Nûr-u çeşm-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimizin bis'eti nebeviyyelerinin beşinci yılı idi. Kendilerine bahş ve ihsan buyurulan bu büyük ni'metin kadrini bilemeyen müşrikler, eziyetlerini günden güne artırmışlardı.
Aleyhissalâtü ves-selâm efendimiz, gitgide artan bu işkence ve eziyetlere tahammül edemeyen Müslümanlardan bir kısmının Habeş diyarına hicret etmelerine müsaade buyurmuşlardı. Bu muhacirler arasında Esedullah-i Galip Aliyyibn-i Ebi Tâlip radıyallahu anhın kardeşi de vardı. Habeş imparatoru Necaşi, kendi ülkesine sığınan Müslüman muhacirlerine hüsn-ü kabul göstermiş ve ikramda bulunmuştu. Bazı ârifler buyururlar ki: (Habeş devletinin bugüne kadar pâyidar olması, Necaşi'nin islâm muhacirlerine gösterdiği hüsn-ü kabulün neticesidir.)
Ancak, ehl-i tevhidin Habeşistan'da mazhar oldukları bu hüsn-ü kabul ve ikram, Mekke-i mükerreme'de duyulunca Mekke müşriklerinin hasedi artmış ve hatta onları çılgına döndürmüştü. Güneşi balçıkla sıvamak gibi gaflet ve dalâlet içinde bulunan ve Allah'ın nurunu söndürmek için mütemadiyen üfleyen ve fakat üfledikçe daha çok parlatan ve aydınlatan bu nankörler, düşünüp taşındılar. Resûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimize bağlı olan, dinleri, iymanları, Allah ve peygamberleri yolunda yurtlarını ve yuvalarını terkederek gurbet illerine giden bu muhacirleri Habeşistan'dan geri getirtmek için, daha doğrusu onları Habeş diyarından koğdurmak için bazı hiyle ve desiseler tasarladılar. Bir kaç kâfiri Habeşistan'a göndererek imparator Necaşi'nin kendisine ve ileri gelen memurlarından bazılarına nüfuz ettirmek istediler. Necaşi, hâlâ Müslümanları himaye ediyordu. Fakat, Mekke kâfirlerinden rüşvet alan bazı yakınları, Müslümanları ülkelerinden çıkartmak için Necaşi üzerinde tesir etmeğe başladılar. Imparator diretiyor ve:
— Benim şeref ve haysiyetim var, bana sıgınanları kogamam ve hele onları can düşmanlarına teslim edemem. Böyle bir davranış bana yakışmaz, diyordu.
Devrin âlimlerinden ve ileri gelenlerinden bir hey'et teskil edilmesini ve Müslümanların hal ve gidişlerinin iyiden iyi incelenmesini emretti ve dediği gibi de yapıldı. Habeşistan'da muhacir olarak bulunan Müslümanlar, bu hey'etin huzuruna çıkarıldılar. Mekke kafirlerınin ileri gelenlerinden bazıları da içeri alındı. Toplantı açıldıktan sonra, imparator Necaşı'nin izniyle, Hz. Ali radıyallahu anhın kardeşi söz aldı ve şunları söyledi:
— Allahu azim-üş-şâna hamd-ü senâ olsun ki, bizleri varlığına ve birliğine inananlardan kılarak, cehalet zulmetinden ve şirk âfetinden halâs ve bizlere Kur'an-ı kerimi ihsan buyurdu. Bizden önce gelip geçen ümmetlerin dinsizleri, kendilerine taraf-1 ilâhiden gönderilen peygamberlerinin ne büyük bir ni'met olduğunu bilemediler. Peygamberlerini yalanladılar, onlara inanmadılar, hak ve hakikate varamadılar. Tıpkı onlar gibi Kureyşin inatçı kâfirleri de, kendilerine Allahu tâlâ'nın en büyük lûtuf ve ihsanı olan Nimetullah'ı yalanladılar ve onun değerini bilemediler. Peygamber olarak gönderilen o büyük ni'met-i ilâhiyyenin en yücesine ve ona inanan ve bağlanan ashabına tahammül edilmesi mümkün olmayan ışkence ve eziyetler yaptılar. şimdi de gördügünüz gibı, bizleri yurdumuzdan ve yuvamızdan kopmağa ve sevgili peyamberimizden ayrılmaga zorlamaları yetmiyormuş gibi, buralara kadar da peşimizi bırakmadılar. Bize yaptıkları eza, cefa ve zulümler hristiyanlığa yardım kasdına yönelmiş olmayıp, ancak ve yalnız cehalet ve inatlarının verdiği kin, şeytana ve hevâlarına tâbi olmalarından ileri gelen intikam duygularının mahsulüdür. Zira, onların gördükleri harikulâde mû'cizeleri dağ başlarındaki en sert kayalar görmüş olsaydı, Allah korkusuyla su haline gelir, büyük bir buz parçası gibi hemen erirdi.
