Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Dıye't-ül-Kelbi, büyük ve kalabalık bir kabile reisiydi. — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 1 · s. 23

Dıye't-ül-Kelbi, büyük ve kalabalık bir kabile reisiydi.

Zaten ve hılkaten çok güzel ve yakışıklı olan bu zatın iymanını aleyhissalâtü vesselâın efendimiz çok arzu eder ve Rabbil-âlemiyne müşârünileyhin hidayeti için tazarrû ve niyazda bulunurdu. Bilindiği gibi, yüzleri güzel olanların kalpleri de güzel olur. Yüz, kalbin aynasıdır. Bütün Enbiyâ-i izâm hazeratı güzel yüzlü idiler. Allah azze ve celle de güzeldir ve güzeli sever. Yüzleri güzel olduğu halde, fi'illeri çirkin olanların bu halleri ekseriya hilkatleri icabı olmayıp, içinde yaşadıkları cemiyetin kötü ahlâklarını örnek almalarından ileri gelir. Bu bakımdan, ahlâk telâkkisi sâridir. Cenab-ı fahr-i risalet efendimizin duaları berekâtiyle bir çok kimseler iymana gelmişlerdir. Bunlardan en önemlileri Faruk-u ekber Ömer ibn-il Hattâb ile bu kıssada adı geçen Dıhye't-ül-Kelbî'dir.

Evet, bu zat-1 şerif o kadar güzel idi ki, şeref-i iyman ile müşerref olduktan sonra, Cebrail aleyhisselâm insan şeklinde huzur-u Resülüllaha ekseriya Dıhye't-ül-Kelbî hüviyetinde gelirmiş. Bir gün, mecliste Dıhye't-ül-Kelbî şeklinde iki zatın görünüvermesi, ashab-ı kirâma bu işin sırrını çözmek imkânını vermiştir. Söz konusu edeceğimiz Dıhye't-ül-Kelbi işte böyle bir zattır.

Resûl-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bir gün yine bu zatın şeref-i iyman ile müşerref olması hususunda Rabbine niyazda bulunurken, Cibril-i emin nâzil olmuş ve:

— Yâ Resûlallah! demiş. Dualarınız, ind-i ilâhîde müstecâb oldu. Kader yerini buldu. Dıhye't-ül-Kelbi, şu ânda iymanını izhar ve ikrar maksadiyle huzur-u risaletpenâhilerine gelmektedir.

Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, Cebrail aleyhisselâmın bu haberi üzerine fevkalâde mesrur olmuşlar ve tam bu sırada da, Dıhye huzur-u nebeviyye girerek:

— Yâ Resûlallah! Bana iyman telkin buyur, niyazında bulunmuştur. Efendimiz, hâkipayına yüz süren Dıhye'yi elinden tutarak yerden kaldırmış ve mübarek sırtından ridâsını çıkararak yere sermiş ve misafirini onun üzerine oturtmuştur. Kendisine, son derece iltifat buyurarak taltif ve kelime-i şehadeti telkin eylemişlerdir. Dıye't-ül-Kelbi, kelime-i şehadeti getirince bütün şekaveti, bir ânda saadete tebeddül etmiş, şirk ve küfrile daralan sadrı inşiraha kavuşmuş, katı kalbine merhamet dolmuş ve bir ânda Hazret-i Dihye't-ül-Kelbi radıyallahu anh olmuştur.

Ne var ki, aynı ânda hazır bulunanları hayretlere düşüren bir hal zuhur etmiştir. Kelime-i şehadetle islâma dahil, ebedî saadet ve selâmete nail olan Dihye't-ül-Kelbi'nin zaptına muvaffak olamadığı teessür ve heyecanla hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladığı görülmüştür. O kadar ağlamıştır ki, gözyaşları üzerinde oturduğu mübarek ridâ-i Nebiyyi ıslatmıştır.

Acaba, Dıhye neden ağlamaktadır? Olacak şey değil ya;

yoksa atalarının bâtıl inanışlarını bırakıp iyman ve islâm ile müşerref olmak ona zor mu gelmiştir? Büyük ve kalabalıli bir kabilenin şeyhi olarak, kavmi ve kabilesi üzerindeki nüfuz ve itibarının sarsılacağından, herkese bunu nasıl izah edeceğinden mi tasalanmaktadır? Kendisini, artık sevip saymayacaklarından, dinini değiştirdiğinden dolayı hor bakacaklarından mı kaygulanmaktadır? Bu hal, onun kibirine mi dokunmuş ve gururunu mu kırmıştır? Acaba, pişman mı olmuştur? Öyle ya; ulu bir kabile reisi olarak bütün dünya nimetlerini ayak altına alıp, hakkı kabul etmesi, elbette her kişinin kârı ve harcı degildir. Evet, Dihye neden aglamaktadır?

