktul Ibrahim Paşa ve diğer vezirleriyle gelirler. Said hocaya söz verilir, o biçare ortaya çıkar ve ebeveyn-i Resûlüllah'ın küfür üzere âhirete göçtüklerini, kendisine göre deliller göstererek anlatmağa başlar.

Gözlerini devire devire iddiasını isbata çalışır, anlatır, anlatır ve nihayet sözünü tamamlar. Mağrur bir eda ile salına salına yerine geçip oturunca, hazır bulunanlardan Halveti meşâyih-i

kirâmından olup bugün Eyüpsultan'da düğmeciler mahallesinde Ümmü Sinan dergâh-ı şerifindeki hâbgâhında uyuyan Ummi Sinan hazretleri söz ister:

— Ben Said efendiye, tefsir veya hadis ile yahut siyerle ilgili olmayan bir soru soracağım. Sonra, siz kendisiyle ilmi münazaranıza devam edersiniz, buyurur. Bu teklifini, yüksek sesle yaptığından dolayı padişah ilgiler ir ve Şeyh-ül-islâma hazret-i şeyhin soru sormasına izin vermesini iltimas eder. Şeyhül-islâm Müftiyyüs-sakaleyn Kemal Paşa zade rahmetullahi aleyh, elini kürsiye vurarak sükûtü sağladıktan sonra, Şeyh Ümmi Sinan hazretlerine:

— Efendi! Padişah hazretleri rica ediyorlar. Said hoca efendiye ne soracaksanız lûtfen soruruz, der.

Şeyh Ümmi Sinan kaddesallahu sırrah-ül-Mennân sorar:

— Ey Said hoca! Rüstem Paşa hazretlerinin anasının ve babasının isimleri nedir? Bunlar, har gi din üzere âhirete gitmişlerdir? İslâm üzere mi, yoksa küfür üzere mi ölmüşlerdir?

Said hoca, ne diyeceğini şaşırır. Bir türlü cevap veremez.

Başını önüne eğer, oturduğu yerde esel terleri dökmeğe başlar.

Şeyh hazretleri sorusunu yeniler:

— Anlaşıldı Said, efendi hoca, buyurur. Rüstem Paşa hazretlerinin ana ve babası hakkında sorcuğum soruya cevap veremediniz. Şu halde bana söyler misiniz, sadrazam Makbul Ibrahim Paşa hazretlerinin ana ve babası küfür üzere mi, yoksa iyman ile mi göçtüler Said hocada yine ses yok, nasıl cevap versin? Her iki paşa da devşirme olduklarından ana ve balaları kâfir idi. Oysa, bahis konusu olan oğulları, o gün Osmanlı idaresinde söz ve mevki sahibi bulunuyorlardı. Sait efendi bunalmıştı, ne desin, ne söylesin?

Hazret-i şeyh üsteledi:

- Haydi Said efendi, cevabını bekliyoruz!

Said hoca, terler dökmeğe devam ederek, başını kaldırmadan ve gayet alçak bir sesle cevap verdi:

— Bu sorularınıza cevap vermeğe hayâ ederim.

Şeyh Ümmi Sinan hazretleri, bu cevap üzerine gürledi:

— Demek cevap vermeğe hayâ ediyorsun Said efendi? Güzel!.. Hayâ, mü'minin vasfıdır. Hayâ etmek, iymandandır. Padişah hazretlerinin ve paşaların huzurunda, Rüstem ve Ibrahim paşaların ana ve babalarının küfür üzere âhirete gittiklerini söyemekten hayâ ettin de, Allahu teâlâ'nın huzurunda, Resûl-ü zişândan hayâ etmeyerek bunca ehl-i iyman karşısında ebeveyn-i Resûlüllah'ın küfür üzere öldüklerini söylemekten hayâ etmedin mi?

Said hoca gafili, yer yarılsa yerin dibine girsem diyecek hale gelmiş, ezilmiş, kahrolmuş, eli ayağı titremeğe başlamıştı.

Kendisini tövbeye davet ettiler. Ne büyük bir hata ve gaflet içinde bulunduğunu anlamıştı, ağlayarak tövbe etti. Hazret-i şeyh, bu âlemde ettiği tövbesinin inşa'allah âhirette de faydası olmasını dileyerek ona tekrar tekrar tövbe etmesini tenbih etti.

Sultan-ül Enbiyâ efendimiz, bir Hadis-i şeriflerinde:

Et-ta'ibü min ez-zenbi kemen lâ zenbe leh.

(Günahına tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gibi olur.)

buyurmuşlardır.

