Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Bazı dar görüşlü kimseler, bir kısım hak âşıklarını zındıklıkla itham ederek, zamanın halifesine… — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, İrşad, Cilt 3 · s. 348

Bazı dar görüşlü kimseler, bir kısım hak âşıklarını zındıklıkla itham ederek, zamanın halifesine şikâyette bulundular. Halife de, tetkik ve tahkike lüzum görmeksizin, başlarının vurulmasını irade eyledi. Şiham, Rikam, Nuri ve Şeyh Ebül-Hasan namındaki hak âşıklarını yakalayarak, boyunları vurulmak üzere cellâda teslim ettiler.

Hükmün infazı için cellât kendilerine yaklaşınca, birbirleri ile mücadeleye başladılar. Her biri, önce kendisinin başının vurulmasını istiyor ve bunu temin için aralarında çekişiyorlardı.

Cellât, şaşırıp kalmıştı. Kendilerine sordu:

— Ne diye acele ediyorsunuz? Biliyor musunuz?

Ebül-Hasan, öne atıldı ve cevap verdi:

— Evet, dedi. Biliyorum. Arkadaşlarımın, benden fazla yaşamaları için onların hayatlarını, kendi hayatıma tercih ediyorum.

Bu sahneyi, yukarıdan seyreden halife, yanında bulunanlara:

— Ne acaip fedakâr insanlar, dedi. Hazır bulunan zamanın kadısı:

- Efendim, dedi. Siz, bu zevatı dinlemeden idamlarını irade buyurdunuz. Müsaade buyurulursa, onlaria mübahese edeyim, kendilerine gayet ağır sualler sorayım, küfür ve ilhadları zâhir olsun, o zaman hükmü infaz ettiriniz.

Halife, kendisine müsaade etti. Bu zevat, cellâdın elinden alınarak ilim meydanına getirildiler, kadı efendi kürsüye oturdu. Halife de hazır olmak üzere bütün erkân ve rical, durumu takibe başladılar. Kadı, içlerinden birisini seçmelerini bildirdi. Şeyh Ebül-Hasan'ı seçtiler. Kadı, kendisinden gayet çetin ve çetrefil bir çok fıkıh meseleleri sordu.

Şeyh Ebül-Hasan Nuri Kuddise sirruhu, her soru soruldukça, bir müddet susuyor, önce sağına, sonra soluna bakıyor, bilâhere başını gögsü üzerine egerek biraz tevakkuftan sonra.

kadı efendinin suallerini birer birer cevaplandırıyor ve sözlerine şöyle devam ediyordu:

— Cenab-1 zül-celâlin öyle kulları vardır ki, oturdukları zaman hak ile, söyledikleri zaman hak iledir.

Kadı efendi ağlayarak kendisinden sordu:

- Ey aziz.. Sana sual sorduğum zaman, önce sağına, sonra soluna bakıyor ve nihayet başını önüne eğiyor ve cevabını övle veriyordun. Bunun sebebini de lûtfen izah eder misin?

Ebül-Hasan Nuri Kuddise Sirruhu, bu suale de şu cevabı verdi:

— Sorularınızın cevaplarını, önce sağ yanımdaki meleğe soruyorum: (BİLMİYORUM..) deyince, bu defa sol yanımdaki meleğe soruyordum. O da (BILMIYORUM)..) cevabını verince.

son defa kalbime. kalbimden de Allahu teâlâ'ya soruyordum.

Kalbim, bana cevap veriyor ve ben de size bildiriyordum..

Bunun üzerine, kadı halifeye dönerek:

- Yâ emir. dedi. Eğer, bu zevat da zındık ise, yeryüzünde bir tek müslüman kalmamıştır.

Halife, hatasını anladı ve bu zevat-ı ali-kadre özür diledikten ve iltifatlarda bulunarak gönüllerini aldıktan sonra kendisine dua etmelerini rica ve niyaz etti.

Allah'a giden yol kalptir. Göğe çıkarak: (BEN ALLAH'I GÖREMEDİM..) diyen kişinin, onu göklerde değil, gönülde araması gerekirdi. Netekim, Nemrut da Allahu teâlâ'yı gökte aramış ve gökyüzüne ok atmıştı. Allahu sübhanehu ve teâlâ, her yere hazır ve nazırdır. Fakat, hakka giden yol gönülden açılacak kapıdan girmekle bulunur. Iymanlı ve inançlı gönül dinlidir. Dinli ve iymanlı kalp sahibi de elbette maksuduna erişmiş ve dinlenmiştir. Din denilince, din ancak İSLÂM DÎNİdir. Allahu teâlâ'ya giden yol, yaratılan her mahlükun nefesleri sayısıncadır. Fakat, Muhammed'siz o yola gidilmez. Bütün mahlûkatın nefesleri sayısınca yol bulundugu halde, bütün kapılar kapatılmış, yalnız Server-i kâinatın getirdiği din ve iyman yolu ile muhabbet kapısı açılmıştır. Meveddet, mürüvvet ve sabır ile, o zât-ı ecelli âlâya erişilir.

