Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Abbasi halifelerinin en şanlilarından Harun Reşid, günlerden bir gün veziriyle bir yere giderken,… — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 1 · s. 328

Abbasi halifelerinin en şanlilarından Harun Reşid, günlerden bir gün veziriyle bir yere giderken, bir bahcede gayet yaşlı bir ihtiyarın hurma ağacı fidanları diktiğini gördü. Atını durdurdu ve ihtiyara selâm verdikten sonra:

— Kolay gelsin, ne yapıyorsun? diye sordu. Ihtiyar:

— Hurma ağacı dikiyorum ya emir-el-mü'miniyn! diye.

cevap verdi ve aralarında şöyle bir konuşma oldu:

— Pekâlâ, diktigin fidanların meyvelerinden yiyecek kadar ömrün var mı? Bunlar kaç yıl sonra hurma verirler dersin?

— Yâ Emir! Şu tarafa diktiklerim ancak on sene sonra, bu tarattakiler de 20 - 30 yll sonra meyve verebılirler. Bunların meyvelerınden yer mıyım, yıyemez mıyım ancak Allah Teâlâ bilir. Benım yarına çıkmaga bile senedım yok..

— Oyle ise, sana yazık degil mi? Bu ihtiyar çağında meyvesini yiyip yiyemeyeceğini kesin olarak bilmediğin bu fidanları dikmekle ugraşıp kendinı yoruyorsun.

— Yâ Emir-el-mü'miniyn! Bizden öncekilerin diktikleri fidanların meyvelerini el-hamdü lillah biz yedik. Bizim diktiklerimizi de inşa'allah bizden sonrakiler yerler ve bize dua ederler.

Ihtiyarın bu cevabı Harun Reşid'in gayet hoşuna gitti. Vezirine işaret etti ve ona bir kese altun ihsan eyledi. Ihtiyar, derhal kıbleye yöneldi, ellerini semaya ve gözlerini yere çevirdi ve hamd-ü senâ eyledi:

— Yâ Rab! Sana şükürler olsun ki, diktigim şu fidanlardan bazıları meyvesini on ve bazıları da yirmi beş - otuz yıl sonra verdiği halde, bunların meyvelerini bana hemen ihsan ve inayet buyurdun.

Ihtiyarın bu zarafeti halifenin memnuniyetini mucip oldu ve ona bir kese altun daha attırdı. Yaşlı adam, keseyi aldı ve tekrar ellerini açarak:

— Ya Rab! Sana hama-u sena olsun kl, her agaç yılda bir kerre meyve verirken, ihtıyar yaşımda diktıgım şu fidanlar vasıtasiyle bana kısa süre içinde iki defa meyve ihsan buyurdun. Sana nasıl şükredeceğimi bilemiyorum..

Harun Reşid, ihtiyara üçüncü bir kese altun daha verdirdikten sonra intiyarın cevabını beklemeden vezirine döndü:

— Aman buradan uzaklaşalım. Zira, bu ihtiyarın ferasetini mükâfatlandırmak için hazineler yetmez, dedi ve atını sürdü.

Kâmilin gitse vücudu nice icadı kalır, Sen dahi anlayıver ki, er ölür adı kalır..

Evet, babalar ekerler ve çocukları meyvelerini yerler. Şu halde, babalar iyi şeyler ekerlerse, evlâtlarına iyi mahsuller

bırakacakları gibi, kötü şeyler ekerlerse o kötü mahsul de yine evlâtlarına intikal eder. Binaenaleyh, her baba evlâdına iyi ve hayırlı bir miras, temiz ve şerefli bir isim, mâ'mur bir ülke bırakmakla mükelleftir.

Atalarımız, bize Viyana'dan Kafkasya'ya, Kırımdan Okyanus'a, Basra'dan Atlas denizine kadar geniş bir vatan bıraktılar. Akdeniz ile Karadeniz, Türk'ün birer havuzu gibiydi. Ne var ki, dedelerimizin bıraktıkları bu büyük mirası, babalarımız iyi kullanamadılar, lâyıkı veçhile çalışamadılar, dinlerine. dillerine, gelenek ve göreneklerine sahip olamadılar.