Bu hitabesini böylece bitirince hemen besmele çekerek Meryem sûre-i celilesini okumağa başladı. 26'ncı âyet-i kerime olan (Feküli veşrebiy ve kârriy aynâ — Artık; ye ve ic,
gözün oglunla aydın olsun..) kavl-i kerimine gelince, başta Necaşi olmak üzere mecliste bulunan âlimler ve rahipler gözlerinden yaşlar dökmeğe başladılar. Hz. Isa aleyhisselâma inananların çektikleri eza ve cefaları hatırlamışlardı. Karşılarında duran, Allah'ın varlığına ve birligine inanan ve bu inançları yüzünden yurt ve yuvalarından hicrete zorlanan ve sonunda kendilerine sığınan bu mü'minleri tasdik ettiler ve hep birden:
— Evet, doğrudur! dediler. Bu sözler, Tevrat ve Incil'deki beyana muvafıktır, diye yemın ettiler.
Allahu sübhanehu ve teâlâ., o mecliste bulunan alımlerın ve rahiplerin kalplerini, Muhammedi mü'minlerin lehine ve müşriklerin aleyhine çevirmişti. Büyük ümitlerle Necaşi'nin huzuruna çıkmağa cür'et eden Mekke müşrikleri, bu hey'etten rezil ve rüsvay olarak ayrıldılar. Zira, Necaşi, kendilerine şöyle demişti:
— Bu saf ve mâ'sum insanları, sizin zâlim ellerinize teslim etmekten daha büyük bir zulüm olamaz. Bunları size teslim etmek şöyle dursun, kendilerine eskisinden daha fazla ikram ve itibar etmek boynumun borcudur.
Mekke'den gelen kâfirler, verecek cevap bulamadılar ve Müslümanların kendilerine aslâ teslim edilmeyecegini anladılar ve bu maksatla verdikleri rüşvetin hiçbir faydası olmadığını da farkedince mes'eleyi açıkladılar. Necaşi, hiç düşünmeden emir verdi:
— Kim, bunlardan bir şey aldıysa hemen geri versin!
Yoksa, rüşvet alanları mutlâka bulur ve kendilerini şiddetle cezalandırırım.
Olay, Cenab-1 Fahr-i risalet efendimizin bilgilerine sunulunca, çok sevindiler ve Necaşi'ye dua buyurdular. Habeş imparatoru Necaşi öldüğü zaman aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz gıyaben kendisinin cenaze namazını kılmışlardır.
Zalimlere mehil olmasa matlâb-u ilâhi, Bir demde yıkar âlemi mazlûmların ahı..
1967 yılında hacca gittiğimde, Medine-i münevvere'de ve Ravza-i Resûl'de yüzü siyah ve fakat gönlü nurdan ak olan Somali'li bir Müslüman bana hangi milletten oldugumu sordu.
Türk - Müslüman olduğumu anlayınca ağlayarak boynuma sarıldı ve bir ricada bulundu:
— Türk kardeşlerime selâm ve sevgilerimizi iletiniz ve
bize yardım ediniz. Bugünkü Necaşi bizleri kırıyor ve Müsümanları yoketmeğe çalışıyor. Görmedigimiz zulüm kalmadı, diye aglayarak dert yandı.
Gayri ihtiyari, asr-1 saadetteki Necaşi ile bugünkü Necaşi'yi mukayese ettim ve âcizane şu hükme vardım: Kitap diye bildiği Incil'ini tebcil eyleyen, peygamber diye bildiği Hz. Isa aleyhisselâmı tekrim eyleyen, onun muhterem annesi Hz. Meryem'i tâ'zim eyleyen ehl-i iymana bunca zulüm ve hakareti revâ gören bugünkü Necaşi'nin, yarın mahşer gunu bızzat kendi Nebi'si taarfından mu'aheze olunacağına ve nâra atılacağına şüphe yoktur. Bencileyin bir âcizin elimden başkaca yardım gelmediği için, Somali'li din kardeşimin sevgi ve selâmlarını Müslüman - Türklere duyurmak ve o ülkede yaşayan ehl-i islâmın mâ'ruz bırakıldıkları zulüm ve terörü haber vermekle üzerime düşen görevi ifa ettiğime inanıyorum. Rabbimin kudret ve azametine bakınız ki, dünyanın en eski hükümdarı olarak bilinen bugünkü zâlim Necaşi, bu kitabımızın yayınlanmağa hazırlandığı şu sırada, kendi ülkesinde bütün otorite ve perestişini kaybetmiş, bir çok hak ve yetkileri elinlen alınmış, şunun bunun elinde maskara olmuştur. (Hâzâ min fadle Rabbiy...)