Vaktiyle, dinini hakkıyle ve lâyıkıyle bilmeyen ve kendisini Müslüman zanneden cahil bir yeniçeri, bir ramazan günü nasıl olmuşsa oruç tutmuş. Ne var ki, oruç da başına vurmuş ve vakit geçirmek için yatmaga karar vermiş ve yatağına girmiş. Tam bu sırada, bir eskici yahudi mahalle aralarindan:
— Eskiler alıyorum!.. âvazeleriyle geçmez mi?
Eskici deyince aklıma geldi, söylemeden geçemeyeceğim.
Benim çocuklugumda mahalle aralarından eski toplayanların hepsi yahudilerdi. Oysa, şimdi bu işi Türk kardeşlerimiz yapıyorlar. Zira, azınlıklar yurdumuzda öylesine bir refaha erişmişlerdir ki, artık yahudiler bile eskicilik yapmaya tenezzül etmiyorlar. Onların çoğu, şimdi büyük birer fabrikatör ve iş adamı oluvermişlerdir. Halbuki, dış ülkelerde yaşayan ve çalışan Müslüman - Türkler çöpçülük ediyorlar. Bir Avrupa gezisinden dönüşte, Bulgaristan'dan geçerken başları beyaz örtülü nur yüzlü Türk kızlarının sokaklardan çöp topladıklarını gözlerimle gördüm. Gayr-i ihtiyari yanlarına yaklaştım, vaktiyle serhat boylarında Türkün zafer destanlarını yazan bu şehit ve gazi torunlarıyla tanışıp konuşmak istedim.
— A be agacığım sen Türk müsün? diye sordular. Türk ve Müslüman olduğumu söyledim ve kendilerine yanımda bulunan çukulatalardan ikram etmek istedim.
— Sen yere atıyormuş gibi yap, biz oradan alırız, dediler ve gizlemeğe muvaffak olamadıkları bir korku ve heyecanla yere bıraktığım çukulataları alıp sakladılar. Bizimle açıkça konuşmaktan bile çekinir bir halleri vardı. Türkiye'ye dönmekte bulunduğumuzu ögrenince boyunlarını büktüler ve lisan-1 hal ile:
— Bizi ne zaman alacak veya kurtaracaksınız? der gibi bir hal takındılar. Tam bu sırada, bir Bulgar yanımıza geldi ve onları azarlayarak yanımızdan uzaklaştırdı. Biz, ayrılırken o Bulgarın kendilerine hakaret edercesine bağırıp çağırdığına şahit olduk.
Yol boyu kendi kendime düşünüyor ve mırıldanıyordum:
— Ey koca şanlı Türk! Ey, bir zamanlar dört kıt'aya hükmeden ve gittigi her yere hakkı, hakikati ve adaleti götüren asil millet! Seni bu hallere kimler düşürdü?
Içimden bu asil milleti bu hallere düşürenlere lânetler ve şanlı atalarımızın aziz ruhlarına Fatiha'lar okuyarak gözyaşlarımla oradan ayrıldığımı hâlâ içim sızlayarak hatırlarım.
Bulgaristan'dan Istanbul'a dönünceye kadar, boğazıma bir şeyler dügümlenmiş ve âdeta bana nefes aldırmayan bir acı ve kırıklık hissetmiştim.
Itiraf ederim ki, zâlimler elinde esir durumunda bulunan ırkdaşlarımı ve din kardeşlerimi hatırladıkça hâlâ gözyaşlarımı tutamam. Inanınız ki, bu satırları yazarken de yine ağlıyorum aziz okuyucularım. Gözünden yaş geliyorsa sen de ağla…. Elimiz ermiyor, gücümüz yetmiyor ve bize ancak ağlamak düşüyor.
Her ne hal ise, sözü yine uzattık: Evet, eskici yahudi mahalle aralarında avaz avaz haykırarak dolaşıyormuş:
— Eskiler alıyorum!..
Yeniçeri, onun bağırmasıyla uyanmış, saate uzanmış ve bakmış ki, akşama daha dört saat kadar vakit var. Oruç ve uyku başına vurmuş olacak ki, hışımla kapıya koşmuş ve kükremiş:
— Ulan çifit!.. Bir daha bu mahalleden geçersen seni gebertirim, yıkıl karşımdan.… Eskici yahudi, hilkati ve cibilliyeti iktizası aşağıdan almis:
— Bi daa yeçmem be agam, baş ustune, diye gerdan kırip savuşmuş.
Olacak bu ya; bizim yeniçeri ertesi gün bir ahbabına gitmiş ve yine oruç başına vurunca, şöyle bir uzanmak için ev sahibinden ruhsat istemiş ve yatmış. Eskici yahudi, yeniçeriden gözdagı aldıgı için gerçekten mahalleyi degiştirmiş ama, ne bilsin ki hasm-ı canı oradadır. Başlamış bağırmağa:
— Eskiler alıyorum!..
Yeniçeri, dehşetle irkilmiş ve uyku sersemligiyle kılıcını kaptığı gibi kapıya fırlamış ve eskici yahudinin yakasına yapışmış.
