Cenab-1 Fatıma't-üz-Zehrâ radıyallahu anha validemiz, iki cihan serverinin âlemi cemale intikalinden altı ay sonra, muhterem babasının hasretine daha fazla dayanamayacağını anlamıştı. Bu altı ay içinde, firak ateşiyle gözyaşı hiç dinmemiş, ayrılık acısı artmış, eksilmemişti. Hattâ, bir rivayete göre kendisine özel bir oda yaptırmış ve oraya BEYT-UL-HA- ZEN (Ağlama evi) adını vermişti. Nihayet, bu hasret ve firkate tahammül edemeyen Hayr-ün-Nisâ, Allah katına ve mak'- ad-ı sıdka ermiş, matlûp ve maksuduna erişmişti. Alemlera rahmet olarak gönderilen sevgili babasına kavuşmuş ve iki sevgili ebediyyet aleminde tekrar buluşmuştu.
Mübarek naaşını, Hz. Imam-ı Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh efendimiz, gözyaşlarıyla yıkamış, kefenlemiş ve o muhteşem tabut Ravza'i Nebiyye getirilmiş ve namazı Seyyid-ül-Enbiyâ'nın muvacehe-i şerifesi önünde kılınmıştı. Kabr-i mübarekeleri de kazılmış ve hazırlanmıştı. Ashab-ı kiramdan Ebu-Zer-il Gifari radıyallahu anh-ül-Bâri, kabre hitaben şöyle buyurmuştu:
— Dy kabir! Sana, iki cihan serverinin BİD'ATÜN MIN- N! (O, benim parçamdır) buyurduğu bir parçasını, Hz. Hatice't-ül-Kübra radıyallahü anha validemizin yadigârını, Haseneyn-il-ahseneyn'in sevgili analarını, Hz. Hayder-i Kerrârın sevgili ve saygılı zevcesini, zürriyet-i Ahmed'in tarlası, mahbub-u Hüdâ.nın sevgilisi, iki gözü nuru ve gönlünün süruru Fatıma't-üz-Zehra, Betül-ül-Kübrâ'yı, ümmet-i merhumenin şefi'ini getirdik, dedi.
Kabirden, lâhuti bir seda yükseldi:
— Muhammed ve âl-ü evlâdı ve Fatıma hürmetine kevn-ü mekân halk olundu. Fatıma, iki cihanda sultandır. Nur-u iymana bürhandır. Şefi-i mahbup ve sırrı sübhandır. Fatıma'yı, melekler tebcil ederler. Fatıma'yı ins-ü can ve kevn-ü mekân tebrik ederler. Fatıma, toprağa şeref verdi. Fatma'nın mahşer ehline şefi olduğunu, bana kimin geldigini, kimi bağrıma basmak mazhariyyetine eriştiğimi bilmez miyim sanıyorsunuz, Zâhirde, âciz bir kabir gibi göründüğüme bakmayın. - kikatte, cennet bahçelerinden bir bahçeyim. İyi bilirim ki, burası haseb-neseb yeri değildir, hesap-kitab yeridir. Burası, amel sandığıdır, kişinin amelleriyle başbaşa kaldığı yerdir...
Hz. Fatıma't-üz-Zehra radıyallahu anha validemizin irtihallerini IRŞAD namındaki nâçiz eserimizde uzun uzun anattığımızdan, buracığa konu ile ilgili olarak bu kadarını özetlemekle yetiniyoruz.
Büyük islâm bilginlerinden Kinalı zade Ali efendi (Rahmetullahi aleyh) buyüruyor ki:
- Insan, hatta peygamber sülâlesinden bile olsa, bununla öğünüp böbürlenmemelidir. Çünkü, böyle bir asalet dâvasını isbat edebildiği takdirde kendisi pek fazla bir şey kazanmış olmaz. Bütün şan ve şeref muhterem ceddine ait olur ve kendisi yabancı durumlarda kalır. Bu asalet dâvasını isbat edemediği takdirde ise, üstelik yalancılık rezaletini de omuzlarına yüklenmiş bulunur.
Netekim, Şah Bahâ'üddin-i Nakşibendi (Kuddise sirruh)
efendimize de:
— Atalarınızın silsilesi nereye varır? diye sorduklarında:
— Hiç kimse, atalarının silsilesi ve şeceresi ile bir yere varamaz, buyurmuşlardır.