Allah'ın kitabı olan Kur'an-1 azimi kendi çıkarlarına âlet ettiler. Sünnet-i seniyye-i Ahmediyye'yi terkettiler. Bir takım old atler peşine düştuler, sefahate, zulme, hırsa kapıldılar. Oyle ki, âhireti düşünemez oldular. Islâm dini, âdeta bir an'ane haline getirildi, kutsal dinimizi hakkıyle ve kemaliyle tahkik etmediler, taklitte kaldılar. Kur'an-ı kerimin yalnız harfine, savtına, eda ve sedasına ehemmiyet verir oldular. Hattâ, yalnız ölüler için okunur bir kitap haline getirdiler. Ahkâmına ve esrarina nüfuz edemediklerinden ilâhi hükümlere ve sırlara yüz çevirdiler. Heryerde zulüm, yağma, çapulculuk, cehalet ve sefalet hâkim oldu. Gözler, maddeden başka bir şey görmedi. Ehl-i hak bir kenara itildi. Emirler ve âmirler, kendi zulüm ve haksızlıklarına göz yumarak, her yaptıklarını mahz-ı keramet gibi gösteren ve öyle fetva veren sahte âlimleri elüstünde tuttular, dogruyu ve gerçegi söyleyenleri zindanlara attılar, darağaçlarina, cellât kementlerine teslim ettiler. Nurlu birer ilim yuvası olan medreseler, cehalet ve fesat kumkumasına döndü. Edep ve mâ'rifet ögreten tekkeler birer tenbelhane haline geldi.

Ey gönül! Kimlerden kimlere sual, edersin, ehl-i hal oldu pâyimâl;

Fitne-i âlemde erbab-1 kemal, Kalmadı hep semt-i yâre çekildi..

Bunun neticesi olarak, zulümle mâ'murlar viran, kahrile gözyaşı revan oldu. Serhad boylarında, din ve millet düsmanlarına göğüslerini siper eden gazilere yardım edilmedi. San'at ve zenaat ehli hor hakir görüldü. Saraydan idare edilen tüccar halka apaçık ihanete başladı, ihtikâr aldı yürüdü. Halk sahipsiz ve fakir düştü. Saymağa lüzum var mı? Netice ma- Tûm!..

Bu, neden böyle oldu? Çünkü, Kur'an-1 azim-ül-bürhanın cizdigi yoldan inhiraf edildi. Kur'an-ı kerimin emirlerine ve hükümlerine degil, elfazına ve okuyan hafızın sesinin güzelliğine bakılır oldu. O büyük ilâhî kitabın ahkâmından ziyade cildine, tezhibine, kesesinin ziynetine önem verilir oldu. Ahkâm-ı ilâhiyye okunmadı, dinlenmedi, dinlense de anlaşılamadı. Karıncayı öldürmek günah mıdır, değil midir, diyerek şeyh-ül-islâmdan fetva soran devletliler, babalarını, ogullarını, kardeşlerini ve yeğenlerini katletmekten çekinmediler. Bir takım entrikalarla işbaşına gelen fesatçıların sözlerine aldanarak bir çok kahraman, dinine, milletine ve devletine hayırlı hizmetler görebilecek mâ'sum şehzadeler, paşalar, vezirler ve hatta padişahlar cellat kemendine teslim edildiler. Sonunda, devlet çöktü, millet zaafa ugradı, fakat çokmedı. ÇOKmedi ya, babalarının mâ'na tarlasına ektikleri kötü tohumlardan hasıl olan acı meyveleri tattı. Bu çöküntüyü fırsat ve ganimet bilen din ve devlet düşmanları Rumeli'de yıkmadık ocak, yakmadık can bırakmadı. Vahşet öylesine bir hal aldı ki, meselâ Özü kalesinde bir gecede yirmi beş bin kadın, erkek, genç, ihtiyar, çoluk, çocuk, hattâ beşikteki bebekler kılıçtan geçirildi. Ozü katl-i-ammı, Türk milletine ve islâm halkına revâ görülen zulüm, vahşet ve terörün ancak bir tanesidir. Kırım'da ve doksan üç harbinde, balkan harbinde ve nihayet istiklâl savaşında Müslüman -Türk milletine uygulanan vahşet ve dehşet, insanlık tarihinin yüz karasıdır. Bunları ayrı ayrı anlatmağa kalksak ciltler dolar. Din ve devlet düşmanlarının, Müslüman - Türk halkına karşı işledikleri cinayetleri, şen'etleri, dena'etleri tarif ve tavsife imkân ve ihtimal yoktur.

Burada, akla bir soru takılıyor. Biz, bu cinayet ve hakaretlere lâyık ve müstehak mıydık?

Insaf ile düşünelim ve cevap verelim:

Allah korkusu ve peygamber sevgisi silinen kalpler kararır. Kararan kalpler de şeytan evi olur. Bir şeytan evi, şeytan yuvası haline gelen kalbin aza ve cevarihinden Allahu teâlâ'ya karşı küfür ve isyandan, hata ve nisyandan, günah ve zulümden gayrı bir şey zuhura gelmez. Böylesine kararan ve kirlenen kalplerin ve kalıpların çoğunlukta bulunduğu bir ülkeye de elbette gökten belâ ve musibetler yağar. Bu belâ ve musibet türlü türlü zuhura gelir. Kıtlık, hastalık, kuraklık, fitne, ve fesad, kâfir ve zâlim tasallûtu, esaret, felâket, zillet vesaire nev'inden belâ ve musibetler, o ülkede yaşayan salih

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.