Vaktiyle, bir hükümdarın pek sevdiği bir hanım sultanı vardı. Her ikisi de birbirlerine son derece düşkün olduklarından, hukümdar hanımının üstüne gül dahi koklamazdı. Lihikmetin, hanım sultan beş doğum yapmış her defasında kız doğurmuştu. Bu hal hükümdarı çok üzüyor, bir veliahde nail olamamak, her gün biraz daha kendisini endişelendiriyordu. Saltanatının devamı için bir erkek çocuk şarttı. Çocukları hep kız olduguna göre, mülküne kim sahip olacaktı?
Hanım sultanın yine hâmile oldugunu ögrenerek, kendisine:
- Seni ne kadar çok sevdiğimi bilirsin, dedi. Fakat, yinc bilirsin ki an'anelerimiz, kanunlarımız ve geleneklerimiz bakımından, benim yerime tahta geçecek ve hükümdar olacak ancak oğlumdur. Ben ise, bundan mahrumum. Çocuklarımızın hepsi kız oldular. Allahu tâlâ'nın verdiğine ne diyebiliriz? Kaldı ki, bunda senin bir kabahatin de yok ama, eğer bu defa da kız doğuracak olursan, mecburen başka bir hanımla evleneceğim, bir de öyle deneyeceğim. Kusura bakma, başka ne yapabilirim?
Bu hareketim, seni sevmediğimden değil, tâç ve tahtımın ve saltanatımın devamını istedigimdendir. Her halde anlayış gös tereceğini umarım.
Hükümdarın bu sözleri, hanım sultanı hem üzdü ve hem de düşündürdü. Kendisine ve sevgisine bir başkasının ortak gelmesini elbette istemezdi. Gittikçe endişesi ve kederi arttı. Sevdigi erkeğin kolları arasında bir başka kadının mevcudiyetini tahayyül etmek dahi ona elem veriyordu. Bahusus, bu yeni gelecek rakibesi bir de erkek evlât doğurursa, onun şeref ve itibarı daha da artacak ve onun oğlu, kocasının tahtına geçip oturacak, taht ve saltanat tamamiyle elinden gidecekti.
Günlerce, gecelerce düşündü ve taşındı. Nihayet, bir hiyle plânladı. Bu defa dogacak çocugu erkek olursa ne âlâ; olmazsa o zaman hiylesini tatbik edecekti.
Aradan günler geçti ve çocuk dünyaya geldi. Ne yazık ki.
bu defa yine bir kız çocuğu doğurmuştu. Başka bir tâbirle korktuğuna uğramış ve bütün kötü ihtimallerle karşı karşıya gel mişti. Tasarladığı korkunç ve korkunç olduğu nisbette de tehlikeli hiyleye başvurmaktan gayıı çare yoktu.
Evet; hiyle daima tehlikelidir. Tehlikesiz hiyle olmaz. Hiylekârlığın evveli tatlı, sonu ise korkunç ve acıdır. Doğruluğun da, evveli belki acı, sonu mutlaka selâmet ve tatlıdır. Hiyle yapıldıgı zaman hemen bilinmez. Bazan da hemen fark edilir. Fakat, bilinmediğine ve anlaşılmadığına inanmamalı ve hele hiç sevinmemelidir. Sonradan mutlaka bilinecek, hiylekâr mutlaka mahcup olacak ve eğer hayâ sahibi ise yaptığı bu hiyleden dolayı mutlaka utanacaktır.
Bu hanım sultan da, yapacağı hiylenin bir gün nasılsa meydana çıkacağını ve kendisini önünde sonunda utandıracağını düşünemedi. Kıskançlık ve ihtiras akl-ı selimine galip gelmişti.
Aşkına, saltanatına ve alışılmış olduğu refah ve saadete, bir yabancının ortak olabileceği endişesi, kendisini bütün salim düşüncelerden uzaklaştırmış ve mahrum etmişti.
