Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Hâtem-i Tâ'i'nin oğlu Adi radıyallahu anh buyuruyor ki: Cahiliyet devrinde, ben kavmimin reisi… — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 1 · s. 401

Hâtem-i Tâ'i'nin oğlu Adi radıyallahu anh buyuruyor ki:

Cahiliyet devrinde, ben kavmimin reisi idim. O vakitler, ganimetlerin dörtte birini reislerin almaları âdet olduğundan, ben de o şekilde pay alırdım.

Hz. Muhammed aleyhisselâmın risalet ve nübüvvetlerini açıkladıklarını işittiğim zaman, doğrusu bundan hiç hoşlanmamıştım. O kadar ki, Arap kavim ve kabileleri arasında benden ziyade hoşlanmayan bile yoktu. Evet, ilâhî hidayet ve inayet erişmeyince, insan hak ile bâtılı, hayır ile şerri, akla karayı, çirkinle güzeli seçemiyor. Zira, hak hakla görülür. Bâtıl, hakla farkedilir. Allahu teâlâ kula talip olmazsa, kul hakka nasıl talip olabilir? Onun için, insana düşen vazife, kayıtsız ve şartsız hakka teslim olmak ve ondan hidayet ve inayet dilemek ve ummaktır. Kendilerine hidayet ve inayet nasip Envar-Ul-Kulab, Cilt 1 - F: 26

olmadan Resûl-ü zişâna düşman kesilenlerin çoğu, hidayet-i ilâhiyye erişince ona öylesine dost olmuşlardır ki, onun uğrunda canlarını bile feda etmekten çekinmemişlerdir. Bütün mallarını onun yolunda sarfetmekten kaçınmamışlardır.

Bunlardan birisi de Hz. Ömer-ül-Faruk radıyallahu anh efendimizdir.

Her ne hal ise, hikâyemizi anlatmaga devam edelim:

Hâtem-i Tâ'inin oglu da kendisine hidayet nasip olmadan Cenab-1 Fahr-i Risalet efendimizi hiç sevmez ve ondan hoşanmazmış demiştik. Fakat, hidayet-i Rabbaniyye imdadına yetişip de gözünden küfür perdesi ve gönlünden gaflet zerresi kalkınca, Resûl-ü müctebânın âşıklarından olmuş ve gerçekten babasına lâyık bir evlât olduğunu izhar ve isbat eylemiştir. Şimdi, onu dinlemege devam edelim:

— Içime, bir korku düşmüştü. Bu korku beni iki cihan serverinden hoşlanmamağa ve onu sevmemeğe zorluyordu.

Kendi kendime, bir gün onun ashabı gelecek ve benim reisligime son verecek diye çekiniyor ve kayğulanıyordum. Hatta, beni öldürebileceklerinden de endişe ediyordum. Bu korku ve kaygular içinde, develerimi güden adamıma, develerin en kuvvetli ve terbiyeli olanlarını bizim eve yakın yerlerde bulundurmasını, Hz. Muhammed'in askerleri buralara gelecek olurlarsa, derhal haber vermesini sıkı sıkı tenbih etmiştim.

Birgün, çoban koşarak yanıma geldi ve büyük bir heyecanla:

— Ne yapacaksan yap! dedi. Bayraklar gördüm.

— Ne bayrakları? diye sorunca bana korktuğum o müthiş haberi verdi:

— Muhammed'in askerlerinin bayrakları!..

Ona, ayırdığı develeri derhal getirmesini emrettim. Çoluk çocuğumu bindirdim, lüzumlu eşyamı da yükledim ve Şam'a kaçtım. Ne var ki, kız kardeşimi unutmuştum. Sonradan öğrendim ki, o zavallıyı Müslümanlar esir etmişler ve diğer esirler meyanında peygamberin huzuruna götürmüşler.

Bu arada, benim nerede olduğumu sormuş ve Şam'a kaçtığımı da ögrenmişler.

Resûl-ü zişân hemşireme iltifat buyurmuş, ihsanlarda bulunmuş, elbise ve yiyecek vermiş ve kendisini serbest bırakmış. Bir gün çoluk çocuğumla otururken kız kardeşim çıkageldi. Uzaktan bir kadının bize yaklaştığını görmüş ve hatta eşime:

— Yahu! Şu gelen kadın bizim hemşireye ne kadar benziyor, demiştim. Dediğim gibi de çıktı ve bulunduğumuz yere geldi ve bana çıkıştı:

— Akrabalarını kendi hallerine bırakıp, yalnız eşini ve çocuklarını alarak kaçmaga utanmadın mı? dedi.

