Er odur kim, daim Hakka yalvara;
Vasıl-l Hak olur kul vara vara, Her ne ki ararsan Ademde ara, Allem-el-esmâ'dır vücud-u insan..
Buna mukabil, sebeb-i hilkatlerini bilmeyen, nereden gelip nereye gittiklerini, ne için halkolunduklarını anlamakta nasipleri olmayanlar da, dünya ve âhirette merdut olurlar. Dünya hayatında felâketten, sefaletten, rezaletten kurtulamazlar, ahirette de elim bir azaba duçar olurlar. Bu gıbiler dunya hayatında mağrur, zâlim, kinci, hasud, şerir, riyakâr, nifak ve şikak ile malûl bulunduklarından, bu çirkin huyları, kötü sıfatları hasebiyle hem bu fâni âlemde rezil, bâki âlemde de sefil olurlar.
Şu halde, aklım var diyen kişinin ahlâk-ı hamide sahibi olmağa çalışması ve bunun geregini yapmağa alışması lâzımdır. Ahlak-ı hamide, Resül-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem etendimızın getirdıgı dinın temell, ozu ve ozetidır. Ehlullah: (Kur'an-1 azim, âyet âyet edeptir.) buyurmuşlardır. Kendilerini ahlâk-ı hamide ile süsleyen kutlu ve mutlu kişiler hakiki bir müslim ve hâlis bir mü'min olurlar. Onlar, ayırdetmeksizin bütün yaratılanlara kerem ile muamele ederler. Iyilik ve doğruluktan aslâ ayrılmazlar. Kendilerine yapılan kötülük ve haksızlıkları bile bağışlar ve affederler. Hattâ, bu kötülüklere iyilikle mukabele ederler. Çünkü, kendilerine Hak Resûlü olarak seçtikleri, iktida ve ittiba ettikleri, mübarek izinden yürüdükleri, âlemlere rahmet olarak gönderilen Nebiler serveri, veliler önderi, âşıkların ve sadıkların rehberi, âhir zaman peygamberi de böyle davranmışlardır. Netekim, Rabbimiz Kitab-ı keriminde bizlere böyle emr-ü ferman buyurmaktadır:
Ve mâ atd'küm-ür-Resulü fe-huzuhü vo mâ nehâküm anhü fentehu...
El-Haşr:7 Meal-i münifi: Resûl-ü zişân, size her ne verdiyse onu alın ve nehyettiginden de sakının..
Evet, Habib-i edib-i Kibriyâ efendimizin bize verdiklerini, bize öğrettiklerini, bize yapılmasını emrettiklerini seve seve alacağız, almakla da kalmayarak onlarla âmil olacağız ve bunları başımıza tâc, dertli gönüllerimize ilâç bilecegiz ve onun nehyedip yasakladığı her şeyden kaçınacak ve sakınacağız ki, iki cihanda da rahata, saadet ve selâmete erişebilelim.
Kemal-i devlet istersen oku âyât-ı Kur'anı, Ki, her harfin içinde var Niyazi bin dürrü Yektâ..
Unutmayalım ve gaflet etmeyelim ki, Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyat efendimizin sünnet-i seniyyelerine tâbi olmak, Allahu tâlâ'nın kapısından içeri girmektir.
Resûl-ü zişâna ittibâ, Allahu azim-üş-şâna ittibâdır. Resûl-ü müctebâya mâ'rifet, Allahu teâlâ'ya mâ'rifettir. Resûl-ü emcedi sevmek, Allahu teâlâ ve tekaddes hazretlerini sevmektir. Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve selleme, âline, evlâdına, ashabina, velilerine ve ümmetine ihanet, Allahu teâlâ'ya ihanettir. Peygamber-i âli-şâna mârifet, Allahu azim-üş-şânı tanımak için bir kapıdır demiştik. Peygamber-i zişâna âşinalık ise, Allahu teâlâ'yı bilmek, bulmak ve Hakta olmaktır.
Şu halde, ilk ve en önemli iş, bu mâ'rifete vasıl olmak ve hakikat-i muazzamayı Muhammediyyeyi hakkıyle ve lâyıkiyle bilmektir. Bunun içinde iki yol vardır. Her iki yol da,
Allahu tâlâ'nın sevdigi kullarından hidayet nasip ettikleri içindir. Zira, o büyük ve muazzam hakikati anlayabilmek kabiliyet ve istidadı, her kulun idrakine bahşolunmamıştır. Ancak, Rabbimizin hidayet buyurduğu has kulları müstesnâdır.
Bu iki yoldan birincisi kitabîdir ki, aleyh-is-salâtü ves-selâm efendimizin siyerini, hayatını ve tarihini okumak, üstün vasıf ve hasletlerini meziyyet ve hususiyyetlerini, insan ve insanlık için başlı başına bir rehber ve düstur olan ahlâkî faziletlerini incelemek, mübarek ağızlarından vürud eden Hadis-i seriflerini ezberlemek ve bunları şahsî hayatımıza tatbik eylemek, şer'i hükümlerdekı incelikleri en ufak teferruatina kadar ogrenmek ve bellemekle mümkün olur. Bu tetkik ve incelemelerı yapanlar, onun her soyledıgını ve bızzat yaptıgını kendilerine rehber edinirler, bütün sünnetlerine ittibâ ve iktida ederler, eskilerin deyimi ile mübarek ayaklarını nereye basmışlarsa aynı izde yürümeğe çalışırlar. Bu sayede, kalplerinde hakikat-i Muhammediyye ve esrar-1 Ahmediyye gittikçe inkişaf eder. Bu yüce makama erenler, kalplerinde bu inkişafı müşahede edenler, aynı zamanda ilm-i ledünnün zevkine ve hazzına da erişirler ki, Allahu tâlâ'nın lûtüf ve keremiyle her kula bahş ve ihsan buyurulur. Bir Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
men amile bima ya'lemü verrese hüllahü ilme malem ya'lem Bildiği ile amel edene, Allahu teâlâ bilmediği ilimlerin mirasını ihsan buyurur.
Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize bakan, onu görememiştir. Ancak, Hakkın gösterdikleri onu kabiliyet ve istidatları kadar görebilmişlerdir.
Netekim, onu bildiklerini iddia edenler de hakkıyle ve lâyıkıyle bilememişlerdir. Ancak, Allahu azim-üş-şânın bildirdigi kullar onu biraz bilmişlerdir ki, bu kutlu ve mutlu kişiler pek azdır.
Zira, sırrı Muhammediyye'ye kullardan hiç kimse muttali olamamıştır. O sır, ancak âlemlerin Rabbi olan Allahu sübhanehu ve tâlâ'nın ilmiyle bilinir.
Bu itibarla, Resûl-ü zişânı gördüklerini ve anladıklarını
söyleyenler, ancak kendilerine bahş ve ihsan buyurulan ezeli kabiliyet ve istidat ile ve ancak kendi çerçeveleri dahilinde, kendi görüş ve bilişlerini söylemişlerdir. Yoksa, onların Habibullah'ı görüş ve bilişleri hakikat-i Ahmediyye'nin aslını görüş ve biliş değildir. (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecma'iyn..)
Buraya kadar anlatmağa çalıştıklarımızı özetleyelim:
Insanları, meleklerin derecesinden daha yüksek ve daha yüce makamlara yükselten ve yücelten güzel ahlâk olduğu gibi, insanları hayvan derekesine ve hattâ bir bakıma hayvandan da aşağı bir duruma düşüren de çirkin ve kötü ahlâktır.
Insanları melekler kadar, hattâ meleklerden üstün derecelere yükselten ve yücelten güzel ahlâk ise, ahlâk-ı Kur'aniyyedir ki, bu güzel ahlâkın tek ve benzersiz ornegi olan ve (VE NNDKO LE-ALA HULUKIN AZIYM) hitab-ı izzetivle bevar buyurulan Habib-i Hüdâ ve Şefi-i rûz-i ceza efendimizin ahlâkıdır. İşte bu ahlâk ile ahlâklanmak veya hiç değilse ona ahlâk bakımından benzemege özenmek ve çalışmak, ahlâk-ı Kur'aniyye ile ahlâklanmak demek olur.
Allah korusun, bunun zıddı olarak insanları hayvanlaştıran ve hattâ hayvanlardan da aşağı hale düşüren ahlâk ise, Allahu tâlâ'nın sevmediği çirkin ve kötü huylardır ki, şeytanın dahi şeytanlığı ile insanoğlunu iğvâ ve iğfal edip bu çirkin ve kötü hareketi yaptırdıktan sonra:
— Ben, böylesine bir suç işlemek hususunda Allah'tan korkarım! dedigi mezmum fiil ve davranışlardır. Bu kötü huylar, her kimde zâhir olursa, onlar dünya ve ukbâda insanlık şeref ve haysiyetinden mahrum kalır, iki cihanda da hüsrana uğrarlar.
deş:
Ey Hakka tâlip olan ve aklı başında bulunan aziz kar- Vurana vurursan, sövene söversen, döveni döversen, çalandan çalarsan, seni mahrum edeni sen de mahrum edersen, sana zulmedene sen de zulümle mukabelede bulunursan; vuranla, sövenle, dövenle, çalanla, mahrum edenle, zulmedenle ne farkın kalır? Bir merkep seni tepse, sen de onu tepmege kalkışır mısın? Seni tepen merkebe, sen de bir tekme vurursan, merkepten farkın olur mu? Onun dört ayaklı ve senin iki ayaklı olman, seni merkeplikten kurtarır mı? Seni ısıran köpegi, sen de ısırmaga kalkacak olursan, köpekten ne farkın kalır?