Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Hz. İsa aleyhisselâm bir yere gidiyordu. — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 1 · s. 377

Hz. İsa aleyhisselâm bir yere gidiyordu. Dünya hayatı, gayet güzel bir kadın kılığında karşısına çıktı ve kendisine ilân-1 aşk etti. Isa aleyhisselâm, onu şiddetle reddedince birden silkindi ve korkunç bir hale geldi. İsa aleyhisselâm, kendisinden sordu:

— Sen kimsin?

Once çok güzel ve sonra çok çirkin görünen o kadın cevap verdi:

— Ben, dünya hayatıyım. Dış görünüşüm, sizin de gördüğünüz gibi gayet güzeldir. Hakikatte ise, şimdi göründüğüm gıbı canavardan farkım yoktur. sen, bana ram olmadın ve aşkıma inanmadın ve bu suretle şerrimden ve kötülüklerimden de kurtulmuş oldun. Şimdi bak bana talib olanlara, benim o sahte güzelligime inananlara ne işler yapacağım! dedi ve bir silkinişte beş parçadan ibaret ve her parçası biner okka çeken saf altun oluverdi. Oradan, üç kişi geçiyordu, bunlar altın külçelerini görünce hemen üstüne kapandılar. Birisini bırakıp birisine sarılıyor ve deli gibi hareketler yapıyorlardı.

Uzun süre bu şaşkınlıkları devam etti, ne yapacaklarına, daha dogrusu ne yapmaları gerektigine karar veremediler. Bazan külçelerin üzerine oturup hayaller kuruyorlar, bir ara dalıp birbirlerini nasıl atlatacaklarını, bu külçelerin hepsine birden sahip olabilmek için nasıl bir tuzak kuracaklarını hesaplıyorlardı. Nihayet, içlerinden birisi diğerlerine şöyle dedi:

— Burada böyle altun külçelerine sarılıp koklamakla, ileride ne yapacağımızı düşünmekle elimize hiçbir şey geçmez.

Birimiz eve kadar gitsin ve bir araba alıp getirsin, ikimiz de burada bunları bekleyelim. Eve taşıdıktan sonra, aramızda paylaşırız.

Bu teklif, diğerlerine de uygun geldi ve birisi araba bulup getirmek üzere yola çıktı. Fakat, yol boyu aklı, fikri iki arkadaşındaydı. Acaba, kendisi dönünceye kadar onlar altun

külçelerini alıp savuşurlar mıydı? Böyle bir hainlik yaparlarsa hali ne olurdu? Böylesine bir kısmet bir daha insanın eline geçer miydi? Kalanlar da birbirlerine karşı kuşku içindeydiler. Her biri ayrı ayrı bir hiyle ve tuzak düşünüyor ve ortaklarını aradan çıkarmak için çareler araştırıyorlardı. Sanki, birer insan değil de, kan kokusu almış köpek balığına dönmüşlerdi. Araba getirmege giden yanlarından ayrıldıktan bir süre sonra, kalanlardan birisi, diğerine:

— Şu giden aptala bu büyük kısmetten pay vermek gerçekten enayilik olur. Hem o kim oluyor ki, bize ortak olabilsin. En iyisi, bu külçeleri aramızda pay ederiz, onun da bir çaresine bakarız, dedi. Bu bir nevi, araba getirmeğe giden arkadaşlarını öldürüp aradan çıkarma teklifiydi.

Oysa, araba almağa giden de bu ikisi hakkında aynı şeyleri düşünüyordu:

— Bu sersemlere o külçelerden pay vermek, düpedüz budalalık olur, diye söyleniyordu. Onları, ben önce ben gördüm ve elbette hepsi de benim hakkım. Üstelik, bu kadar yol gidip araba götürecegim. Bunca zahmet ve eziyetten sonra bir de ortakla mı ugraşacagım?

Yol boyu düşünmüş ve çaresini de bulmuştu. Eve gelir gelmez karısına mes'eleyi anlattı ve:

— Sen kalk hemen bir börek yap, içine de hani o dolaptaki zehirden bolca kat, o zamana kadar ben de arabayı kosarım. Yanlarına gidince, onlara: (Sizin karnınız acıkmıştır.