Ömrün geçmeden, ecel sana erişmeden; niçin halk olunduğunu düşün ve o kapıya yapış.. O kapı bir kapanırsa, bir daha açılmaz. Yaşı kemale eren kimse, yaşlandıkça şehveti artar, arzuları çoğalır amma yapınağa kadir olamaz. Kadir olsa bile, artık hevây-ı hevesatı terketmeli, sabır ve şükürle ölümü ve kabir azabını düşünmelidir. Bir gün Rabbinin huzuruna çıkacağını, yaptığı fenalıklardan ve isyanlardan dolayı sorulacağını, azaba ve ıkaba düçar olacağını daima hatırlamalı, hakka rücû etmeli ve tövbeye gelmelidir. Yaşlandığı halde bir türlü uslanamayan, tövbe edemeyen ve fakat yaşlılığı dolayısiyle kötülüklere de kadir olamayan kimsenin kötülükten elini etegini çekmesine sabır ve feragat denilemez ve artık kötülük yapmaması da tövbe addedilemez.

Kötülükler seni bırakmadan, sen kötültükleri bırak!..

Sıhhatine zarar verdiği için içkiyi bırakan kişi, içkiyi terketmiş sayılmaz. Zira, içki onu terketmiştir.

Artık kötülük yapmağa gücü yetmediğinden dolayı, kötülükleri terkedende kötülüğü terketmiş değildir, bilâkis kötülük onu terketmiştir.

Asıl cihad, nefs-i hevanın isteklerine karşı gelmek, nefsinin isteklerinin zıddını yapmak, nefsine kul olmaktan kurtulup Rabbine kul olmaktır. Kul olmakla da kalmamalı, kullukta sebat etmelidir. Allahu tâlâ'nın varlığına iyman eden Rabbini kendinde bulan, hakkın boyası ile boyanan kimselerin, dünyaları da âhiretleri de mâmur olur.

Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

(Ben, ümmetimden iki zümreyi severim. Bunlardan birincisi, gençliginde Allahu tealâ ya ibadet eden ve Allah korkusu ile nefislerinin arzularına uymayan gençlerdir.

İkincisi, yaptığı kötülüklere tövbe ederek Allahu teâlâya rücû eden, yaptığı kötülükleri unutmayarak, o kötülüklerden dolayı nedamet duyan, ağlayan yaşlı kimselerdir.) buyurmuşlardır.

Bir diger Hadis-i şerifte:

(Bir kimse, kırk yaşını geçer de, hayrı şerrine galip olmazsa, cehennemde oturacağı yeri hazırlasın..) buyurulmuştur.

Bir kimse, kırk yaşını geçtiği halde nefsinin esiri, şehvetinin uşağı olur, ölümünü düşünmez ve âhiret kaygusu duymazsa.

onun son nefesinden korkulur. Insana ve insanlığa lâyık olan, kırkını ellisini beklemek ve islâh-ı nefs etmeği tecil ve tehir etmek değildir. Her nefeste Allahu teâlâ'ya muhtaç olduğunu bilmek, Hakka ibadet etmek, dünyada kalacağı kadar dünyaya ve bilhassa dininin ve milletinin bekasına hizmet etmek, âhirette kalacağı kadar da âhiret için hizmet ederek hazırlanmak, ateşe tahammül edeceği kadar günah işlemektir.

Evet; her nefeste Hakka muhtacız, ona olan ihtayacımız, onun varlığı kadar sonsuzdur. O kavi, biz zayıfız. O kadir, biz aciziz. Bu zaafımızı ve azimizi de pekâlâ biliriz. Gözümüzü kör, kulağımızı sağır etse, bir tarafımıza inme indirse, sevdigimiz evlâdımızı elimizden alsa, bizi malımızdan, mülkümüzden, rütbemizden, makamımızdan mahrum bıraksa, en kıymetli varlığımız olan aklımızı alsa, Hakka karşı bizi kim koruyabilir? Bizi, bu musibetlerden Haktan gayrı kim muhafaza edebilir? Akşam aziz olanlar, sabaha zelil olmadılar mı?

Sabahleyin sağ olanlar, akşama ölmediler mi? Sağ ve sağlam yatağına giren, ertesi sabah hasta ve kımıldamağa mecalsiz kalmadı mı? Hasta olup inim inim inleyenler, bir vakitler sağlam ve sıhhatli değiller miydi? Bugün âleme el açanlar, bir zamanlar har vurup harman savuran zenginler değiller miydi?

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.