Böyle düşünenleri, haklı olarak şüphe ve tereddüde düşenleri sakın kınamayınız! Tarih boyunca, kendileri iyman edip, ibadet ve tâ'atte bulundukları halde, bulundukları mevki ve makamlardan ve yakınlarının kendilerini levmetmelerinden korkan kimseler görülmemiş midir? Hele, asrımızda. (Görenler ne derler?) kaygusu ile analarının ve babalarının cenaze namazlarına iştirak etmeyenler görülmedi mi.

Bir husus daha var: Fira'un, Hazret-i Musa aleyhisselâma belki iyman edecekti. Ancak, işgal ettiği hükümdarlık makamı ve bundan ileri gelen kibir ve gururu, onu en büyük lûtf-u ilahiden, ebedi saadet ve selâmetten mahrum birakmamış mıdır? Kaldı ki; makam hırsı, kibir, gurur, mal, mülk, mevki ve ikbal bir çoklarının ebedî saadet ve selâmetlerine engel olmamış mıdır? O makam, o kibir, o gurur, o mai mülk, o mevki ve ikbal, çogunun ebedî dert ve felâketine yol açmamış mıdır! Bu soruları, yüzlerce, hattâ binlerce çogaltmak mumkundur. Şu gerçegı kabul etmek gerekır kı, butün bunların zıddı olarak makam, mevki, ikbal, mal ve mülk sahibi oldukları halde. hakkı kabul edenler de, dünyada ve âhirette necata kavuşmuşlardır. Demek ki, bütün suç ve kahahat, mevki ve makamda, malda ve mülkte değildir. Asıl hüner, bunlara sahip bulunanların mevki ve makamlarını, mal ve mülklerini yerinde, hak rizasına uygun ve kelimenin tam mânasıyla iyi kullanabilmeleridir. Bu bakımdan, gururluya karşı gururlanmak, kibirliye karşı kibirlenmek sadakadır.

Mütevazi kimselere karşı kibir ve gurur ise, denaat ve bayağılıktır.

Evet; mal, mülk, para, mevki, makam, masa, kasa, kese, sahibi olmak, suç ve kabahat degildir. Belki, bunları kötüye kullanmak büyük kabahat ve azim bir günahtır. Yukarıda da, bilvesile kayıt ve işaret ettiğimiz gibi bütün bu dünya nimetlerini, birer âhiret nimeti haline getirmek ve o yönde kullanmak, aklın ve şer'in emrettiği önemli bir mes'eledir.

Her ne hal ise; biz hikâyemize devam edelim:

Dıhye't-ül-Kelbi'nin iymanından sonra ağlamasının, o mecliste hazır bulunan zevat-ı zevil-ihtiram tarafından yanlış yorumlanmasını önlemek ve gerçegi açıklayarak kendisini su-i-zandan koruyup kurtarmak için mefhar-i beni Âdem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, işe müdahele etmek zorunluğunu duydular ve hâzıruna tercüman olarak, ağlamasının sebebini sordular. Böylelikle, hem Dıye'nin neden müteessir oldugu anlaşılacak, hem de mecliste hazır bulunanlar yanlış fikirlere zâhip olmaktan ve azim bir günah olan su-i-zandan kurtulacaklardı.

— Yâ Dıhye! buyurdular. Neden ağlıyorsun? Şeref-i iyman ile müşerref olduğundan ötürü ağladığını sanmıyorum.

Şu halde, bunun sebebi nedir, bize açıklar mısın?

Dıhye't-ül-Kelbi, hıçkırıklarını teskine çalışarak cevap verdi:

— Yâ Resülallah! dedi. Hâşâ, iyman ettigimden dolay!

ağlar mıyım? Zât-ı risaletpenahileri, benim diğer kavim ve kabileler ve bunların reisleri indindeki mevki ve izzetimin ni celiğini pek âlâ bilirsiniz. Huzur-u devletinizde şeref-i iymanla müşerref oluncaya dek, yetmiş tane kız evlâdımı öldürerek ellerimle toprağa verdim. Zira, hiç kimsenin çıkıp da: (Falanca, Diye'nin damadıdır..) (Filânca, Dıhye'nin kızının kocasıdır...) demesini o zamanlar gururuma yediremiyordum.

Hidayet nasip olarak, duanız berekâtıyla iymana geldikten sonra, birden aklıma işlediğim bu denaat ve cinayetlerle, irtikâbettiğim diğer kötülük ve mâ'siyyetleri hatırladım. Bunlara nâdim oldum, pişman oldum ve ondan aglamaga başladım.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.