— Ben sana avaz avaz bağırır ve beni uyandırırsan, seni gebertirim demedim miydi?
Yahudi, bu hiç beklenmedik karşılaşmadan şaşırmış ve fıtrî zekâsıyla yakasını kurtarabilmek için kendisini şöyle savunmuş:
— Kızma be ağam! Sen bana öbür mahalleden bir daha geçme dedin, ben de mahalleyi değiştirdim, buralara geldim.
Ama senin burada olduğunu nereden bilebilirdim? Mademki böyledir, bir daha bu mahalleden de geçmem, geçersem ayaklarım kırılsın, gözlerim önüme aksın, gibi yeminlerle temin ve teskın etmege çalışmış. fakat, uyku ve oruç başına vuran yeniçerı, bütün yalvarmalarına ragmen onu tartaklıyor ve hırpalıyormuş. Bir aralık, hırsını alamamış, bir vuruşta eskici yahudiyi yere düşürmüş ve kılıcını onun gırtlağına dayamış:
— Ben onu bunu bilmem, diye diretmiş. Şimdi Müslüman olacaksın!
Gırtlağında kılıcın keskinligini hisseden eskici yahudi, işin şakaya gelir tarafı olmadıgını anlamış ve hemen teslim olmuş:
— Peki be agam, baş ustune, emret Müslüman olayım..
Yeniçeri, buna memnun olmuş:
— Hah şoyle, demiş, şimdi tamam..
‘ahudı yattıg' yerden sormuş:
— Oyle ise Müslüman olmak için ne söyleyim?
Yeniçeri, kılıcını yahudinin gırtlağından çekmiş, bir süre ensesini kaşımış, düşünmüş, taşınmış ve sonunda:
— Vallahi Müslüman olmak için bir şey söylüyorlar ama, onu ben de bilmiyorum, demek zorunda kalmış.
Yahudi, bilmediğin bir şeye beni nasıl zorluyorsun, demek ister gibi yutkunmuş ama, korkudan bunu da yutmuş, çaresizlik içinde yüzüne bakıp dururken yeniçeri teklif etmis:
— Haydi kalk, müftüye gidelim, demiş. O ne söylenecegini bilir.
Bu hikâyemizi yadırgayanlar bulunabilir. Fakat, insat ile düşünülecek olursa gerçek payı büyüktür. Çoğumuzun din konusunda bildiklerimiz, bu yeniçeriden üstün ve fazla değildir. Islâmın ve iymanın şartlarını tam ve eksiksiz sayabilecek gençler ne yazıkki azınlıktadır. Ef'al-i mükellifiyni, edille-i şer'iyyeyi bir yakınınıza sorun bakalım cevap alabilecek misiniz? Hattâ, namaza ve cemaate devam ettikleri halde abdestin ve namazın farzlarını, vâciplerini ve sünnetlerini tam ve eksiksiz söyleyebilecek kaç kişi çıkar?
Böyle Müslümanlık olmaz kardeşlerim! Bel kemiğinin zorlamasıyla, şehvanî arzularının baskısıyla elin kızını al, muttu elendının karşısına gotur, kelıme-1 şehadetı telkın ettır, kendısıne bır de Musluman ısmı vererek sıcıline tescıl ettir, ondan sonra ne cami ne mescit, ne namaz ne niyaz, ne gusül ne abdest, Müslüman mı Müslüman!... Ne olmuş, Mariya Meryem olmuş, nüfus kütüğüne de dini hanesine İSLÂM diye kaydolunmuş o kadar...
Efendiler!
Dinimiz, tevhid dinidir. Islâm dini, Allahu tâlâ'nın razı olduğu dindir. Yerlerin ve göklerin, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen âlemlerin Rabbi ve mürebbisi indinde din olarak yalnız bu din vardır. Islâmdan gayri din arayan dinsiz kalır ve her kim islâmın haricinde bir dinle huzur-u ilâhiyye varırsa, din olarak kabul buyurulmaz. Hz. Musa aleyhisselâma verilen Tevrat'ın, Hz. Davud aleyhisselâma verilen Zebur'un, Hz. İsa aleyhisselâma verilen Incil'in, diğer yüz sahifenin özü ve özeti Kur'an-ı azim-ül-bürhandır. Biz Müslümanlar, Allahu azim-üş-şânı tevhid eder, onun varlığına ve birligine iymandan sonra onun meleklerine, inzal buyurduğu kitaplarına, peygamberlerine de inanırız. Resûl-ü zişân aleyhi ve âlihi salâvatullah-il Mennân efendimiz hazretlerinin, Allahu teâlâ tarafından gönderilen bütün peygamberlerin efdali ve sonuncusu, Kur'an-ı azim-üş-şânın da yine Allahu teâlâ tarafından gönderilen suhufların ve kitapların efdali ve sonuncusu oldugunu dilimizle ikrar, kalbimizle tasdik eder ve bu iyman ve itikadımızı da yine Cenab-ı hakkın lûtfen ve merhameten yapılmasını irade ve ferman buyurduğu ibadet ve tâ'atlerimizle isbata çalışırız.