— Haklısın hemşire, dedim. Fakat, öyle icabetti. Şimdi bana ne söylesen, nasıl sitem ve hatta hakaret etsen hakkındır. Gerçekten sana karşı yüzüm yok. Ne olur beni affet ve hayır konuş, ricasında bulundum.

Kız kardeşim Akile, adı gibi akıllı ve tedbirli bir kadındı. Kendisinden ne yapmam gerektigini sordum ve bu arada islâm peygamberinin ahvali hakkında fikrini yokladım. O bana, hiç düşünmeden şu cevabı verdi:

— Benim fikir ve kanaatimi sorduğuna göre sana gerçeği söyleyim, dedi. Beni dinlersen hemen git, eğer peygamber ise ona iyman et. Böylece birgün önce iyman etmekle islâmda kıdemin olur, faziletin artar. Yok, peygamber degil de padişah ise seni kabilenin reisliğinde bırakır, yine de iade-i itibar etmiş olursun.

Hemşiremin bu düşünce ve kanaati bana da uygun geldi.

Hemen hazırlık yaptım, yola çıktım ve Medine-i münevvere'ye vardım. Mescid-i Nebeviyye girdim, huzur-u saadetlerine kabul edildim ve sohbetleriyle, iltifatlarıyla karşılaştım. Kim olduğumu sordular, kimligimi söyledim. Beni yanlarına alarak hane-i saadetlerine götürdüler. Yolda, bir kadın onu durdurdu ve bir müşkilini sordu. Resûl-ü zişân ona rıfk ve mülâyemetle gerekli cevapları verdi. Bu tevazu ve alçak gönüllülüğünü görünce, kendi kendime:

— Bu zat, saltanat ve riyaset dâvasında değil, diye düşünmekten geri kalmadım.

Hane-i saadete vardık, içi hurma lifleriyle doldurulmuş bir minderi işaret buyurarak bana oturmamı söyledi. Ben de, kendisine oturmasını rica ettimse de kabul etmedi ve israrla beni oturttu, kendisi de yere oturdu. Ben, yine içimden:

— Vallahi bu padişah işi degil, diye geçirdim. Aramızda şöyle bir konuşma cereyan etti:

— Ya Adi! Sen, kavminin dininden degil misin?

- Evet...

— Ganimetlerden dörtte birini sen alırsın degil mi?

- Evet

— Bu şekilde ganimet almak sana dinince helâl degildir.

Kendi kendime, bu zat meçhulleri de biliyor diye aklımdan geçirdim. Çünkü, bu işi benden başka bilen yoktu ve ben kabile reisi olarak dörtte bir ganimet almayı âdet edinmiştim.

Artık şüphem kalmamıştı, onun gerçekten peygamber oldugu muhakkaktı. Ben bunları düşünürken, o şöyle konuşmaga devam etti:

— Senin, neden islâm dinini kabul etmedigini de sana söyleyim mi? buyurdu. Çünkü, sen Müslümanların fakir olduklarını görüyor ve kendin de onlar gibi muhtaç kalmaktan korktuğun için islâmiyyete girmiyorsun. Fakat, Allahu teâlâ'- ya kasem ederim ki, Müslümanlara yakın bir zamanda öyle bir mal ve zenginlik bahş ve ihsan buyurulacaktır ki, verilen malı almağa bile tenezzül etmeyeceklerdir. Diğer taraftan, Müslumanların azınlıkta ve düşmanlarının ise çogunlukta bulunması da seni ürkütüyor ve bu kaygu seni islâma girmekten men'ediyor. Allahu teâlâ'ya kaşem ederim ki, yakın bir zamanda işiteceksin ki, bir kadın yalnız başına Kadse nam bir mahalden hayvanına binecek ve Kâ'be-i muazzamaya hiç korkmadan gidecektir. Yâ Adi! Oyle anlıyorum ki, mülk ve saltanatın Müslümanlardan başkasının elinde bulunması da seni islâma girmekten alıkoyuyor. Vallahi, Bâbil'deki beyaz köşkleri yakın bir gelecekte Müslümanlar fethedeceklerdir.

Bunlar, gerçekten benim en büyük kaygularım idi. Onun mübarek ağzından bu te'minatı alınca, hemen oracıkta şeref-i islâm ile müşerref oldum. Ve gerçekten kısa bir süre sonra Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin tebşir buyurduğu vechile, Kadse adındaki yerden bir kadının tek başına deveye binerek Kâbe-i muazzamaya gittiğine gözlerimle şahit oldum. Netekim, diğer haber verdikleri de aynen ve söylenildiği gibi olmuştur ve kıyamete kadar da ehli-iymana tebşir buyurdukları mutlâka vukua gelecektir. Zira, muhbir-i sadık efendimizin sözleri ve mû'cizeleri haktır ve gerçektir, elbette tezahür ve tahakkuk edecektir.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.