Her iş böyledir. Yasak olan şeyleri yapmak, ya hırs ve ya tamahtan veya şehvetten ileri gelir. O yasak olan şeyi yapanın hırsı, gazabı, tamahı, şehveti; bütün sâlim düşüncelere mâni olur ve o fiili işleyeni sanki hayvanlaştırır. Böyle düşünce nimetinden mahrum kalan ve âdeta hayvanlaşan kimse de, ileride başına gelecekleri hiç hesaba katmadan o kötü işi yapar ve o ândan itibaren de kendi kendisini mahkum etmiş, kendi eliyle hüküm giymiş olur. Vakti gelince de, tehir ve tecil olunan cezaya hak kazanır. Bu hükmü verdiği, yani o fiili irtikâp ettiği ândan itibaren, cezasının infaz edileceği güne kadar, geçirdigi zaman ona tatlı gibi görünür. Cezasının infaz edildiği, yani verdiği hükmün farkında olduğu ândan itibarende acı günler başlar:
Hiyle ile iş gören, Minnet ile can verir Sen hiyle eyleme ki, Yaptığını hak görür.
Evet; hiyle yapan, hiyleyi yaptığı andan itibaren mahkûm olur. Yanlış hüküm verenler de. yanlış hükümleriyle kendilerini mahküm ederler. Hiyleyi ve herhangi bir kötülüğü yapanlar, yaptıkları hiylenin veya kötülügün hiç kimse tarafından bilinmediğini ve sezilmediğini zannederler. Halbuki, onu bir gören ve bilen vardır. Hiç bir fert bilmese ve görmese. Allahu teâlâ görür ve bilir. Hiyle ve kötülük yapanlar, kendilerini göreni, hiyle ve kötülük yaptıklarını bileni görmeseler dahi. o görür ve bilir. Ondan gizli bir şey olmaz. Ondan hiç bir şey saklanmaz. Her işimizde, kisbi bizden halketmesinin sebebi budur. Sevdiği kul, kötülük yapacak olsa, o kulunu sevdiği için ondan o kötülüğün zuhurunu istemez, mâni olur. Buna. fazlı ilâhi ve tevfik-i Rabbani denilir. Sevmediği kulun çirkin ve kötü kisbini. isterse halk eder. O kulunu azaba düçar eyler. Sevdiği kullarının çirkin ve kötü isteklerini halk etmez ve onları bu gibi kötülüklerden korur ve kurtarır.
Biz, gelelim hanım sultanın kıssasına:
Yeni doğan çocuğu da kız olunca, tasarladığı hiylenin tatbikine girişti. Ebe hanıma bir torba altın vererek. çingenelerden o gün doğan bir erkek çocukla, hükümdarın kız çocuğunu değiştirdi. Sultanın kızı çingenelerin ve çingenenin oğlu da sultanın yatağına yatırıldı. Hükümdara bir oğlu dünyaya geldiği müjdelendi. Hükümdar, artık mes'ut ve bahtiyar idi. Kırk gün kırk gece ülkesinin her yanında şenlikler, donanmalar ve eğlenceler yapılmasını, ziyafetler hazırlanmasını emretti.
Çocuk tahsil çağına gelince, enderunda en seçkin hocalar tarafından bir hükümdar olacak şekilde yetiştirildi. Hükümdarın, sonradan birkaç erkek ve kızı daha oldu.
Çingene asıllı şehzade, naz-ü ni'am içinde on sekiz yaşına basmıştı. Bir gün, bir sürek avı tertip edildi. Hükümdar ve sahte oğlu da. birlikte avlanıyorlardı. Bir aralık, şehzade babasına bir ağaç göstererek:
— Bak baba, dedi. Şu ağaçtan çok güzel kömür olur. Şu ağaçtan da çok güzel sepet örülür.
Hükümdar, şaşıp kalmıştı. Öyle ya, bu sözlerin şehzade ile ne münasebeti vardı. O güne kadar, büsbütün başka şartlar altinda yetişmiş ve yetiştirilmiş olan şehzade, hangi ağaçtan kömür, hangi ağaçtan da sepet olabilecegini nereden bilirdi? Hükümdarı, bir düşüncedir aldı. Saraya dönüşlerinde, hanım sultanı çağırtarak, hiç kimsenin dinleyemeyeceği tenha bir köşede ona sordu:
— Seni ne kadar çok sevdigimi tekrar etmeme lüzum yok.
diye söze başladı. Bana sakın hilâf-ı hakikat bir şey söyleme:
Eğer, doğruyu söyleyecek olursan seni yine de affederim. Yalan söylersen, doğruyu söyletinceye kadar ezâ ettiririm. Bu çocuk benim değildir. Şu işin aslını ve doğrusunu bana anlat bakalım..