Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Iki koç döğüşüyor ve onların bu döğüşlerini bir çalılığın ar. — 3. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 3 · s. 685

— Sizler, ivmandan sonra kâfir mi oldunuz? Işlediğiniz cinayetlerden dolayı haydi tadın azabı bakalım, diyecekler ve bu müfsitleri cehenneme sevkedeceklerdir.

Hiç şüphe yoktur ki, bu gibiler iymansız göçeceklerdir.

Aksi takdirde, kendi inancıyla hemhal olmuş bir hıristiyanın veya yahudinin ne suçu var? Onlar için de iyman temenni edilebilir mi? Tabiatiyle edilemez.. Şu halde, islâmın tevhidini bozanlarda iyman ile göçmezler, göçmeyeceklerdir. Esasen.

böyleleri iyman etmemiş, iymanlı gibi görünmüşlerdir, ki kelimenin tam mânasıyla münafıktırlar.

Resûl aleyhisselâmın: (Ihtilâfı ümmetiy Rahmetün...) Hadis-i şerifi; islâmı parçalamak, ibadullahı birbirine düşürmek mânasına degildir. Burada kasdolunan ihtilât, yapıcı tenkitler mânasındadır ki, bir hak hususunda o hakkın yerine getirilmesi için iyiniyyetle yapılan ihtilâftır. Müçtehidiyn-i kiramın, dini meselelerde kitaptan ve sünnetten istinbat ederek anladıkları ile içtihat etmeleridir. Yoksa, maazallah islâmı birbirine düşman ederek zaafa uğratan ihtilâf elbette rahmet olamaz.

Belki, aynı azaptır. Bu hadis-i şerif vârit olmasaydı, hiç bir imam Kur'an'dan ve sünnetten içtihat etmege cesaret edemezdi. Içtihat eden âlimler, hiç şüphe yoktur ki, bu hadis-i şerifi biliyorlardı. Aralarında, tamamiyle hüsnü niyyete makrun içtihat ihtilâfları, tabiatiyle ümmet için rahmettir. Çünkü, hak imamların içtihatları şahsi ve indi olmayıp, her birisinin içtihadına sebep, Kur'an-ı kerim'den ve hadis-i Nebiden istihraç ettikleri meselelerdir ve hepsi de haktır, gerçektir. Her hak müçtehidin, içtihadını teyit eden meselelerde, Resûl aleyhisselâmın ef'al ve ahvalini haber veren bir sahabe vardır. Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin her hali, her kavli, her fiili, her hareketi tesbit edilmiş, yalnız karpuzu nasıl kestikleri tesbit edilememiştir. Bu yüzden, Imam-ı Mâlik Peygamber-i zişânın sünnet-i seniyyesine muhalefet edebileceği endişesiyle karpuz kesip yememiştir. Müçtehidiyn-i kiram dediğimiz imamlar, sünnet-i Nebeviyyeye bu kadara varıncaya kadar dikkat ve riayet etmişlerdir. Mezhep imamlarını, cami veya mescit imamı zannedenler çok yanlış bir düşünceye saplanmış olurlar.

Mezheplere başbuğ olan bu imamların her biri, birer ilim deryasıdır. Meselâ, islâm hukuku denilince, akla ilk gelen isim Imam-ı â'zam hazretleridir.

Büyük ve ünlü kumandanların bir çoğu, bu imamların içtihatları ile cihatlara girişmiş, ülkeler hattâ kıt'alar fethederek nur-u islâmı o ülke ve kıt'alara ulaştırmışlardır. Sen ve ben, aile ve çocuklarımızın her türlü ihtiyaçlarını karşılamaga çalıştığımız, elbiselerini ve rızıklarını temin ettigimiz halde. ekseriya onlara söz geçiremiyor, arkamızdan götüremiyoruz.

Halbuki, bu imamlar her asırda milyonlarca kişiyi peşlerinde sürüklemişler, bütün islâm âlimleri başta olmak üzere büyük kütlelere ilmi içtihatlarını kabul ettirmişlerdir. Kıyâmete kadar da, onların içtihatları devam edecek, ilmî kudretleri ve yüce şahsiyetleri herkes tarafından takdir ve teslim edilecektir.

Onları küçük görenler, kendi cüceliklerini farkedemeyen biçaelerdir ki, böylelerine ancak acınır.

Evet; dersimize devam edelim:

Kıyâmet gününde yüzleri kara olanların âkibetlerini haber verdikten sonra, şimdi de yüzleri nurlu olanları anlatalım:

Bu zevat-ı âli-kadr, Dâr-ün-naiym olan cennette ve Allahu tâlâ'nın rahmet ve lûtf-u kereminde bulunacaklar ve orada daimi kalacaklardır. Bu ehl-i cennet ise, Allah'in dinine, Resûlüne ve kitabına sımsıkı sarılan ve ayrılmayanlardır.

Allah ile kulu arasında vasıta yoktur, diyenlere hatırlatırım ki; Allahu teâlâ ile Nebi-i-zişân arasında Cebrail aleyhisselâm, yine Allahu teâlâ ile kullar arasında da vasıta HABL-I ILAHi olan Kur'an-ı azim-ül-bürhan ve canlı Kur'an Nebi-i âhir zamandır.