Fakat, bazı günahlar vardır ki insan — Allah korusun — o günahı işledikten sonra, tövbe etse dahi nefsini maddî ve mâ'nevî şeriat kılıcından kurtaramaz. Hallâc-1 Mansur'un, lisanı ile Resûl-ü zişâna karşı işlediği hata sonucu başına gelen dünya kılıcından başka, âhirete intikalinden sonra üç yüz yıl huzur-u Nebeviyye dahil olamaması, bunun en güzel örneğidir. (Bu kıssa, İRŞÂD namındaki üç ciltlik ve otuz üç risâleden müteşekkil eserimizde zikir ve hikâye olunduğundan burada tekrarlanmamıştır.)

Allahu teâlâ'ya iyman eden, Resûl-ü müctebâ'ya iyman eden, Allah ve Resûlünü seven ve sayan, Allah ve Resûlüne itaat eden kimse, Allahu azim-üş-şânın ve Resûl-ü zişânın sevdiklerini sevmekle mükelleftir. Allah ve Resûlünü seven, kıyamet gününe inanan kişi âhir zaman peygamberinin bütün yakınlarına, anasına, babasına, dedesine, atalarıma, evlâtlarına, bu ümmetin anneleri olan zevcelerine, onun aslabına, ensarına, ahbabına, ona tâbi olanlara hürmet ve muhabbet göstermekle iymanını izhar ve isbat etmiş olur. İnsan sevdiğinin sevdiklerini veya sevdiğini sevenleri sevmek suretiyle, bu sevgisindeki sadakat ve samimiyetini belirtmiş olmaz ını?

Bir örnek verelim:

Resûl-ü zişânın amcalarından Ebu-Leheb, bilindiği gibi efendimize iyman etmemişti. İslâm edep ve terbiyesi odur ki, kişi Ebu-Leheb'i zemmetmek için Allanu tâlâ'nın Ebu-Leheb'i zemrnetmek üzre inzâl buyurduğu sûre-i celileyi okumalı ve Rabbimizin Ebu-Leheb'i zemmettiğinden ileri gitmemelidir.

Mü'mine yakışan ancak budur.

Başka bir hususa daha dikkatinizi çekmek isterim. Hepimiz, şu salâvat-ı şerifeyi namazlarımızıla okuruz:

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i seyyidinâ Muhammedin salleyte ala Ibrahime ve alâ âl-i ibrahime inneke hamidün mecid Allahümme bârik alâ seyyidinâ Muhammedin ve a â âl-i seyyidina Muhammedin kemâ bârakte alâ ibrahime ve alâ âl-i ibrahire inneke hamidün mecid.

Bu ve diğer salâvat-ı şerifelerde (ÂL-İ-İBRAHİM) den murat, Hazret-i Halil'den Cenab-1 peygam sere kadar gelen Resûl-ü

zişânın bütün atalarını, dedelerini, ana ve babasını hayırla ve tâ'zimle zikretmek olduğu, ehl-i kemalin malûmudur ve ehl-i irfan bu gerçeği hakkıyle ve lâyıkıyle bilmekte ve bunda ittifak etmektedir. Netekim, salâvat-1 şerifede (AL-I-MUHAMMED)

den murat, sulb-ü pâk-i Muhammed'den kıyamete kadar gelecek evlâtlarının kâffesine şâmildir.

Al-i Muhammed, iki kısımdır:

BİRINCİSİ: Sulb-ü pâk-i Nebi'den gelen zümre-i seyyidât ve şürefâ.

IKINCİSI: Yol evlâtlarıdır ki, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin yolundan giden, onun sünnet ve siyretine tâbi olan, onu canından, malından, ana ve babasından, cvlât ve yâlinden fazla seven âşıklar ve sadıklar da ÂL-I-MU- HAMMED'den olup efendimizin yol evlâtlarıdır. Bu yol evlâtlarında cins, renk, irk ve milliyet aranmaz. Aranmadığının ve aranmayacağının delili ve isbatı da SUHEYL-I RUMİ, ve SEL- MAN-I FÂRÎSÎ rıdvanullahi teâlâ ecma'iyn efendilerimiz gibi Arap milletinden gayrı olan muhterem zevatın kendi ehl-i beytinden olduklarını bizzat Fahr-i kâ'inat bir Hadis-i şerifleriyle beyan ve ilân buyurmuş olmalarıdır.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.

Gazi Kanunî Sultan Süleyman Han aleyh-ir rahmeti vel - gufran devrinin gafil âlimlerinden… — 1. bölüm — Menâkıbnâme — tarikat.org