Vaktiyle, şeytan aleyh-il-la'ne bir zahidin peşine düşmüş, ama ne yapmış ve etmiş ve ne kadar uğraşmışsa da o zatı baştan çıkaramamış. Allahu teâlâ'ya isyan ettirememişti.
Evet, şeytan düpedüz âciz kalmıştı. Birgün, yine o zâhidi nasıl yoldan çıkarabileceğini düşünür ve tasarlarken, karşısına ihtiyar bir kadın çıktı. Şeytan, kadını görünce sevindi ve ona derdini anlattı. Acuze, kıskıs gülerek:
- Ayol, düşündügün şeye bak! Senin bu istedigini yapar ve o adamı baştan çıkarırsam, bana bir çitt ayakkabı alır mısın? teklifinde bulundu. Şeytanın zaten canına minnetti:
— İstediğinden â'lâsını alırım, diye bu teklifi kabul etti ve aralarında anlaştılar.
Kocakarı, fırsat kollamaga başladı. Bir süre adamcağızı tetkik ve takibettikten sonra, cami-i şeriften dönerken kendi evinin önünden geçtiğini tesbit etti ve derhal plânını tasarladı. Bir gece, o zâtın akşam namazından çıkıp evine döneceği vakti hesapladı ve bahçesinde besledigi tavukları sokaga salıverdi. Biçare adam, kapısının önünden geçerken sahte bir telâşla tavukları kovalıyor ve gûya yakalayamıyormuş gibi yaparak çırpınıyordu. Onu görünce yalvarmağa başladı:
— Oh benim canım evlâdım, şu körolası tavuklar kaçışıyorlar, bir türlü yakalayıp eve sokamıyorum. Ne olursun, Allah rizası için bana yardım et, şunları kümeslerine koyalıma, dedi.
Zâhit, bir Müslüman kardeşine yardımı memnuniyetle kabul etti ve tavukları yakalayarak bahçedeki kümese koydu. Kocakarıda bir dua, bir senâ ki, deme gitsin. Öyle ya, avı artık eline geçmişti. Plânının ikinci ve asıl korkunç bölümünü de uygulamalıydı:
— Allah senden razı olsun yavrum, dedi. Sen, ağzı Kur'- anlı ve göğsü iymanlı bir gence benziyorsun. Kızım içeride hasta yatıyor, ne olur şuncagıza da bir nazar ve dua ediversen, sevaba girersin.
Adamcagızın koltukları kabardı, zühtüne mağrur oldu ve kendisi için hazırlanan korkunç tuzaga düştü ve içeriye girdi.
Ust kata çıktılar ve bir odaya girdiler ki, ne görsün! Hasta filân yok, gayet hesnâ ve müstesnâ bir genç kadın, çeşitli mezelerle donatılmış bir içki sofrasının başında kendisine buyur etmiyor mu? Derhal geri dönmek ve odadan çıkmak istedi ama, o zamana kadar kocakarı oda kapısını kilitlemişti:
— Ey zâhit! diyordu. Bırak zühtü de otur şu sofranın başına, bir kaç kadeh içki iç ve şu dünya güzeliyle hembezm-i visâl ol..
Adamcağız şaşkına dönmüştü:
— Senden ve senin tekliflerinden Allahu teâlâ'ya sığınırım, diyerek irkildi ve geri çekildiyse de, kocakarı son kozunu da oynadı:
— Bir yere kaçamazsın, dedi. Şimdi avaz avaz bağırır, bu adam evime ve kızıma taarruz etti diye bütün mahalle halkını yardıma çağırırım. Düşün bak, rezil olursun. İyisi mi, gel benim dedigimi yap...
O zavallı şaşkın, halka rezil olmaktansa hakka rezil olmayı kabul etti, aklı nefsine mağlûp oldu ve oturup hazırlanan sofrada bir güzel kafayı çekti. Serhoş olunca, bu defa da şehveti galebe etti ve kendisine teslim olmaya çoktan hazır o aşifte ile zinâ suçunu da irtikâp etti.
Bir ömür boyu içkinin ve zinânın haram olduğuna tam bir itikad ile iyman eden o biçare, böyle bir tuzağa düşünce bir kaç kadeh şarabın verdiği serhoşlukla, sanki aklını yitirmiş, Rabbini ve Rabbinin emirlerini unutuvermişti. Kıyamet günü uğrayacağı felâket ve rezaleti düşünememiş, halkın ne diveceğinden korkmuş, Rabbinin itabını aklına getirememişti.
