— Kumlar kadar çok, milyonlarca bulunurlar amma; saffet-i iyman, satvet-i islâm, hamiyyet-i ins-ü cin, ve gayret-i din-i mübiyn kalmadığından, dünya hayatını severler ve ölmekten korkarlar..
Evet; milyonlarca müslümanın, bir avuç Yahudiye mağlüp oldugu gibi; Fe-sübhanallah..
Ve nihayet, kıyametin son alâmeti olarak da, fitne girmedik islâm evi ve faiz girmedik kursak bulunmayacaktır.
Ey hak yolcusu:
Bilmem, bunlar oldu mu? Gözün, kulağın, aklın, idrakin var.. Hemen tövbeye gel, o müthiş ânı kıyameti bekleme!..
Senin kıyametin, benim kıyametim çok yaklaştı. güneş tepeyi aştı... Tövbe kapısı kapanmak üzere.. Yıldızların düşmek üzere... Ye'cüc ve Me'cüc, seddi Zül-Karneyn'i aşmak üzere... Ne vakit bu meçhul? Belki yarın, belki yarından da yakın... Ayagını nereye bastıgını bil, kör gibi yürüyorsun, elinde bir âsan bile yok.. Halbuki, sana Haktan nur geldi.. Sen, nura arkanı çevirmişsin.. Gözünden daha kıymetli Hak kelâmını arkana atmış, nefsinin esiri ve şehvetinin zebunu ve zelili olmuşsun..
Izzeti, kullar yanında arıyorsun. Oysa, Izzet Allahu teâlâ indindedir. Izzeti, kullarda arayanlar, daima zelil ve hakir olurlar. Izzeti hakta ve hakkın Resûlünde arayanlar, iki cihanda da aziz olurlar. Nefsinin izzeti için, yapmadığın ve yapmayacağın yok.. Dinin izzetine hiç riayetin yok.. Böyle gidersen âkibetin kötü, dünya ve âhiretin berbat.. Iki cihanda da perişansın.. Gel, yol yakın iken yaptıklarına nâdim ol. Allah'a rücû eyle, selâmete eriş.. Allahu teâlâ tövbeleri kabul eder. Dünyaya aldanma, dünyaya mağrur olma! Bu dünya hayatı -şuna benzer:
Bir yolcu, yoluna devam ederken; bir gölgelikte bir müddet oturur, dinlenir, yemek yer. abdest bozar ve yine yola koyulur.
Dünya hayatı da tıpkı böyledir. Yolcunun oturup dinlendigi gölgelik, kendisinin olmadıgı gibi, dünya da dünya yüzünde yaşayanların değildir. Nasıl ki, yolcu o gölgelikte en çok 2 - 3 saat oturup dinlenebilirse, insanoğlu da bu dünyada en çok 60 - 70 sene eglenir, dinlenirse dinlenir, dinlenmezse hiç dinlenmeden yorgun argın yolculuğuna devam eder ve âhirete göçer. Insanoğlu;
dünyada misafirdir, sefer halindedir.
Gafil olanlar, o gölgeligi kendilerinin sanırlar ve aldanırlar. Bir gün, elleri boş olarak kendilerini bekleyen o meçhul yolculuğa çıkıverdikleri zaman, gerçeği anlarlar amma, iş işten geçmiş olur. Arif olanlar ise. fâniliklerini düşünür ve bu uzun yolculuk için hazırlık yaparlar. Dünya hayatı, iki kapılı bir handır. Bir kapısı, ana rahmidir. Bir kapısı da kabirdir. Bu handa hiç kimse ebedî kalmaz, bir kapıdan girer, bir kapıdan çıkar. Böylesine fâni bir hayat ve böylesine eğreti bir han için; Rabbini unutan, ölümü, kabri, mahşeri, soru suali, hesabı, mizanı. sıratı, nârı hatırına getirmeyen akıllı mıdır? Bizlere, akıl niçin verildi? Yalnız yemek, içmek.
gezip yürümek, evler. hanlar. hamamlar, apartmanlar yaparak zevk ve sefa içinde yaşamak için mi? Eğer, bu sayılanlar için akıl verilmiş olsaydı akıl ni'metinden mahrum olan bunca havvanlar da yiyor, içiyor. kendilerine yuva yapıyor, gezip eğlenebiliyorlar. Dünyaya gelişin sebep ve hikmeti, bunlardan ibaret olursa, hayvanların bizden ne farkları kalır?
Bize verilen akıl nimeti; Hak ve hakikatleri tefekkür kabiliyetimizle idrak etmek, Rabbimizi bilmek, Allah'ımızı bulmak, insanlığımızın şuuruna ve gururuna varmak, niçin yaatıldığımızı ve nereden gelip nereye gittigimizi anlamak için bahşolunmuştur. Semalar, yıldızlar, yerler, dağlar, ormanlar, ovalar, denizler ve nehirler ve bütün ilâhî nimetler, her şey bizim için yaratılmıştır. Biz ise. Rabbimiz için yaratıldık.
Bunu böylece bilmeli ve hakkıyla anlamalıyız. Cennet de bizim içindir, nâr da, mizan da, sual de, cevap da, kabir de, âhiret de bizim içindir. Yalnız biz Allahu teâlâ için yaratılmışız. Buna binaen, bir Hadis-i-kudside: