Adamın birisi, tavuk almak maksadiyle bir tavukçu dükkânına girer. Fakat, dükkân sahibi tavuk kalmadığını, isterse horoz verebileceğini söyler. Tavuk almak isteyen zat, lâtife için tavukçuya sorar:
- Pekâlâ, tavuk yoksa horoz alalım. Amma, bana vereceğin horoz, sünnî mi yoksa şiî mi?
Hazir cevap bir kimse olduğu anlaşılan tavukçu şöyle mukabele eder:
— Ezan vakitleri öttüğüne bakılırsa, sünni'ye benzer. Fakat, hemen dönüp fışkı yediğine bakılırsa, şi'î olması gerek, ben de henüz karar veremedim.
Fakir de, bu şaşkının (Müslümanım..) demesine ve adına bakıyorum, islâma benzetiyorum. Karıştırdığı herze ve hezeyanlara bakıyorum, kâfire ve zındıka benzetiyorum. Inanınız ki, bu zavallı hakkında henüz bir karara varamadım. Sizler, anlayabilir ve bir karara varırsanız aşkolsun.
Evet; yükseklerden atıp tutarak zımnen Mehdi'liğini ilân eden ve bu iddiasiyle hak ve hakikat arayan mü'minlerin, Hakka giden yollarına oturarak, onları hak ve hakikatten uzaklaştıran bu Iblis'in saçma sorularına cevap vermekle, onun şahsına ve safsatalarına deger verdigimiz sanılmamalıdır. Olanca samimiyetimizle temin ederiz ki, böylelerine muhatap olmak, gerşekten züldür ve büyük bir talihsizliktir. Ancak, vukarıda da bilvesile belirtmeğe çalıştığımız gibi, bu mel'unun şeytan gibi tuzağına ve ağına düşürdügü ve muhtemelen daha da düşüreceği zavallı müslümanları, onun şerrinden ve iğvâsından halâs edebilmek niyyet ve gayretiyle, Rabbimın bana bahş ve ihsan buyurduğu ilham ve himem-i ruhaniyyet-i Muhammedi ve himem-i ruhaniyyet-i Evliyâ'ullah sayesinde cevap vereceğiz.
Böylelikle, ibadullahı onun sürüklemek ıstedigi dalâletten hidavete ve zulmetten hakikate iletebilir ve nasibi olanları bu mülhidin şerrinden ve fitnesinden kurtarabilirsek ne mutlu bize.
Bu şeytan yardakçısının soruları şunlardır:
A) Kur'an-ı kerim, nereden nereye indi?
B) Inen, nasıl bir Kur'an idi?
C) Levh-i mahfuzdan dünyanın bırinci semasına indigi söyleniyor ise de, levh-i mahfuz ile birinci sema kâinatın ne- r'esindedir?
D) Allah. her yerde hazır ve nâzır olduğuna göre, Kur'an levh-i mahfuza nereden geldi?
Bu müfsit sorulara, bizim cevaplarımız da şunlardır:
1) Kur'an-ı azim-üş-şân; kadim ve ezeli olup, bir yerden bir yere inmemiştir. Levh-i mahfuzdan dünya semasına inmesi demek. ilm-i ilâhiden Habibinin kalb-i münirine inzal olunması ve Habib-i edibinin mübarek ağzından gerekince izhar buyurulmasıdır. Gerek levh-i mahfuzun ve gerekse dünya semasının. insanlar için belirli ve bilinmesi g‘ rekli birer yer olmadıkları ve bunların ehl-i hakikat indinde Cebrail Aleyhisselâmın vahyi aldığı. Allahu teâlâ'ca malûm ve beşer için nâ-mâlûm birer makam olduğu ve bütün bunları insanların bilmelerinin mümkün olmadığı bir ilimdir. Kaldı ki, insanoglunun bilmedigi, bilemediği ve aslâ bilemeyecek olduğu sırlar, yalnız bunlar da değildir. Insanı çevreleyen öyle sırlar vardır ki, bunların beşer akıl ve iz'anı ile idrak ve ihatası hiç bir zaman kabil değildir:
İdrâk-i me'âli bu küçük akla gerekmez, Zira, bu terazi bu kadar sikleti çekmez.
Bu ve bunun gibi bir çok sırlar ve hakikatler, mâ-verayı hicapta ve ilmullah'ın hudutları içindedir.
Kulların bilmeleri, bulmaları ve almaları için, Resûl-ü zişâna âyet âyet nâzil olmuştur ki, sırası geldikçe ve lüzum hâsıl oldukça fem-i saadetten nüzulü, sebep tahtında zuhura gelmesidir.
