Bugünkü Yunanistan toprakları sınırlarımız içinde bulunduğu devirlerde, Yeni şehir valisi güreş müsabakaları tertip eder, meşhur pehlivanları er meydanında karşılaştırırmış.
Ata yadigârı bir Türk sporu olan güreşleri seyreden Ismail Gelenbevi hoca, valiye:
— Asıl pehlivanlık, kefeni topraga vermemektir, der. Vali, hocanın bu sözlerine hiçbir mâna veremez.
Ismail Gelenbevi hoca, o günlerden birisinde ecel şerbetini ıçer ve dünyadan göçer. Kendisini şehir mezarlığına defnederler. Aradan yıllar geçer, mezarlıgın bulundugu sahadan bir yol geçirileceği için, diğerleri meyanında nakl-i kubur maksadiyle hoca merhumun da kabri açılır ve hoca efendinin kefeni ile daha yeni gömülmüş gibi ter-ü taze yatmakta bulunduğu görülür. Vali, güreş seyrederlerken hocanın ne demek istedigini, ancak o zaman anlar. Ismail Gelenbevi hocanın gerçekten kefeni topraga vermeyen sayılı pehlivanlardan olduğunu farkeder.
Esrar-ı ilâhi ey dil-i şeydâ, Aşk ile bakılsa, yamıklardadır;
Kayd-ı ukbâ olup terk-i mâ-sivâ, Ezel ikrar veren sadıklardadır..
Nakd-i canın eyle canâna telef, Kûy-i visalinde bula bin şeref, Bil ki lâ-mekândır bâb-ı MEN AREF O bâbın miftahı âşıklardadır...
Bu zevat-ı âlişanın eriştikleri bu makamlar da islâmın ni'metlerindendir. Şeref-i islâm ile müşerref olmayı, cana minnet bilip her nefes şükretmelerindendir. Islâma şükür, onun adâb ve erkânina riayet, ibadet ve tâ'at ile olur. Bu büyük ni'metin şükrünü bilmeyenler, ne yazık ki sonunda bu ni'metten mahrum kalırlar.
Ey âşık-ı sadık!
Ne kadar uzun yaşarsan yaşa, bir gün ölecek, sevdiklerinden ayrılacaksın.
Niçin küfran eder insan, Hudâ ni'met verir iken;
Utanmadan isyan eder, kamuyu ol görür iken;
Basiret gözü çün â'ma, ölümünü bilmez aslâ;
Kavim, kardeş, ana, ata; görür kabre gider iken...
Ne ile âmil olursan ol onu bulacak, itaatından dolayı mükâfatlandırılacak, isyanından ötürü cezalandırılacaksın. Her ölenin defter-i â'mali kapanır. Sen, ebedi yaşamak istiyorsan, defter-i â'malinin hayırlar bölümü kapanmasın diyorsan, Allahu tealâ'nın sana bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlere şükrünü eda et!
... Zengin isen; okul, câmi, köprü, yol, çeşme, kuyu yaptır, ağaç diktir, talebe okut, fakir öğrencilere yardımda bulun, yetimi, öksüzü sevindir, açı doyur, çıplağı giydir.
Bunları yapabildin mi? İyi bil ki, bıraktığın hayırlı eser dünyada durdukça defter-i â'malin kapanmayacaktır. Böylece, hem Tanrı'nın sana verdiği ni'metlerin şükrünü edâ etmiş, hem de dünya ve âhiret ni'metlerini çoğaltmış olursun. Sevdiklerinden ayrılmak istemiyorsan, iyiyi ve iyileri sev ki, kişi sevdiği ile beraberdir. Onlar için ayrılık yoktur. Iyilik yap, iyi işler gör ki, onunla mükâfatlandırılasın ve ebedi saadete eresın Ey âşık-i sadık!
Aşkında gerçekten sadıklardan isen, iyi bil ki zekâtını ve sadakasını vermeyen, nezrini yerine getirmeyen, fakirlerden yardımını esirgeyen zengin diliyle her ne kadar (ŞÜKÜR YA RABBI!) dese de, kendisine bahş ve ihsan buyurulan ni'metlere şükretmiş olmaz, olamaz. Belki, Allahü tealâ'yı zikretmiş olur. Hakkın, kendisine ihsan buyurduğu bu zenginlik ni'metine tamamiyle ve hakkiyle şükretmesi için fiilen ve lisanen, yani eliyle ve diliyle şükretmek gerektir ki, zekâtını ve sadakasını vermek, adağını yerine getirmek, muhtaç olana Allah rızası için borç vermek, fakirlere, zayiflara, dullara, yetimlere, öksüzlere yardım etmek, hayır ve hasenatta bulunmak ve bunları yaparken de bu gibi hayırları işleyebilmesi için kendisine servet ve imkân veren Rabbine diliyle de hamd-ü senâ etmektir.