Demek oluyor ki, ne olursa olsun, çoklukla ögünmek boşuna oyalanmaktan, sayılı nefesleri boşuna harcamaktan başka bir şey degildir ve böyle bir ögünme ve böbürlenme kulu Allah yolundan alıkoyar, geri bırakır, gaflet ve delâlet içinde ömr-ü azizi tüketir. Kişinin, böyle bir gafletle ölmesi ve kabre girmesi ise, en büyük hasret ve nedamettir. Ana veya baba, ister âlim, ister cahil, ister zengin, ister fakir olsun, bütün bunların evlâda kabirde ve kıyamette hiçbir yararı yoktur. Bunu böylece bilmeli, ona göre kulluk ve ibadet etmeli, ömrü boşuna tüketmemelidir. Zira servet çokluğu, sülâlenin asalet ve kalabalıklığı insanı cehennemden ve ilâhî azaptan kurtaramaz. Kıyamet ve âhirette, kişiye fayda verecek olan ancak ve yalnız salih amelleri, ibadet ve tâ'ati, hakkın emirlerine uyması ve nehiylerinden kaçınmasıdır. Kişiye, aile ve sülâlesinin şerefi değil, iymanının şerefi, kulluk ve ibadet izzeti, üstün ahlâk ve meziyyeti, insanî vasıf ve hasleti fayda verir. Bunu böylece bilmeli ve bellemeliyiz. Hiç unutmamalıyız ki, en büyük asalet, en yüce devlet ve rif'at kulluk makamındadır. Allahu sübhanehu ve teâlâ, kulluk makamından yüce ve faziletli bir mertebe halketmemiştir.
Şimdi, size Et-Tekâsür sûre-i celisinin nüzulü sebebini de açıklamaga çalışalım:
Abd-i Menâf oğulları kabilesiyle, Sehm oğulları kabilesi arasında bir tartışma olmuştu. Her iki taraf da, çokluklarıyla öğünüyor ve bununla böbürleniyordu. Oturup, birer birer saydılar ve Abd-i Menâf oğulları davayı kazandılar. Fakat, Sehm oğulları buna itiraz ettiler: ve dediler ki:
— Biz, harplerde çok kayıplar verdik. Eger, onlar da hayatta bulunsalardı, sizden fazla olurduk.
Gerçekten, her iki taraf mezarlıga, gittiler ve cahiliyyet devrinde yapılan savaşlarda ölenlerin mezarlarını saydılar.
Ölenlerle sağ kalanların sayısı hakikaten Abd-i Menâf oğullarından fazla geldi. Bu suretle ölü ve diri saymaları ve bununla böbürlenmeleri, aslında boş ve faydasız bir işti ama,.
neylersiniz ki, nice kimseler, böylesine boş ögünen ve böbürlenenler günümüzde de az degildir. Ne yazık ki, bunlar nafile bir iddia ile helâk olup gittiklerini dahi fark edememektedirler.
Işte, sûre-i celile bu sebeple nâzil olmuştur.
Allah azze ve celle buyuruyor ki: Ey gafil insanlar! Bu yersiz ve gereksiz oyalanma ve avunmalar, sizi asıl göreviniz olan kulluk ve ibadetten alıkoyuyor. Sizlere, âhiret âleminde hiçbir fayda ve yarar sağlamayacak olan boş ve faydasız işlerden vazgeçin, ölülerinizi ve dirilerinizi, evlâtlarınızı ve atalarınızı saymaktan, onların çokluğu ile böbürlenmekten elinize ne geçer? Ruhlar, âleminden bu dünya âlemine gönderilmenizden maksat, Allahu tâlâ'nın emrettigi ve Resûl-ü zişânın bildirdiği hak ve gerçek olan kulluk yolunda bulunmak, âlemlerin Rabbine iyman ederek yalnız ona ibadet ve tâ'at etmek, nefsinizi kötülüklerden arındırmak ve Allahu azim-üşşânın azabından kurtulmak ve bunun için de bir nefes kaybetmeksizin gece ve gündüz çalışmaktır. Bu âleme, neden gönderildiğini biliyor musun? Neden geldin, nereden geldin, niçin geldin, bunu anlıyor musun? Senin, ilk ve en önemli görevin, çoklukla öğünmek için sayı saymak değil, bu soruların cevaplarını bulmaktır. Yoksa, dünyaya yalnız mal ve mülk.
evlât ve iyâl toplamak, mevki ve makam sahibi olmak için geldiğini mi sanıyorsun? O halde, çok aldanıyorsun.. Insanoğlu, bu dünya hayatına yalnız yiyip içmek, yatıp uyumak, mal ve para toplamak, çocuk yetiştirmek, zevk ve sefa sürmek, el ayak çekilince oturup paracıkları saymak için gönderilmedi. Bunlarla oyalanır ve avunurken, Allahu teâlâ'ya isyan ettigini yarın hesap gününde sorguya çekileceğini ve azap görecegini nasıl unutuyorsun? Kabirleri ziyaretten murad, ölülerin çokluğu, soyluluğu ve ululuğu ile, onların ilim, irfan, ahlâk ve fazilet sahibi olduklarını anlatıp öğünmekle degil, tıpkı onlar gibi ahlâklı, faziletli, ilim ve irfan sahibi,