Leyle-i kadirde nüzulünden murad, Kur'an-ı kerîm'in başladığı zamana işarettir ki, bu mübarek gece de yine beşer için meçhul, Allah ve Resûlüne malûmdur.
Bunun böyle olmadığını ispat etmek de, elbette Kur'an-1 kerim'e atfen bu soruları sorana düşer.
2) Nâzil olan Kur'an değil, Kur'an-ı kerîm'dir ki, kelâm-ı nefsiden, kelâm-ı lafzi ile beyan olunmuştur.
3) Levh-i mahfuz ile birinci sema izafi olup, levh-i mahfuz denilen makamı, Allah ve Resûlünden gayrı kimse bilemez.
(Dünyanın neresindedir?) diye soran, bu sorusu ile ancak cehlini izhar ve ispat etmiştir. (Dünyanın neresindedir?) diye, yerini bildiğini iymâ etmek isteyene, bu iddiasını Kur'an-ı kerîm ile ispat etmek düşer.
Her şeyin nerede olduğunu bilmek mümkünse, ben sana sorayım?
— Senin ismin nerede? Nerende kayıtlı? Vücudunun muayyen bir yerinde mi kayıtlı?. Bana, adının ve soyadının, nüfus hüviyyet cüzdanında kayıtlı olduğu gibi, vücudunun belirli bir yerinde kayıtlı olduğunu söyleyebilir, gösterebilir misin? Levh-i mahfuz ile semâ-id-dünya da. Kur'an-ı kerîmde kayıtlıdır ve yerleri kullarca meçhul, Allah ve Resülünce malümdur.
4) Allah celle celâluhü, her yerde değil, her yere hazır ve nâzırdır. HER YERDE tâbirinden de, cehlin açıkça anlaşılmaktadır. Eger, Allahu teâlâ her yerde hazır ve nâzır olsaydı, bu dünya yaratılmazdı. Bu âlem yok iken nereye isnat ediyordu? Görülüyor ki, Allaha teâlâ HER YERDE değil HER YERE hazır ve nâzırdır. Her yerde hazır ve nâzır olduğu iddia olunursa, bunun da Kur'an ile ispatlanması ve cevaplanması soru sahibine düşer.
Diğer soruları da şunlardır:
A) Allah'ın ruhu var mıdır?
B) Varsa, insanlardaki ruh ile aynı mıdır?
C) Bağdat'lı Hüseyin Hallac Mansur hazretlerinin ENEL- HAK «Ben hakkım.» buyurmasının, secde sûresinin 9. âyeti ile ilgisi var mıdır?
Bizim, bu sorulara da Allahu tâlâ'nın inayeti ile cevaplarımız şunlardır:
1) Allahu teâlâ diridir. Ancak, onun diriliği tabiatiyle bizim diriliğimiz gibi değil, ebedîdir. Bizim diriliğimizin nihayeti ölümdür ki, bunu inkâra elbette gücün yetmez. Zira, senin gibi nice mülhidlerin ve zındıkların habis vücutları, ölümle bu dünya aleminden temizlenmiş, nâra sevk olunmuştur. Kur' 'an-ı kerimde (RUHUMUZDAN NEFHETTIK..) buyurulması, insana verilen şerefi belirtmek içindir. Insanların hayat bulması Allahu teâlâ'- dan olduğuna göre, F'iravun gibi Allahlık dâvasına kalkışmamaları içindir. Insanda bulunan ruhun da, cesedi gibi mahlûk olduğu, fakat ruhun aziz bir varlık itibar olunduğu, Allahu tâlâ'nın ruhu kendi ruhundan halk buyurarak insana üfürdüğü âyeti celile ile sâbittir ki, bu konuda fazla konuşmanın yasaklandığı da Sûre-i Isrâ'da beyan ve ihtar olunmuştur. Bu sözlerimi redde gücün yeterse, Kur'an-ı kerim ile ispatı da yine sana düşer.
2) Bütün mevcudat ve mükevvenatın, bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen bütün âlemlerin hâlıkı ile, fâni ve âciz insanı aynı görmek, ancak senin gibi iyman ve iz'an yoksullarının, sakat kafalıların bâtıl kıyasıdır.
3) Hallac-ı-Mansur kuddise sirrahunun ENEL-HAK sözü, senin gibi kendinden olmayıp, Hakkın Hallac'tan zuhurudur. Nasıl ki, Hazreti Mûsa âleyhisselâma da nârdan ve bir şecere-i mübarekten zuhur etmiştir. Fakat Hallac-1-Mansur ENE dediridiğinden berdâr olmuştur. ENTEL-HAK, yahut HÜ dedirtilseydi, berdâr edilmezdi.