Her zengin, doguştan zengin midir? Böylesi, içinde yaşadığımız toplumda kaç tane çıkar? Şu halde, geçmişteki hallerimizi gözönüne getirelim, bir zamanlar kendimizin de fakir ve muhtaç olduğumuzu hatırlayalım ve bizi o fakirlikten hu zenginlige ulaştıran Rabbimize hamd ve şükredelim. Bize zenginlik ni'metini bahş ve ihsan buyuran Rabbimizin emirlerine uyalım, onun rizası için açları, muhtaçları, fakirleri, yoksulları koruyup kollayalım, doyuralım, talebe okutalım.
Haberlerde gelmiştir ki, (Dünya) alimlerin ilmi, devlet ve milleti idare edenlerin adaleti, zenginlerin comertliği ve fakirlerin duası oldukça kıyamet kopmayacaktır.
Alim, ilmi ile âmil olursa, devlet ve milleti idare edenler hak ve adalet üzre bulunursa, zenginde cömertlik ve fakirde sabır, kanaat ve dua eksilmezse dünyanın üstü, altından hayırlıdır. Bunun zıddı olarak âlim ilmi âmil olmaz, devlet ve milleti idare edenler hak ve adalet üzre bulunmaz, zenginlerde cömertlik ve fakirlerde sabır, kanaat ve dua kalmazsa o zaman da dünyanın altı üstünden yani ölmek, yaşamaktan daha hayırlıdır.
Alemlerin sultanı Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz cömertligi, cennet ağaçlarından bir ağaca benzetmişlerdir. Cömertlik, dalları dünyaya doğru sarkmış ve uzanmış bir cennet ağacıdır, buyuruyorlar. Herhangi bir kimse, onun dallarından herhangi birisine tutunursa, o dal onu cennete çeker.
Tamahkârlık da cehennemde yetişen bir agaçtır ki, onun da dal ve budakları dünyaya sarkmış ve uzanmıştır. Her kim, bu dallardan birisine tutunursa, onu cehenneme yani ateşe çeker.
Şükürsüz zenginin, dünyada fakir hayatı yaşayacağını ve âhirette de kendisinden zenginliğinin hesabının sorulacağını
Hz. Sıddıyk-ı Ekber radıyallahu anh efendimiz rivayet buyurmuşlardır.
Bir gerçek daha var:
Vermek, yediğinden yedirmek, kendisinden muhtaç olana yardım eli uzatmak yalnız servet sahibi zenginlere mahsus ve münhasır da değildir. Mü'min, neye sahip bulunuyorsa, elinde bulunan o ni'metten Allah yolunda verecek, Allah riza- s1 içın yedırecek ve muntaç olanlara yardımda bulunacaktır.
Gerçek mü'minin sıfatı ve işareti budur. Verecek veya yedirecek bir şeyi bulunmazsa, bu takdirde bedenen yardımda bulunmak gerektir. Yaşlı ve hastalıklı birisinin ağırca yükünü taşıyıvermek, gözleri görmeyen bir din kardeşini caddede karşıdan karşıya geçirmek, bir mâ'suma yapılan tecavüzü önlemek gibi bedenen yapılacak yardımlar da, vücut şükrünü edâ etmektir.
Bir daha özetleyelim:
Demek ki, dünya ile ilgili hususlarda kendimizden daha aşağı durumda bulunanlara, âhiretle ilgili hususlarda ise kendimizden daha üstün durumda bulunanlara bakacağız, Rabbimizin verdiklerine kanaat edeceğiz ve bu ni'mete mazhar olabildigimiz için her nefes şükredecegiz.
Aslında, Şâkir ve meşkûr Allahu tealâ'dır. Biz, Allahu azim-üş-şâna her ne için şükretsek, bu şükrümüzün Rabbimize faydası yoktur. Kaldı ki, Allahu tâlâ'nın bize bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlere tam mânasıyla ve hakkiyle şükretmek muhaldir. Bu ni'metlere şükredebilmenin imkânsızlıginı anlamak asıl şükürdür.
Hz. Musa ve Davut aleyhimüsselâm bir münâcatlarında,
— Ya Rab! Senin bize bahş ve ihsan buyurduğun ni'metlere, biz nasıl şükredebiliriz ki, buna hiçbir mahlûk muktedir degildir. Zira, bize bahş ve ihsan buyurduğun her ni'met için şükrettigimizde, onları ziyade kılıyorsun ve her ziyade kıldıgın ni'met için sana ayrıca şükretmek üzerimize vacip oluyor.