Allah ile kul arasına girerek, dalâlete vasıta olan Iblis varken; Allah ile kul arasında hidayete vasıta olacak kimseleri kabul etmemek. akıllı ve bilgili kişilerin sözü değildir. Allah ile kul arasında delâlete vasıta olan şeytan olduğu gibi Allah' ile kul arasında hidayete vasıta olarak da Nebiler ve onlara vâris olan re Allah muhabbetini. Allah'ın emir ve nehiylerini insanlara nakleden ve öğreten âlimlerle ehlullah vardır. Nete:' kim. haberde:

(Âlimler, Nebilerin vârisleridirler.)

buyurulmuştur.

Kaldı ki, Allah ile kul arasında vasıta olmadığını iddia edenlere, namazlarda cemaatin önüne geçerek halkı Allah'a

takdim vazifesini gören imamların mevcudiyetlerini irae etmek kâfi bir cevap olur kanaatindeyim.

Asıl mesele şudur: Islâmdaki Allah ile kul arasındaki vasıta"l; hıristiyanlıktaki Allah ile kul arasındaki vasıtaya benzetenler yanılmaktadırlar. Zira, arada büyük fark vardır. Islâmda, Allah ile kul arasındaki vasıtalar, yukarıda da işaret olunduğu gibi Nebiler ve onların vârisleri olan alimler ve velilerdir ki, Allahu tâlâ'nın azametini, vahdaniyyet ve muhabbetini bildirir, öğretir ve o kulu Allah'a takdim ederler. Hıristiyanlıkta, Allah ile kul arasındaki vasıta anlayışı, daha doğrusu papasların ve rahiplerin durumları büsbütün başkadır. Rühban sınıfı, hadlerini bilmeden Allah namına hüküm vermeğe kalkarlar. Günah çıkarmağa gelenlere: (Seni affettim..) veya:

(Seni aforoz ettim..) yahut: (Sana cennetin anahtarını verdim..) demeğe cür'et ederler. O kadar ki, bir hıristiyan kendi ölüsünün mezarına giderek dua edemez. Illâki, o mezarlıkta vazifeli papas gelip okuyacaktır. Bu izahlarımızdan da gayet açık olarak anlaşılıyor ki; affetmek, aforoz etmek, cennet anahtarı vermek nev inden safsatalarla Allah namına hükmetmek, rahiplerin marifetleridir. Oysa, islâmda böyle midir? Hâşâ, Allahu teâlâ namına kim hükmedebilir? Bu itibarla, hıristiyanlıktaki bu sapık inanışla, islâmın Allah ile kul arasındaki vasıta anlayışını benzetenler, hiç şüphe yoktur ki ne söylediklerini kulakları işitmeyen veya söylediklerinin mânasını idrak edemeyen gafil kişilerdir.

Hıristiyanları, kendi sapık ve sakat inançları ile başbaşa bırakarak mevzuumuza dönelim:

Cibril-i emin vasıtasiyle Habib-i Hüdâ'ya nâzil olan Kur'- an-ı azim, bizlere tevhidi emretmektedir. Zira, Kur'an'a sarılanlar, ona iyman edenler; insan vücudunun birer âzası gibidirler. Her uzuv, birbirlerine irtibatı ve ihtiyacı bulunduğu gibi, bütün mü'minlerin de birbirlerine irtibatı ve ihtiyacı vardır.

Bu vücudu şöyle tavsif ve tarif edebiliriz:

Bu vücudun başı Türkler ise, sağ kolu Pakistan halkı, sol kolu İran halkı, göğsü Arap halkı, sağ ayağı Mısır halkı, sol

ayağı Sudan halkı ve diğer uzuvları da diğer müslüman mil etleridir.

Bu vücudun ruhu da Kur'an-ı azim-ül-bürhandır.

Bu vücudun kalbi de Nebi aleyhisselâmdır.

Bu uzuvlardan birisi kopacak olursa, vücudun o tarafı sakat kalacaktır. Sağ kolun sol kola, sağ ayağın sol ayağa, velhasıl bütün uzuvların teker teker birbirlerine ihtiyaçları vardır.

Vücudun ihtiyacı da ruhadır.

Ruhun makarrı da kalptir.

Ruh, vücuttan ayrılınca, ceset hiç bir kıymet ifade etmez, çürür ve yalnız iskelet olarak kalır.

Şu hâlde, islâmın vücudunu teşkil eden milletlerin de, ruhtan ayrıldıkları takdirde, hiç bir kıymet ve ehemmiyetleri kalmaz. Cansız, ruhsuz bir bedenin, bir cesedin kıymeti ne kadarsa o kadar olur. Aynı şekilde, herhangi bir ameliyat neticesinde vücuttan ayrılan uzvun, meselâ kol veya ayağın hiç bir kıymeti ve hususiyeti olamayacağı gibi, islâm camiasından kopan ve ayrılan milletin de değeri ve özelliği kalmaz. Indallah, bu böyledir ve böyle olagelmiştir.

Şu var ki, değil kolun veya ayağın, sırasında bir parmağın dahi yokluğu acı acı hissedildigine göre, vücut kendisinden ayrılan o uzvun acısını elbette duyar. Hattâ, bir yerimiz incindigi zaman, bütün vücudumuz ezalanmıyor mu?

Şu halde, bir mü'min incindiği zaman, o mü'minin ezasını sen duymuyor ve onun ezası ile ezalanmıyorsan, sen o vücuttan ayrılmışsın demektir.

Aynı misali teşmil ederek diyebiliriz ki; islâmda mezhepler de bir vücuda benzerler. Bu vücudun da ruhu Kur'an-1 azimüş-şân, kalbi Resûl-ü zişân ve diğer uzuvları da hak mezhepleridir.

Hak olan dört mezhep şunlardır:

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.