Derhal divanın toplanmasını ve bu adamın muhakeme olunmasını, verilecek cezanın da derhal infaz edilmesini emretti.
Sultanın emri geregince divan toplandı ve suçlu mevkiinde bulunan zata hükümdar öfke ile haykırdı:
— Hani, nerede Hızır aleyhisselâm? Sen, beni bu şekilde aldatmaya nasıl cür'et edebilirsin?. Bir padişahı aldatmanın ne demek olduğunu biliyor musun?
Suçlu mevkiinde bulunan zat. sükûnetle cevap verdi:
— Evet padişahım.. Yapamayacağım bir işi üzerime aldım ve gördüğünüz gibi beceremedim. Ümidim Hızır aleyhisselâmı bulmaktı. Fakat ne yapayım? Maalesef bulamadım... Bana lâyık ve müstehak olan ne ise onu icra ediniz, cezama razıyım.
dedi.
Adamcagız, büyük bir tevekkül içinde bu sözleri söylerken, bir çocuk peyda olmuş ve saray halkı onu muhakeme edilmekte bulunan zatın oglu sanmışlardı. Muhakeme edilen zat da, bu çocuğun saray mensuplarından birisinin oğlu olduğunu zannetmişti. Buna şaşmamak lazımdır. Zira, saray halkının gözüne çocuk eski ve yırtık elbiseler içinde, suçlu mevkiindeki zata ise şehzadeler gibi giyinmiş görünüyordu. O devirde, böyle divan toplantılarına halktan isteyenler de girebilir, duruşmaları dinleyebilirlermiş.
Hükümdar, suçlu mevkündeki zatın bu sözlerinden sonra.
baş vezirine döndü ve:
— Beni aldatan bu adama nasıl bir ceza vermek münasiptir? Fikrini açıkça söyle, öyle bir ceza olsun ki, başkalarına da ibret ve dehşet versin ve bir padişahi aldatmaya bundan böyle kimse cesaret edemesin, dedi. Bas veziri de kendisine:
-
— Benim şevketli hünkârım.. Bu adamı keşkek havanına koyarak öylesine ezdirmeliyiz ki, eti ile kemiği birbirinden farkedilmesin. Sonra dövülen bu et ve kemiklerden birer parçasını vilâyetlerimize gönderelim. Siyaset meydanlarında halka teş hir edelim ve tellâllar vasıtasıyle de padişahını aldatmaya cür'et edenlerin bu hale getirileceklerini bütün tebaanıza duyuralım. Tâ ki, bundan böyle hiç kimse şevketmeâb efendimizi aldatmaya teşebbüs edemesin, cevabını verdi.
Baş vezirin bu fikrine karşılık, o zamana kadar sesi sadası çıkmayan çocuk âdeta bağırarak:
dsll's Her çey, aslına rücü eder.
dedi. Gerçekten de öyledir: Her şey, kendi aslına ve esasına döner.. Herkes, sözü ile mahiyetini, tiynetini ve cibilliyetini ortaya koyar. Kim olduğu bilinmeyen bu çocuk da, bunları kesdetmişti.
Hükümdar, bu defa da ikinci vezirinden, suçlu mevkiinde bulunan zata ne ceza verileceğini sordu. Ikinci vezir de ayağa kalkarak:
— Ey padişah-ı âlem.. Baş vezirinin tayin ettiği ceza münasiptir. Ancak, ben âcizlerinin fikrimi de lûtfen sorduğunuz için cevaba cür'et ediyorum. Benim nâçiz kanaatime göre, bu adama verilecek ceza şu olabilir. Bu adamı canlı canlı fırına atarak, nar gibi kızartmalı, sonra parçalara ayırmalı ve her parçasını bir vilâyete göndererek siyaset meydanlarında tebaanıza teşhir etmeli, padişahları aldatmaya cesaret edenlerin âkıbetlerinin böyle olacağı herkese bildirilmelidir.
Çocuk, bu fikre karşı da HER ŞEY ASLINA RÜCÜ EDER sözünü tekrarladı. Hükümdar, üçüncü vezirine fikrini sordu.
O da, verilecek ceza hakkında fikrini şöyle açıkladı:
— Sultanım efendim, dedi. Bu adamı cellâda vermeli, derisini yüzdürmeli, vücudunun bir kısmını kıyma, bir kısmını
kuşbaşı ve bir kısmını da pirzola haline getirmeli ve bunları parçalar halinde vilâyetlere göndererek halka teşhir etmeli ve padişahını aldatmaya kalkanın sonunun böyle olacağı herkese duyurulmalıdır. Halka böyle korku vermek lâzımdır.
Görsünler, bilsinler ve anlasınlar ki, bu hal bir daha tekerrüi etmesin. Şayet, evvelce buna benzer bir hadise olsaydı ve bu arzettiğim ceza tatbik olunsaydı, bu adam da böyle bir şeye cesaret edemezdi.
Çocuk, üçüncü vezirin bu mutalâasına karşı da yine yüksek sesle: HER ŞEY ASLINA RÜCÜ EDER sözünü tekrarladı.
Üç vezirin hakkında talep ettikleri bu cezalan dinleyen alim zat ise, oturduğu yerde kâh sararıyor, kâh kızarıyor, renkten renge giriyor ve ecel terleri döküyordu. Fikirleri sorulan her üç vezir de, kendisine merhamet nazarı ile bakmamışlar ve onun affı için en küçük bir teşebbüste dahi bulunmağa lüzüm görmemişlerdi. Halbuki, af da bilen ve anlayan bir kimse için en büyük ceza idi. Aslında yaptığı suç neydi?..
Böylesine vahşi ve hunhâr bir cezaya müstehak olmak için ne yapmıştı? Suçuna göre ceza bunlar mı olmalı, bunlar mı düşünülmeli idi? Onlar da kendisi gibi birer insan değil mi idiler? Insanlar, elbette hatadan ve gafletten sâlim olamazlardı.
Basit bir suça karşılık bu kadar ağır cezalar tatbikiyle adalet temin olunamazdı. Böyle bir ceza halkı refah ve saadete götüremezdi. Suç ile mütenasip bir ceza düşünülseydi, o zaman adalet yerine gelmiş olur, amme vicdanında da adaletin yerine geldiği kanaati belirirdi.
Aksi takdirde, bu neviden agır cezalar, zulüm olurdu. Zulüm olan bir ülkede de elbette adaletten eser kalmaz, refah ve saadetten soz edilemezdi.
Suçlu mevkiinde bulunan âlim zat, bir yandan bunları düşünüyor ve bir yandan da, aleyhinde en ağır cezalar tatbikini isteyen vezirlere acıyarak bakıyordu. Zira, bu zavallılar verdikleri bu hükümlerle, asıl kendilerini mahkûm ettiklerinin dahi farkına varamıyor ve yalnız efendilerine yaranmak gayreti ile hareket ediyorlardı.
— Hükümdar. son defa şeyh-ül-islâma dönerek fikrini sordu.
Şerh-ül-islâm, hükümdara şu mütalâada bulundu:
-- Padişahım.. Müşavere eden emindir, kaydına uydunuz.
Bana sorduğunuza göre. bu suçlu hakkındaki ceza, ancak sizin merhametinize kalmış bir meseledir, derim. Her ne kadar, bu adam yapamayacağı bir işi, yapabileceği ümidiyle üzerine almış sa da yapamamış, huzurunuzda suçunu ve aczini açıkça itiraf ediyor. Suçunu itiraf eden kimseye de zulüm olunmaz, Hükümdarlara lâyık olan affetmektir, onu affediniz, zira bir gün gelecek o gün siz bu zatın yerinde bulunacaksınız, zira.
huzur-u Hakka çıkacaksınız. O günün padişahı da, Allahu zülcelâl olacaktır. Onun huzurunda siz de muhakeme olunacak ve suçlu mevkiinde o zaman siz bulunacaksınız. Affederseniz, affolunursunuz. Allahu teâlâ da size elbette affiyle muamele eder.
Bunun suçunun cezası, sizden aldığı paranın kendisine ödetilmesi şeklinde olmalıdır. Bu paranın, kendisinden tahsili ve geri alınması lâzımgelir. Ayrıca, sizin namınıza ve sizin arzu ve emriniz üzerine, üç ay müddetle Hızır aleyhisselâmı aramasından dolayı, sizin üzerinize hakkı geçmiştir. Bu uğurda vaktini harcamıştır. Bu sebeple, aramalarla geçirdiği üç aylık yevmiyesi ne tutuyorsa, onun tenzilinden sonra kalan paranın size iadesi iktiza eder. Eğer kalan parayı da fakirliğinden dolayı yemişse ve siz de bunu hazine-i hassadan sarf ve tahsis buyurmuş iseniz, bu parayı ceb-i hümâyununuzdan hazineye ödemeniz ve bu işi böyle neticelendirmeniz gerekir. Padişahlığa lâyık olan keremdir, sehvettir, ali-cenaplıktır. Evlâdın kötülüğünü, babaların noksanları ortaya koyduğu gibi; milletin kötülügünü de, hükümdarların noksanları ortaya koyar. Yaşadığı cemiyet, insanları vezir ettiği gibi, rezil de eder. Hükümetler baba gibi, millet de o babanın evlâtları gibidir. Iyi bir baba, evlâd-ü ıyaline iyi bakarsa, evlâd-ü yali de ona dost ve mûti olurlar. Baba kötü olursa, evlâtlarının da kötü olacakları tabii ve âşikârdır.
Her evlât, babaya lâyık evlât olur. Onun için diyorum ki, bu zatın noksanlığı bizim noksanlığımızdandır. Onu affediniz ki, af hükmüne siz de mazhar olasınız.
Bu gayet haklı ve doğru sözler. hükümdara çok tesir etmiş, hattâ onu ağlatmıştı. Bu sırada, divanda bulunan çocuk yine yüksek sesle aynı sözleri tekrarladı. HERKES ASIL VE ESA-