Bu kadarla kalsa neyse ne!.. Serhoşluğun ve şehvetin verdiği aşırı heyecan içinde kıvranırken, bir kundak çocugunun vıyaklamasını duymuştu. Yavrucak, sanki gözleri önünde işlenilen bu agır günahlara feryat ediyor, acı acı ağlıyordu. Yanındaki kadın, çocuğuna bakmak üzere ayrılmak isteyince büsbütün gözleri dönmüş, öylesine öfkelenmiş, öyle hırslanmıştı ki, azgın bir hayvan gibi ne yaptığını farkedemeyecek şu'ursuzluk içinde zevkine engel olan o mâ'sum çocuğu kaptıgı gibi yere çalmış ve öldürmüştü. Artık olan olmuş ve ok yaydan çıkmıştı. Insan, bir bataklığa saplanmaya görsün, her kımıldanışında biraz daha batar ve sonunda mutlâka helâk olur. Bizim zâhit de böyle olmuştu. Suç üstüne suç işliyordu.
Günah üstüne başka bir günah irtikâp ediyordu.
Ayılıp kendisine geldigi zaman, ellerine kelepçe takılmış olduğu halde bir karakolun nezarethanesinde idi. Orada gerekli muamele yapılmış, dosya tamamlanmış ve kendisi mahfuzen ve mevcuden adalet huzuruna gönderilmişti. Hâkimler, olayı incelemişler, şahitleri dinlemişler ve neticede ölüm cezasıyla cezalandırılmasına hüküm vermişlerdi. Eve ve ırza tecavüz, mâ'sum bir çocuğu öldürmek gibi ağır bir suç işlemişti.
Haktan korkup çekinmeyerek, halktan korkan ve çekinen, Rabbinden hayâ etmeyerek kullardan hayâ eden bu gafil, sonunda korktuğuna uğramış, yalnız dünyada rezil olmakla da kalmamış, âhirette zelil ve sefil olmağa bizzat kendisini mahkûm etmişti.
Şeytanın ağzı kulaklarına varıyordu, muradına ermişti.
Fakat, kendi hesabına o biçare zâhidi baştan ve yoldan çıkartan kocakarıdan gözü öylesine yılmıştı ki, ona vâ'dettiği ayakkabıları getirdigi zaman yanına yaklaşmaya cesaret edememiş ve mükalat olarak verecegi ayakkabıları bır sırıgın ucuna takarak uzaktan takdim etmişti. Yani, şeytan aleyh-il-lâ'- ne bile, insan şeytanından Hakka sığınmıştı.
Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri, insana pek büyük kabiliyetler ve selâhiyetler bahş ve ihsan buyurmuştur. Yerler, gökler, denizler ve bunların içinde bulunan herşey izn-i ilâhî ile insanoğluna müsehhar kılınmıştır. Gözle görünen veya görünmeyen, akılla bilinen veya bilinmeyen herşey, ama herşey insanoğlunun emrinde ve hizmetindedir.
Ancak, hilkatte yani fâtihası temiz ve hayırlı olanın, hatemesi ve âkibeti de hayırlı olacağından bu meleke ile mütelezziz olanlar sebeb-i hilkatlerini bilirler, bu dünya âlemine ne için gönderilmiş olduklarını öğrenirler, vatan-ı aslilerini bilir ve özlerler, bu bilinçle Rabbini de bilirler, Rabbini bulurlar,
Rabbinde olurlar. Allah azze ve celle, işte böylelerine (KU- LUM..) der ve onlar bu kulluk makamında sultan olurlar ki, ruhları â'lâyı illiyini, başka bir tâbirle vatan-ı akdesini arzuladığından bu kutlu ve mutlu kişilerin ruh-u insanileri vücutta, can kuşu ten kafesinde hapsolunmuş gibidir. Tıpkı, kafese kapatılan bir kuşun çırpınarak geldiği yere kanat açabilmek için kendisini kafesin tellerine vurması gibi, onlar da vatan-1 aslileri olan Makam-ı Mahmud'a tâlip ve âlem-i ulviye visale râgıp olurlar. Bu sebeple, fâni vücutta kaldıkları müddetçe, hilkatleri icabı daima Hakkın rizası olan fiil ve hareketlere meylederler. Bu maksatla, her zaman ve her yerde mahlükata hizmet, iyilik ve yardım için çalışırlar. Allah'ın kullarına iyiliği ve ihsanı anlatır ve tattırırlar, daima hakkı ve sabrı tavsiye ederler. Zira, kendileri de hak ve sabırla ahlâklanmışlardır. Her hal-ü kârda, Hakkın riza ve cemalini gözler, ilâhî tecellileri özler ve füyuzât-ı Rabbaniyyeyi temaşa ederler. Bilirler, bilmekle de kalmaz bulurlar, bulmakla da yetinmez olurlar ve elbette fi-mak'adı sıdka varırlar.