Ben, köyde biraz yedim, size de getirdim.) derim. Onlar, böregi yer yemez geberir giderler, ben de altunları yükler ve eve getiririm, zengin oluruz dedi. Kadının da, hırs ve zenginlik hayaliyle bu işe aklı yatmıştı. Hemen istenilenden â'lâ bir börek yaptı ve hamuruna da bolca zehir kattı, acele ocakta kızarttı ve kocasına teslim etti.

— Haydi benim yiğitim, eksik noksan istemem. Beş külçenin hepsi de bizim olmalıdır. Bunca yıldır çektiğimiz fakirlik ve yokluktan kurtulur, biz de zengin olur ve diledigimiz gibi vaşarız, diye teşvik ederek kocasını uğurladı.

Hırs ve tamahı yüzünden, iki kişinin ölümüyle neticelenecek bir cinayete zemin hazırlayan, yani pişirdigi böreğe bile bile zehir katan kadın, kocası gittikten sonra kendi ken.

dine düşünüyordu:

— Herif altunları hele bir ele geçirsin, sonrası çok kolay diyordu. Zaten yaşlı ve hastalıklı bir adam, kısa zamanda ölür gider. Ben de r kadar altunla zengin bir dul kadın olurum.

Param olduğu için elimi sallasam ellisi bana talip olur. Dilediğim gibi yakışıklı bir adamla evlenir, hayatın tadını çıkarırım, diyordu.

Diger tarafta kocası da kalbinden şunları geçiriyordu:

— Şu paracıkları elime geçirebilirsem, kimin kızını istesem bana verirler. Diledigim gibi genç ve güzel bir kadın alır, şu dünya hayatında ozledıgım gıbı zevk ve sefa sürerim, diyordu.

Yani, bunların herbiri ayrı ayrı hayaller kuruyorlar, kendi kıt ve kısır akıllarına göre yeni bir hayat düzeni tasarlıyorlardı. Heyhat!.. Hiçbirisinin, yakın bir gelecekte başlarına gelecek felaketten haberleri yoktu...

Adamcağız yol boyu hayaller kurarak, plânlar tasarlayarak araba ile altunların ve arkadaşların bulundukları yere varmıştı. Onlar kendisini asık suratla ve azarlayarak karşıladılar:

— Bu kadar zaman nerelerde kaldın? diye üzerine yürüdüler. Hain olan korkak olur derler, doğrudur. Arkadaşlarının, kendilerine bir tuzak kurduğunu sezdiklerini sanarak telâş ve heyecana kapıldı, eli ayağı titremeğe başladı, renkten renge girdi. Onlar üstelediler:

— Yoksa altun külçeleri bulduğumuzu kimseye haber mi verdin? Senden hayır gelmeyecegini biz biliyorduk, ama ihanetinin ve bizi ele vermenin cezasını çekeceksin, dediler ve zavallı adamı taşlarla vura vura öldürdüler ve cesedini bir cukura attılar. Bu iş, tasarladıklarından da kolay olmuştu.

Kalan iki kişi ise birbirlerini nasıl atlatıp, aradan çıkaracagını düşünüyorlardı. Bir yandan altun külçelerini arabaya yüklemeğe çalışıyorlar ve içlerinden de «Şu herifi nasıl yok etsem de, altunların tamamına ben konsam..» diye plânlar bulmağa çalışıyorlardı. Hayli yorulmuşlardı. Birisi, arabanın ön tarafında bir torba bulunduğunu farketti ve arkadaşına da gösterdi. Açtıkları zaman taze taze börek bulundugunu gördüler ve çok acıkmış bulunduklarından zekirli böregi büyük bir iştiha ile gövdeye indirdiler. Olan olmuş ve adalet yerini bulmuştu. Arkadaşlarını hunharca öldüren iki câni, dayanılmaz sancılar içinde kıvranarak orada can verdiler. Oysa, asıl şiddetli zehiri arkadaşlarını bir bahane ile ortadan kaldırmağa karar verdikleri zaman yemişlerdi. Onları öldüren o mâ'- nevi zehirdi. Bu maddi zehir cesedlerini, mâ'nevi zehir ise ruhlarını öldürmüştü. Daha doğrusu, o kötü düşünceleriyle önce ruhları zehirlenmiş ve ölmüştü. Ne var ki, onlar bunun farkında degillerdi.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.